26 Şubat 2011 Cumartesi

Stanley Kubrick- Killer's Kiss (1955)

KUBRİCK

Stanley; 1928 doğumlu.

İlk büyük yıkılımın hatırasıyla, 2. yıkılımının kendisiyle muhattab olan sinemacılardan...

Bakın hayatlarına; büyüme dönemlerinde büyük savaşlarla muhattab olanlarda filmler ne kadar da etkileniyor. 

Kubrick belki; çok etkilenmedi rahat koltuğunda ama evrensel tarihi altyapıyı unutarak da istediğimiz sonuca varamayız.

Bir kaç küçük iş yaptıktan sonra (belgesel- kısa); Fear and Desire adlı dramayı ortaya koyuyor; savaşla ilgili. İlk ulaşılan 60 dakikanın üstündeki filmidir bu.

İlk filmler hep savaşla ilgili nedense...

Ona da bir göz atarız...

BUSE

Katilin Öpücüğünde; bir hafif boksör, bir kadın ve bildiğiniz bu kadına aşık kötü adam var.

Sesli çekilmiş.

Kadın her zaman ağzı açık geziyor; bu da enteresan bir iplememezlik ortaya koyuyor kendiliğinden.

1955'de çekilmiş.

Yani 27 yaşındaymış Kubrick.

Olay hikayesinin ilk basamaklarını unutmadan; klasik anlatının temellerini zayıflatmak için uğraşmış yönetmen.

Siyah- beyaz yapmış filmini.

Flashback tekniğinin temeline laf atmış. Başka resimlerle gözü kandırırken; ses ile kendi hikayesini kurmaya çalışmış.

İyi de sükse yapmış o zamanlar...

Mesela balerin sahnesi; resim ve anlatılan hikayenin uyuşması için düzenlenen faklı bir sahnedir.


Bilmiyorum o zamanlar balerinler "kareo- grafi" bilmezler miymiş. Yani bir tutarlılıkları yok muymuş. Dans sahneleri söylenen sözlere yakın bir anlam kazanmış evet; ama bir çok yerde de balerin kendisini olay örgüsüne kapatarak dans etmiş.

Kubrick; parasızlık yüzünden kaybettiklerini; belirli bir biçimi ortaya koymak için feda etmiş.

Boksör'ün dövüşme sahnesi; düşük prodüksiyon ve büyük sesle geniş seyirciye adepte edilmiş bir sahne. Güzel bir hile yapılmış...

Filmleri kendi çağlarına göre değerlendirmemiz gerekiyor.

Bu filmde; en büyük görsel düşünce soyunan kadının evdeki "cam" üzerinden sergilenirken; boksörümüzün telefonla konuşması olmalıdır.

Bir de korku edasıyla; gölgelenen "manken eller". 

Geriye dönmeli anlatışlar ve bu resimlemeler bu filmin bütün özelliklerini ortaya koymaktadır.

Yoğun olarak da eleştiremiyoruz, çünkü sinemanın en vahim zamanları o zamanlar.

Ama daha doğuda 7 sene sonra (Ivan'ın Çocukluğu) adlı bir eser ortaya çıkıyor. Savaşın tam göbeğinden hem de.

7 sene de bir anlayış yakalamak çok vakit olmamalı heralde.

Değil mi Amerikalı?

 26/02/2011

25 Şubat 2011 Cuma

Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 2- ARAYA PUT KOYMA!

BÖLÜM "İKİ"

Önce toplama vardı, sonra çarpma, çıkartma ve bölme de geldi sonraları.

Ama önce topladı insanlar.

Hep ileri doğru, sağa doğru, artı olana birikim yaptılar.

Yapılan birikimden sonra belki çıkarttılar, belki çarpıp, böldüler...

Ama ilk önce topladılar.

1/1= 1 değil mi!

1*1= 1 değil mi!

1-1= 0 mı diyorsun?

