10 Mart 2011 Perşembe

Memur- Yeni Kısa Filmim

Yeni kısa filmim...

Yavuz Parlayan; yaşamının son demlerinde, kırk yıldır aynı meşgalelerle vakit geçiren bir devlet memuru. Resmi evrakların imla kontrolü ve kurallara uygun bir şekilde istenilen yere ulaştırılması ile ilgileniyor. Evli. Sınava tabi tutulmadan, çalışan eksikliği sayesinde girdiği işinden artanıyla ve tabii devletinin memuruna yetmişli yılların sonuna doğru tanıdığı yüksek maaş opsiyonunun getirisiyle; orta hallice bir ev satın alıyor. Bu bilinçli saadet nedeniyle karısının dört sene okuyup emek verdiği mesleğini yapmasına izin vermiyor, biraz da evin reisi edasıyla...


Klasikleşen hayatında iki haftada bir gerçekleşen komşu gezmeleri önemli yer arz ediyor. Yine sıradan bir gün ahbaplığı ile övündüğü Şube Müdürünü yeni üniversite mezunu oğluyla birlikte evindeki ziyafete davet ediyor. Müdürüyle hoşbeş sohbet edecek, emekliliğinin uzatılması ile ilgili sorularını iletecek ve o geceyi de güzel bir şekilde geçirecek normalde...


Ama beklenmedik bir durum oluyor. Akşam yemeğinde yeni nesilin memurlara olan yaklaşımından Yavuz Bey de nasibini alıyor. Yavuz Bey'in yazım kuralları, noktalama işaretlerinin kullanımı gibi ezberinden yaptığı kırk yıllık tecrübe eleştiriliyor.


Acaba Yavuz Bey; karşılaştığı bu hoş olmayan durumda da her zamanki metanetini koruyabilecek midir?

2 Mart 2011 Çarşamba

Andrei Tarkovski- Andrei Rublev -1

RUBLEV

Bir yönetmen olarak; eski bir sanatçıyı anlatmak istiyorsunuz. Belgesel kıvamında değil de; kendi düşünsel temellerinizin doğrultusunda bir hayat tarzı kurmak niyetindesiniz.

Yani siz; bilinçli olarak araştırdığınızda bu kişiyle ilgili bir hüküm verdiniz. Bu adam şu doğrultuda hareket eden birisi dediniz...

Tarihi altyapıyı buna göre, düşüncenize göre, gerçeğe yakın bir şekilde kurdunuz.

Toplumun genelinin düşündüğüne kıyasla çok farklı bir yaklaşım oldu bu.

İlk önce; siz; toplumun düşünce tarzının dışına kendi kişisel çalışmalarınızla çıkmıştınız. Kendi düşünsel çabanızla mutlak bir doğruya vardırmıştınız sezgilerinizi...

Hem din, hem estetik, hem insanlık ve hizmet, hem de sanat konusunda farklı düşünceleriniz vardı.

Mutlak doğru; bunun gerisinde veya ilerisinde olamazdı. Bu kesinlikle doğru olandı. Doğruydu da...

Lakin; bu mutlak doğrunun uygulama hataları kişiden kişiye farklılıklar gösteriyordu...

İşte yönetmen olarak sizin mutlak doğrunuz ve "filmde anlatmak istediğiniz mutlak doğrulu adam"; aslında sizin anlattığınız adamla birlikte beraber varolmanızdır.

Periyodik bir dalgalanmanın tarihi tekerrürün başka bir kaptan dışarı fışkırmasıdır.

Ruhun; kendini başka bir şekile bürümesidir.

Geçmişte var olan bir adamın farklı bir tarihte yeniden yaşaması ve insanlığa hizmet bayrağını daha da ileriye aktarmasıdır.

Yumurta ve spermin genetik paslaşmasıdır.

Bir saygı duruşudur.

Bir Andrei Tarkovski'nin bir Andrei Rublev olması, 1400 yıllarındaki "mutlak doğrunun" 1966 yılında ortaya çıkmasıdır.

İlk insandan beri var olan bir mutlak doğrunun...

Bakın; bir ressamın bir eserinin başka bir sinema eserinde ortaya çıkmasından bahsetmiyorum. 

Bir düşünen adamın; başka bir düşünen adamda film yapmasından bahsediyorum.

Anladınız mı!

İLK PARÇANIN DÜŞÜNCELERİ


İlk önce keşişleri; tarihi altyapıyı göstermek üzere biraz gezintiye çıkartalım.

Hazerfan gibi uçan balon ile açılış yapıp halkı da betimledik.

İnsanları güldüren; oyalayan, yapması gerektiğini unutturan ve yaşamak için bir aldatmaca yaratan soytarıyı aldı götürdüler. 

Din adamları, soytarılar, krallar ve sanatçılar vardı...

Çok mu burnunu sokmuştu acaba, çok mu zeki olmuştu bu soytarı...

Rublev; çok popüler o zamanlar. Tüm soylular onu arıyor:

Katedrallerinin mimari tasarımları için. O hem ünvan hem de para kazanıyor.

Yalnız sonraları; bir sorun var artık yapmak istemiyor.

Mezheb sınırındaki dini düşünceler problemli gelmeye başlıyor kendisine. Ortodoks ve Katolik olanlara bir protest yapı kuruyor kendince.

Evet bir yaratıcı var. Bu yaratıcı belirli bir sistem kurmuş ve bu sistemin karşılığında bizden istenilen çok basit.

Rublev; kendisinin durumunda ama kendisine itiraf edemediği doğrudaki insanları "yaktıklarını, astıklarını" "kafir" diye çöpe attıklarını görüyor.

Sorguluyor kendisini; eğer inanmamanın doğru olduğunu bulabilse içerisinde, eğer inanmak ve tanrının yokluğunu kanıtlamak doğru olabilse hemen vazgeçecek davasından. Çıkartacak keşiş elbiselerini.

Ticaret yapan kiliselerden, tapınaklardan kurtaracak kendini.

Ama var; Tanrı var, güç var. Yaratan var...

Ne yok diyor o zaman...

Yok olan ne...

İşte Rublev; işte Tarkovski...

Godard diyor ya hani:

" Sinematek gençliği; filmler hakkında yazarak yeni bir film yapanlardan oluşur" 

Tarkovski'nin Gizli SİNEMASI


İvan'ın Çocukluğu, Rublev ve Solaris'i biraz ayırmak lazım bir kenara...

İvan'da meşhur bir sahne var; alt açıda öpüşüyor asker ve kadın.

Rüyalar biraz mistikleme çabası kokuyor.

Rublev'de düzeliyor bazı şeyler ve bütününde hareket eden bir zaman algısı kuruluyor. İsanın çarmıha gerilmesi, alt ses gerçek, çarmıha gerilme kurgu ve birbirine benzeştirme fiileri aynı zaman algısına işaret ediyor.

Solaris; biraz sıkılgan bir adamın filmi. Çok fazla plan ve kamera hareketi. Ayrıca bilim ile sinemanın acele bir şekilde buluşma çabası. Para da var elimizde o yüzden böyle oluyor...

İvan ve Rublev'de; Stanislavki- Meyorhold- Eisenstien sinemasının etkileri görülüyor.

Rublev'de uçan balonun yere düşmesi ile atın yere düşmesi sahnesi bir Eisenstein A+B'si...

Tabi karar vermek zor. O kadar büyük bir altyapı var ki geçmişinizde; Tarkovski'nin arkasında. Nasıl bıraksın hepsini birden güzelim.

Lakin; Mirror, Stalker, Nostalgia ve Kurban farklılar...

Zaman algısındaki durum tam netleşmese de; eski Rus sinemacılarından kurtulmuş Tarkovski'nin eserleridir bunlar.

Oyunculuk olarak Kurban filminde tam bir ferahlık sezeriz. Stanislavski'ye laf sokmalar başlamıştır. 

Film yönetimi ve zaman algısı; Stalker ile belirir. Dostoyevski ve Tolstoy da aradan kaybolmuştur artık. 

Mirror; bilimselliğin "içeri kişiselliğe" dönüşmesine göre şekillenir. Anılar canlanır ve kişisel yaratı başlar.

Nostalgia ya birşey demiyorum. Daha sonra diyeceğim.

Rublev filmi; halen net bir sinematografi ile uğraşmayan lakin kişisel olarak din ve hayat konusunda belirli bir fikre sahip olan bir yönetmenin eseridir.