"0" olanın içindeki "yokluk"tur. Harezmi'den bize kalan.

"0" varlığın yanındaki yokluktur. Önce var eder, sonra yok edersin. Var etmeden "yokluk" yani elde "0" olamaz.

İlk varolan neydi?

İlk varolan da 2 oldu.

1+1= 2.

Önce 2 oldu insan ki işlem yapabilsin.

O yüzden önce topladı, çoğalttı.

2 oldu; 1'i anlamak için.

Yeniden 1 olmak için.

PUT INTO

İnsan; birinci filmdeki gibi hatırlamak için "kendi varoluşunu" 1 ile arasına + 'yı koydu.

Put into: koydu...

Önce unutmalıydı çünkü.

2 olmalıydı önce.

Araya konulan her şey bir "put" oldu. Putlaştırdı. Babayı, anayı, çevreyi, kültürü, bilimi, sevgiyi, aşkı koydu.

Ama işlem yapabilmemiz için "put into" yapmamız gerekirdi.

Tarihte inceleyin; insanoğlu "kendi putunu yapıp" ona secde etmemiştir hiç. O put hep bir güç için "aracıdır".

Çinliler; atalarına secde edeler Buda Heykelinin önünde.

Mecusiler Güneş'i PUT ederler.

Sen hocanı koyar ona secde edersin. Ben kendimi araya koyarım.

Araya koymak; aracı koymak, aracı "amacın" kendisi saymak bizim matematik problemizdir en baştan beri.

Bak insanlık; ya elde tuttuğun 3-5-7'ni bir doğa olayına "böldüreceksin" kendisiyle, ya da 7'den geleceksin eksile eksile 1'ine kadar.

Unutma önce 1 kabul edildi; sonra 0...

KİESLOVSKİ'nin BİR'i


İki kişiye aşık olabilen bir kadın.

Birisi iyi dostluk ediyor; birisi de iyi sevişiyor heralde...

Olabilir diyor kadın. 2-1=1 yapmadan 1'i elde edebilirim.

Ama olmaz ki diyor Kieslovski.

Birinden birini seçeceksin. Kadın kocasını seçiyor. Çocuğunun babasını değil; eski dostunu seçiyor.

Ve seçim yani eksiltme işe yarıyor.

Olmayacak adam iyileşiyor. Hem de diğer flörtten kalan fazlasıyla toplanarak.

2/2 yaparsa her şey gidecekti diyor.

İkisini de bir arada tutmaya çalışırsa...

Arada kaldı kadın, seçim yapmaya zorlandı...

Ya çocuk karnındaki, ya adamdı yatağındaki.

Adamı seçti, 1'i seçti, çocuk da bonusu oldu.

Güzel oldu...

SANAT

Su damlasının düşüş metaforu, zamanda yolculuk ile kanatlı böceğin bardak içinden kurtulma çabası gayet güzeldi.

Acaba diyorum bir filmi ancak çok önemli ve az görsel düşünce ile mi kurabiliyoruz.

Yani en fazla yapabileceğimiz şey bu mu!

2 veya 3 tane büyük görsel düşünce bize yetiyor mu! Daha fazlasını yapabilir miyiz?

Bardak düştü, Stalker filmindeki gibi. Küçük kız; bardağı oynatıyordu ya hani, tren gürültüsünün altında...

Hem de Andre'nin filmiydi Stalker.

İyi baktın mı!

Ölümcül hastalıktan iyileşen Andre'nin.

Kieslovski'nin Andre'sinin...

26/02/2011

Joel& Ethan Coen- True Grit (İz Peşinde)

COW- BOY


Kovboy; hani o öküz, inek tarzı büyük baş sürüsünü Amerika topraklarında koruyan adamlar bunlar.
Bizim çobanlar gibi; bizim adamda değnek var, cowboyda silah.

Niye!