Öyle bir ressamın resimidir işte bu.

Devam ederiz...

02/03/2011

Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 3- YALAN SÖYLEME!

YALAN SÖYLEME!

Sebt günü dedikleri bir gün var. Sabbath Day deniliyor aslında. Hint- Avrupa dilleri kabulüne göre j- z, b ise p olabiliyor.

Sebt; Sept; September oluyor da hani.

Ben de bir Eylül ayında doğmuştum o yüzden aklıma geldi. Ben de doğarken tatil gününe, ibadet için başka her şeyden vazgeçildiği güne denk gelmişim...

Sebt günüyle ilgili olan 10 emirden (!) Kieslovski'nin filmlerine göre yorumlayanlar 3. filmi; "Sebt gününde holy olmak" olarak isimlendirmişler.

Yalnız; ben filmi izlediğimde "yalan yere" konuşmak ve doğal olarak da "yemin vermek" " for the god" manalarına göre yorumladım.

Bu film yalan söylemek, bir fiili durumu kendi lehine çevirmek için ahlaki sınırları zorlamak "metaforu" üzerine yorumlanmış diyorum yönetmen tarafından...

O yüzden bu 3. filmi diğer 10 emir ve diğer dini metinleri taradığımda gördüğüm (Remember the Sabbath Day to keep it holy) lafzına göre değil de; (thou shall not take the name of the Lord in thu god in vain) mantığına göre yorumladım.

Yalan söylemedim yani, biraz vakit ayırıp metaforu çözmeye çalıştım.

Sen de yapmalıydın...

YALANCININ MUMU

Bayan arkadaşımız; noel'ini yalnız geçirmemek adına, bir takım değişik stratejiler oluşturuyor.

Evli olan eski sevgilisini yanına çekebilmek için gerçek kocasının kayıp olduğu yalanını söylüyor. Sabaha kadar iki eski sevgili etrafta dolanıp duruyorlar.

Bu arada olan; evde kocasının geri gelmesini bekleyen ev kadınına oluyor.

Nuri Bilge'nin Üç Maymun'u gibi Kadın Sevgilisine, Koca Karısına ve Adam- Bizlere yalan söylüyor.

Adam; halen unutamadığı sevgilisin yalanını anlayıp yanından ayrıldığında evdeki karısına da yalan söylüyor.

Bize de yalan söylüyor yani...

Film yeniden en başa, yalan üzerine kurulmuş hayatın temeline dönüyor.

Döngü bu; ne yaparsanız yapın, yalan yere konuştuğunuz önemli noktayı ihtiyari olarak doğrulamadıkça yapmak istemediğiniz zararlı alışkanlıklarınızdan vazgeçemeyeceksiniz.

Mumunuz da bitiyor benden söylemesi...

FİLM

Bu sefer bir dönüşüm yok. Yani geniş bir metafor olarak; hayatının eksikliklerine ses çıkartamamak var temelde.

Karını kaybetmek istemiyorsan göz yumacaksın.

Sevgilinin yalnızca fiziksel güzelliği seni kendine çekmeyecek.

Karın çirkin olsa da senin nazını çekebilecek bir kapasiteye sahip olacak...

Mavi gözlü sarışın kadının karşısına; esmer ve "göz doldurmayan" bir kadın konulmuş. Bir tarafta arzu ve isteğin kamçıladığı yalanlar, bir tarafta sabit ama doğru bir hayat tarzı.

Sigarayı bırakacaksın. Kahveyi bırakacaksın. Kola içmekten vazgeçeceksin. Yalan söylemeyeceksin.

Zor be arkadaş, hem film için, hem bizim için...

02/03/2011

27 Şubat 2011 Pazar

Vittorio De Sica- Ladri di biciclette- BİSİKLET HIRSIZLARI

REAL

Gerçek nedir? En basitinden biraz düşünelim!

Bir durumun izahının; durumun kendisine olan yakınlığı değil mi! Sokmayalım bilimsel düşüncelerimizi!

Gerçekten mi diye sorarız ya!

Birisi gördüğü bir olayı kendi yorumunu katmadan aynen anlatırsa mesela...

Acaba bir kavga olayına tanıklık eden birisi; kavga edenlerden birinin diğerine küfür ettiğini duymadan, kavgayla ilgili tasvir yapabilir mi!