Çünkü gelip zorla topraklarından çıkarttığın adamlardan korkuyorsun. Etinden, sütünden yararlandığın sana zenginlik ifade eden sürülerini onlar aracılığıyla koruyorsun.


Sağlam iş görenler; cv atlayıp; tüm kasaba halkının koruyucusu oluyorlar. Şerif oluyorlar. Muhtar gibi bizim; hem muhtar, hem jandarma bunlar.

Senin halkın; pencereyi açıp bırakıp yatarken; bu adamlar nöbetleşe bile uyumaktan korkuyorlar bir aralar. 

Efsane gibi yani!

Yerliler var, yerler adamı...

İZ PEŞİNDE

Çok bilmiş, fazla gelişmiş, süper zeka kızımız kafasına koyduğunu yapmak istediği, intikam duygusunu yaşamak istediği için; türlü katakülle ile eskilerden bir cow-boy kiralıyor.

İyi silah kullanırsınız, iyi at sürersiniz, çevreniz geniştir, namınız büyüktür ama korkusuz da olacaksınız.

Kafanızda çalışacak ayrıca...

İşte öyle bir Jeff Bridges tutup yola koyuldunuz.

Aradığınız adamı daha önceden arayan bir yarı çaylak Matt Damon da size katıldı.

Eski ile yeninin; hızlı ve atik acemi ile yaşlı ama vakur adamın kapışması işinizi bozdu biraz.

Lakin; True Grit; Doğru Yoldaki Kararlılık yönteminiz sizi sonuca ulaştırdı.

Birisi küçük ama cesur, birisi genç ama ne yapacağını bilmeyen birisi de artık emekli olmuş üç tip bir yolda ne yapmalılar.

Siz olsanız ne yapardınız:

Kızı son anda kim kurtarmalı?

Kız intikamını alabilir mi?

Yaşlı emekli; kaba saba ama iyi yürekli adam ölür mü?


Eski bir husumet tarihin tozlu yapraklarından sessizce ortaya çıkabilir mi?

Castı hep kötü kalmış bir tanıdık yüz karşımıza çıkar mı?

İyi iz sürerseniz; tüm bu soruların cevaplarını büyük bir kararlılıkla verebilirsiniz!

COEN BİRADERLER

Taylan, Wachovski, Coen, yeni yetme biraderler...

Biri para pul işine; biri estetik yüklemelere bakar.

İkisi birlikte bir fikir bulurlar ve anında işe koyulurlar.

Barton Fink'in gönlümde temiz bir yeri vardır hala. Yapmaya çalıştıklarını; en azından bilmeden de olsa yakalamışlardı o zamanlar bence.

Şimdi ne var elimizde; stüdyoyu büyük kanyon sınırlarına benzetmek fiili.

Başka bir şey yok; bakmayın puanına. Kendi sınırlarını da kaybetmişler.

Pratik fikirler; sinemanın göz bebeği değildirler. Pratik ve edebi fikirler sizin bol bol konuşmanıza yarar ancak.

Barton Fink'te son bir otel yanma sahnesi vardı hani. Otel'in kağıtları sarkıyordu...

İngiliz oyun yazarının; bir amacı ve yaşadığı zorluklar vardı.

Hem görsellik hem de görsel fikir vardı.

Şimdi de COW- BOY var. O da mekan olarak...

John Wayne? Charles Portis? 

Is this Grit True?

Yapmayın biraderler din kardeşiyiz!

25/02/2011

24 Şubat 2011 Perşembe

Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 1-BENDEN BAŞKA İLAH EDİNME!

BÖLÜM "BİR"

Hep aynı şeyler biliyorsun değil mi?

Hep aynı temele sahip şeyler. İlk iki düşünen varlığın birbiriyle olan münasebetlerini düzeltebilmek için sunulan öneriler...

Musa; Mısır'ın en "benlikli" firavunundan kaçırırken İsrail soyundan halkı; -ki İsrail, İsmail'e, İsmail'de İbrahim'e soylanır- unutulan, medeniyetsizleşen, yozlaşan insanlığa "en temel özelliklerini " hatırlatmak istedi.