Ya da yalnızca radyodan dinlediğiniz bir spikerin size bir maçı anlatıyor olması; o maçın gerçekten var olup olmadığını kanıtlayabilir mi!

5 duyumuz var. Görür, işitir, koklar, dokunur ve tadarız.

Yalnızca karanlık ve "vakumlanmış boş bir ortamda" sesin olmadığı bir ortamda yani; aynı cismani şekle bürünmüş şeftali veya elmayı nasıl ayırt ederiz.

Tadarız.

Yanisi şu; kendi algı araçlarımızdan dışarda tanımladığımız her şey 5 duyunun kontrolü altına ne kadar fazla giriyorsa o kadar gerçektir.

İşte sinemayı bir enerji olarak hissettirdiği " zaman" yüzünden "en gerçekçi sanat" kabul ederiz.

Resim, edebiyat, heykel, müzik ile arasında 5 duyu organı sınırları, tiyatro ve fotoğraf ile arasında da zaman vardır sinemanın.

Çünkü 5 duyu organı da ancak kendi üç boyut ekseni ile sınırlı bir zaman aralığında var olabilir.

Düşünsene dost, hem gördüğün, hem kokladığın, hem dokunduğun, hem tadına bakdığın, hem yerken dişlerinin sesini duyduğun bir sanat var olacak ileri zamanlarda...

En gerçek olana yani hayatına "sanat" diyecekler gelecekte.

Tabii hala diyemiyorlarsa...

ESKİ ve YENİ GERÇEKÇİLİK

İşte; ne kadar gerçek kılmak istersek sinemayı o kadar az kurmaya başlıyoruz. Kurmacayı temel bir ayıklama operasyonu olarak tanımlayıp bütün doğruları ona göre şekillendiriyoruz.

Oyuncular alt tabakadan "eğitim" almamışlardan oluyor.

Işık; en doğal olduğu zemine çekiliyor.

Caddeler; yoğun çalışan- çalışamayan, "sosyal" hakları ile uğraşan halk ile dolu.

Her sahne; halkçı, halk ile birlikte, halkın kendi doğallığı içinde.

Oyuncular; yakın planlarını "konusunu özet olarak" anladıkları olaydan kendileri çıkartıyorlar.

Ne kadar; yakınsak, tarihimize, hayata, siyasete ve alt tabakaya o kadar gerçekçi oluyoruz.

Eee...


Şatolarda yaşayan adamın gerçeği yok mu yani!

1 trilyona yapılan kahvaltılar gerçekten var olmadılar mı!

Bisikletleri imal eden fabrika sahibinin çocukları her gün mozzeralla peyniri yemiyorlar mı?

Gerçek değil mi bu yaşananlar!

Gerçekler ama ne yazık ki; yeni gerçekler, eski olanları değil.

HIRSIZ

Dönem kötü. İşsizlik hat safhada. Eski Roma sokaklarının bisiklet olmadan çalışılamayan ortamlarındayız.

12 saat çalışmalıyız. Hem de hepimiz, yaş durumumuz hiç farketmez.

Bisiklet ile yaptığın afiş yapıştırma işi sana daha önce vaat ettikleri zenginliği geri kazandıracak.

Savaş da yeni bitmiş.

Doğru düzgün yapmaya çalıştığın işin sırasında ekmek teknen olan bisikletini bir alman şapkalı çocuğa kaptırıyorsun.

Çocuk kaçıyor, kurulan tezgah ile bisikletini kaybediyorsun.

Kilisenin içinde dinden beslenen fakirleri tartaklıyorsun bisikletini ararken.

Roma sokaklarının almancıları mahellerinde bir adam dövmeye çalıştığın için seni kovuyorlar içeriden...

Kendi bisikletini bulamıyorsun; başkasınınkini çalıyorsun. Yalnız daha önce bisikletini bulamayanlar seni hemencecik enseliyorlar.

Adaletin bu mu Dünya!


Bütün bu maceralarında yanında koşturan küçük evladın yaptığın hırsızlık suçunu affediyor. Onurlu bir babanın gururunu kendisine teslim ediyor.

İşte böyledir o diyarlar; iyi kalpli ama hırsız çocuklar; iyi kapli ama hırsız babadan gelirler...