Rab kelimesi; Mezopotomyadan, Babil, Mısır, Yunan'a, Araba kadar malik, sahip, güçlü anlamındadır. Lord, Server gibi. Hükmünü sürdüren manasınadır.

Benden başka sığındığın, yardım istediğin, kendine "en güçlü" varlık olarak temellendirdiğin güç benimdir.

Lord'un kim olduğudur hatırlatılan.

Musa; "öldürmeyecek, çalmayacak, komşunun hakkını gözeteceksin" diyecektir.

İlk insandan beri kurallar basittir. Herkes kolaylıkla kavrayabilir ve ahlak olarak da genetik hafızasıyla uygulayabilir.

Tabii; anlamamak için daha geçerli bir sebebimiz yoksa.

AMAÇ

Analitik; matematiksel sonuçlarla düşünen, zeki, kavramcı, düşünen bir baba var.

Bu adamı yanlışlayabilmek için "kullanılması- feda edilmesi" gereken bir çocuk.

Babanın metrekare üzerine düşecek kuvveti hesaplaması buzlanmış gölün hangi aralıklarda kuvveti tartabileceğini gösteriyor.

Çocuk babadan aldığı gazla; gölde kayarken, göle düşüyor.

Eksik olan ne; buz neden kırıldı? Bakalım hangi parametreler bu olayı etkileyebilir.

Meterolojinin hata yapması.

Astronomik kaymalar.

Ani ısınmalar.

Buz kütlesinde azalma.

Akıntılar.

Yanlış matefiziksel hesap.


Yani şunu diyorum; zaten sadece buz metrekaresine düşen kuvveti bulmak yeterli değil böyle bir hesabı yapmak için.

Hani kapalı kontrol bir hacim; sürtünmeler, tüm ani "öngörülmeyen değişkenler" yok kabul edilsin öyle basit bir deney düzeneği kuralım...

Hayır...

Bir saat aralağında gerçekleşecek tüm olasıkları hesaplayabilme ihtimalimiz nedir. Tamam giriş çıkış engellenirse ne ala, ama ya tersi olursa...

İmkansız.

Yani diyorum koca evrende güçsüz, itilip kakılan, küçük, sınırlı kabiliyetli varlıklarız. Zor durumlarımızda birinden yardım dilemeliyiz.

Koca göl ile nasıl kapışacağım ki.

Güneşle uğraşmayı düşünüyorum. Lakin daha adama 1 km yaklaşmadan yok oluyorum.

Akılla mı kapışsam. Tüm insanlık birlenip evrenin son bulma ihtimaline bir çözüm bulamıyoruz. Çünkü bizde evreniz, evrenle varolmuşuz.

Hani diyorum; eskiden kuantlar ortalıkta gözükmüyordu, insanlar güneşe, aya, yıldızlara, yükseklere yardım için yalvarıyordu...

Benim aklımdan daha büyük bir şey görüyorum o sıralarda. Güneş mesela...

Güneş gece yok, ay gündüz yok, su çekiliyor, ateş sönüyor.

Akıl dediğim yalnızca gördükleriyle düşünebiliyor.

Dünyanın da evrenin de sahibi benim. Maksimum noktaya vardım diyelim.

Ama evren de sonlu. Ömrü tükeniyor...

Üfff..

Anamın, babamın, reisimin, başbakanımın, dünyanın sahibinin el atamadığı bir durumda ne yapacağım.

Karşılaşırsam böyle bir büyük tesadüfle ne yapacağım.

Söyleceyek:

"Benden başkasını yardımcı edinmeyin" diyecek.

Ya dinleyeceğim, ya da dinlemeyecek...

Seçim benim koca aklımın!

Estetik Yorum

Kieslovski; düşünür, derin düşünür hem de.

En azından öykü temelinin altını doldurmak için diğer bilimsel ve sosyal uğraşlara da göz atar...

Bergman da inanmanın inanmama karşısındaki heyacanı sorgular hep. İnanmaktan yana kayar genellikle.

Tarkovski aklen de inanmak seçimindedir.

Bresson da güzellikle inanır.

Kieslovski de gördüğünüz üzere öngörülemez durumlardan dolayı inanmaya meyleder.

Seçimini inanmamaktan yana kullanan sinemacı az görünüyor di mi!

Yani sanatçı biraz inanmaya meylediyor sanki. Neden acaba?

Sordunuz mu hiç?

Neyse...

Kieslovski; iyi düşünmüş, şimdi artık klişe olan 1989 tarihli bir "dönüş" hikayesini anlatmış. Bilerek sonuç oluşturmak istememiş.

Sonuç cümlesini filmin biçimii arasına saklamış.

Lakin hep söylerim biraz daha "dar alanlarda takılıp" görsel fikirlerimiz için ezberleri bozmamız gerek.

Hani "metafizik" durumları klasikleşmiş "mistik" durumlardan ayırmak gerek.

Görsellik; mumların dökülüp bizleri ağlatması gibi, müzikle artan duygusallığa götürmemeli bizi.

Görsel düşünmek.

Kesinlikle öyle. Görsel düşünürsek; bir sıradan plan bile bizi 2 gün kafa yormaya zorlayacaktır.

Ne yani 10 emirden bahsediyoruz.

Muhattabımız büyük! 