De SİCA

Kameranın filmin içinde rol alması ile kaybedilen görsel derinlik; kurgu yapılanmaları, günlük hayatın pisliği belirli bir mantık içerisinde yeniden yoğruldu.

Kamera hareketli başlıyordu büyük sahnede daha sonra derinlik için sabit plana dönüyordu.

Siyah beyazın; detayları sönümlemesi, olay ve kişi örgüsünün ön plana çıkmasına neden oluyordu.

Ses bütünlüğü; halkın "atmosfer sesi" ile bütünlük oluşturuyordu.

Halk ile çekilen halklı bir film oldu bunlar...

Gerçeği yeniden yorumlayıp; 2 duyu organımıza da hükmedildi bu arada...

Zaman süreci; bisikletin çalınması ve yeni bisikletin bulunması arasındaki vurguyu iyice ortaya çıkardı.

Bravo De Sica. Ellerinden öpüyorum.

Ama sormam gerekiyor:

Sanat; insana neyi hatırlatır sence?

Sosyal bir devlet kurulumuna olan özlemi mi yoksa;

Sosyal devlet yapısını kuracak saf değerleri mi?

Cevap verirsen sevinirim...

27/02/2011

26 Şubat 2011 Cumartesi

Stanley Kubrick- Killer's Kiss (1955)

KUBRİCK

Stanley; 1928 doğumlu.

İlk büyük yıkılımın hatırasıyla, 2. yıkılımının kendisiyle muhattab olan sinemacılardan...

Bakın hayatlarına; büyüme dönemlerinde büyük savaşlarla muhattab olanlarda filmler ne kadar da etkileniyor. 

Kubrick belki; çok etkilenmedi rahat koltuğunda ama evrensel tarihi altyapıyı unutarak da istediğimiz sonuca varamayız.

Bir kaç küçük iş yaptıktan sonra (belgesel- kısa); Fear and Desire adlı dramayı ortaya koyuyor; savaşla ilgili. İlk ulaşılan 60 dakikanın üstündeki filmidir bu.

İlk filmler hep savaşla ilgili nedense...

Ona da bir göz atarız...

BUSE

Katilin Öpücüğünde; bir hafif boksör, bir kadın ve bildiğiniz bu kadına aşık kötü adam var.

Sesli çekilmiş.

Kadın her zaman ağzı açık geziyor; bu da enteresan bir iplememezlik ortaya koyuyor kendiliğinden.

1955'de çekilmiş.

Yani 27 yaşındaymış Kubrick.

Olay hikayesinin ilk basamaklarını unutmadan; klasik anlatının temellerini zayıflatmak için uğraşmış yönetmen.

Siyah- beyaz yapmış filmini.

Flashback tekniğinin temeline laf atmış. Başka resimlerle gözü kandırırken; ses ile kendi hikayesini kurmaya çalışmış.

İyi de sükse yapmış o zamanlar...

Mesela balerin sahnesi; resim ve anlatılan hikayenin uyuşması için düzenlenen faklı bir sahnedir.


Bilmiyorum o zamanlar balerinler "kareo- grafi" bilmezler miymiş. Yani bir tutarlılıkları yok muymuş. Dans sahneleri söylenen sözlere yakın bir anlam kazanmış evet; ama bir çok yerde de balerin kendisini olay örgüsüne kapatarak dans etmiş.

Kubrick; parasızlık yüzünden kaybettiklerini; belirli bir biçimi ortaya koymak için feda etmiş.

Boksör'ün dövüşme sahnesi; düşük prodüksiyon ve büyük sesle geniş seyirciye adepte edilmiş bir sahne. Güzel bir hile yapılmış...

Filmleri kendi çağlarına göre değerlendirmemiz gerekiyor.

Bu filmde; en büyük görsel düşünce soyunan kadının evdeki "cam" üzerinden sergilenirken; boksörümüzün telefonla konuşması olmalıdır.

Bir de korku edasıyla; gölgelenen "manken eller". 

Geriye dönmeli anlatışlar ve bu resimlemeler bu filmin bütün özelliklerini ortaya koymaktadır.

Yoğun olarak da eleştiremiyoruz, çünkü sinemanın en vahim zamanları o zamanlar.

Ama daha doğuda 7 sene sonra (Ivan'ın Çocukluğu) adlı bir eser ortaya çıkıyor. Savaşın tam göbeğinden hem de.

7 sene de bir anlayış yakalamak çok vakit olmamalı heralde.

Değil mi Amerikalı?

 26/02/2011

25 Şubat 2011 Cuma

Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 2- ARAYA PUT KOYMA!

BÖLÜM "İKİ"

Önce toplama vardı, sonra çarpma, çıkartma ve bölme de geldi sonraları.

Ama önce topladı insanlar.

Hep ileri doğru, sağa doğru, artı olana birikim yaptılar.

Yapılan birikimden sonra belki çıkarttılar, belki çarpıp, böldüler...

Ama ilk önce topladılar.

1/1= 1 değil mi!

1*1= 1 değil mi!

1-1= 0 mı diyorsun?

"0" olanın içindeki "yokluk"tur. Harezmi'den bize kalan.

"0" varlığın yanındaki yokluktur. Önce var eder, sonra yok edersin. Var etmeden "yokluk" yani elde "0" olamaz.

İlk varolan neydi?

İlk varolan da 2 oldu.

1+1= 2.

Önce 2 oldu insan ki işlem yapabilsin.

O yüzden önce topladı, çoğalttı.

2 oldu; 1'i anlamak için.

Yeniden 1 olmak için.

PUT INTO

İnsan; birinci filmdeki gibi hatırlamak için "kendi varoluşunu" 1 ile arasına + 'yı koydu.

Put into: koydu...

Önce unutmalıydı çünkü.

2 olmalıydı önce.

Araya konulan her şey bir "put" oldu. Putlaştırdı. Babayı, anayı, çevreyi, kültürü, bilimi, sevgiyi, aşkı koydu.

Ama işlem yapabilmemiz için "put into" yapmamız gerekirdi.

Tarihte inceleyin; insanoğlu "kendi putunu yapıp" ona secde etmemiştir hiç. O put hep bir güç için "aracıdır".

Çinliler; atalarına secde edeler Buda Heykelinin önünde.

Mecusiler Güneş'i PUT ederler.

Sen hocanı koyar ona secde edersin. Ben kendimi araya koyarım.

Araya koymak; aracı koymak, aracı "amacın" kendisi saymak bizim matematik problemizdir en baştan beri.

Bak insanlık; ya elde tuttuğun 3-5-7'ni bir doğa olayına "böldüreceksin" kendisiyle, ya da 7'den geleceksin eksile eksile 1'ine kadar.

Unutma önce 1 kabul edildi; sonra 0...

KİESLOVSKİ'nin BİR'i


İki kişiye aşık olabilen bir kadın.

Birisi iyi dostluk ediyor; birisi de iyi sevişiyor heralde...

Olabilir diyor kadın. 2-1=1 yapmadan 1'i elde edebilirim.

Ama olmaz ki diyor Kieslovski.

Birinden birini seçeceksin. Kadın kocasını seçiyor. Çocuğunun babasını değil; eski dostunu seçiyor.

Ve seçim yani eksiltme işe yarıyor.

Olmayacak adam iyileşiyor. Hem de diğer flörtten kalan fazlasıyla toplanarak.

2/2 yaparsa her şey gidecekti diyor.

İkisini de bir arada tutmaya çalışırsa...

Arada kaldı kadın, seçim yapmaya zorlandı...

Ya çocuk karnındaki, ya adamdı yatağındaki.

Adamı seçti, 1'i seçti, çocuk da bonusu oldu.

Güzel oldu...

SANAT

Su damlasının düşüş metaforu, zamanda yolculuk ile kanatlı böceğin bardak içinden kurtulma çabası gayet güzeldi.

Acaba diyorum bir filmi ancak çok önemli ve az görsel düşünce ile mi kurabiliyoruz.

Yani en fazla yapabileceğimiz şey bu mu!

2 veya 3 tane büyük görsel düşünce bize yetiyor mu! Daha fazlasını yapabilir miyiz?

Bardak düştü, Stalker filmindeki gibi. Küçük kız; bardağı oynatıyordu ya hani, tren gürültüsünün altında...

Hem de Andre'nin filmiydi Stalker.

İyi baktın mı!

Ölümcül hastalıktan iyileşen Andre'nin.

Kieslovski'nin Andre'sinin...

26/02/2011