24/02/2011

The King's Speech- Zoraki Kral


Göz Aşinası
Öyle bol bol bakınca güzelim çerçeve doldurma işlemlerine gözünüz artık belirli bir estetik haz yakalıyor. Hani tamam fotoğraf çekip bırakmasın ama biraz da göz zevkime ayak uydursun diye geçiriyorsunuz aklınızdan…
Oskar yolcularının arasından öyle gözümü doyuracak bir şey çıkmayacak olsa da “düşük prodüksiyonlu” örnekleri de incelemek gerek diye düşünürüm. Karşısına geçmem için karşıtımın ne olduğunu iyi bilmem gerek derim ve bağımsız olmayı severim…
Düşündüğüm gibi; ilk sinemaya başladığımda da ben de böyleydim. Senaryomu kurar, her sahnemde “olay örgümü” “hikayemi” sonuca vardırmak için uğraşır dururdum. Kameranın nereye koyulduğuna önem veren yok tabii…
Genelden dış çekim, özele doğru orta plan, detay ile yakın plan. Aks atlama. Gözü bozma. Kafayı kurcalama.
Nuri Bilge’nin Mayıs Sıkıntısı’nın çitlerin üstünde baba- oğul konuşmasına dikkat edin. 180 dereceyi nasıl da oynatıyor. Nasıl da göz kalmıyor adamda. Bozuyor aksınızı…
Ödülsüz mü bu adam şimdi.
Yaa; işte Hollywood iyi hikayeyi bulmak için uğraşa dursun.
Otör sinemacıların bazıları da kopyalarından resim oluştursun…
Yapamaz da ölürsem; en azından “denedim” diyeceğim.
Peki sen ne diyeceksin Hollywood…
UZAKLARDAN GELEN SOPHAKLES
Ari ırkı; Mezopotamya’ya bağlamak için; bilimi ve doğal olarak büyük gelişimleri antik yunana bağlamamız lazım.
Avrupalılar onlar; Amerikada da yaşıyor olsalar, beyazlar, ariler ve klasikler…
Aralarında sistemi bozanlar var tabii.
Lakin sistemi bozmak için; bozulan sistemin içinden bir yönetmen çıkartmak gerekiyor. Bence Hollywood şu sıralar Türk Sinemasının gelişme evresini yakalamalı ve “küçük” bebelerini buralarda yetiştirmeli.
Söylememiştim değil mi?
50 yıllık sinemayı 60, 70, 80 kuşakları ile elimizde tutuyoruz. 2050 benim görebildiğim. Bir aksilik olmazsa…
1923′ten gelen ilk kuşağın, çocuklarının arada kalması yüzünden, ancak 60′lardan önemli gözde sanatçılar çıkartabildik.
50 sene boyunca Hititler’in Anadolusundan iyi sanatçı yetişecek. Hem de sinemacı, 8. sanatçı…
Peki bir ülkede sinema gelişirse; yani sanat çok ileriye giderse ne olur!
Yorum artık sizindir.
Ama antik yunana değil, daha geriye gidin lütfen…
SPEECH
Konuşamıyoruz.
Kral da konuşamadı.
Birisi Kral olmayı beceremeyecek kadar “bahtsız” bir göçmen. Birisi de konuşamayacak kadar şanslı bir soylu…
Tamamlanmak için birbirlerini beklediler.
Buldular, savaşa hazırlandılar. İngiltere ve Almanya’ya göndermeler yaptılar…
Kral; konuştu, konuşturan da KRAL oldu.
Büyük bir Şekspir krallığı kurdular…
Klasik olumlu öyküleme; giriş, ön yükselme, yükselme, ön düşme, düşüş ve yükselmeye dayanır.
Kralın eksikliği tanıtıldı. Giriş
Kral; sahte Doctor ile tanıştı. Ön Yükselme (Kurtardı şimdi dedik)
Buradan kavga ile ön düşmeye geçildi. İyice dikkat ederseniz; hikayede bir kopma, bir itme gerçekleşiyor burada…
Sonra barıştılar Yükselme ve yarı düşmeli yükselme ile bitirdiler…
Niye söylüyorum bunları!
Hani görselliği, sinema dinamiğini beğenmedim ama “hikaye de o kadar iyi anlatılmamış”.
O da tam değil…
Yoksa ben böyle yırtıcı Rocky filmlerinde hep ağlardım be kardeşim!
OYUNCULUK ve TANIMLAMA
Oyunculuk teorik bir altyapıya sahiptir. Her şeyin bir teoriği vardır aslında. Yani düşünüyorum;
Stanislavski, Grotovski, Brecht, Bergson olmadan da olur mu. Aktör stüdyoların sistemlerini düşünüyorum.
Yani hiçbir şey bilmeyen adam bir filmdeki oyunculuğa ne gözle bakar.
İnandırıcılıkla değil mi!
Yaptığınız rol; seyirciyi inandırır ya da baştan oyundan kopartır.
Sizi itse de sizi çekse de; rol inandırıcı ise oyunculuk tamamdır.
Hani okuyoruz ya; işte şu adam muhteşem oynamış, şu kadın harika, süper…
Adamın bütün sözleri bunlardan ibaret, öyle yazıyor.
Ama sen daha beni inandıramıyosun ki oyuncunun seni inandırdığını nerden bileceğiz…
Yine de sistem bellidir; nasıl bir atmosfer kurmak istiyorsunuz; oyunculuk da o sistem içerisinde değerlendirilir.
Bu yüzden; oyunculuk hakkında atıp tutanları affediyorum…
Sizin de sezgileriniz var değil mi?
Dip Soru: “Sezgileriniz bilinçli mi?”
YATAY OLARAK
Evet güzel bir konu. İşleniş de idare eder. Oturup, eski güzel hikayeleri dinlemek yerine göz atılabilir. Tarihi olurluluğu da var.
Ben dikey bakmayı hep sevmişimdir; dikey çerçeveler de hoşuma gider.
Yanlızca tek boyuttan bakıp sizi herkes gibi kandırmak istemiyorum.
Yatay olarak izlenebilir görüyorum.
Düşey olarak da “siyah- beyaz” .
Bu arada niyedir bilmem; yönetmen de bahsetmedim!
24/02/2011