29 Ekim 2010 Cuma

Tarkovski- OFFRET (KURBAN) Üzerinden Sinema Öğrenecek Olan Adama Paylaşımlar -1

Tarkovski ve Sinema

Kanımca Tarkovski sinema sanatının en önemli ismidir. Maneviyata bilinçle açmış olduğu penceresi ve geliştirdiği görsel yeteneği ile sinemada önü kapanamayan, her zaman daha iyisine açık bir altyapı kurduğunu ve bunu daima geliştirmeye çabaladığını eserlerinden rahatça farkedebiliriz. En önemlisi Tarkovski kendi benliğinin ötesinde, - bir anlamda üstünde- bir varlığının ve bu varlık sayesinde hayat bulan varlıkların varlığına inanıyordu. Sanat; bu örnekle de bilinmelidir ki; sanata inanan kişinin; inandığı şeyler için olan fedakarlığıdır. İnanç; yönetmeni kendi kısır döngüsünün içinden çıkartıp, hem teknik hem de içerik olarak zenginleşmesine olanak sağlar.
Bu bahislerden sonra Offret (Kurban) filmiyle, sinema öğrenme çabasındaki arkadaşlara bir Offret haritası çıkartacağız. Bu filmin vasıtasıyla, film içindeki sinema argümanlarının ne derece önem teşkil ettiğine değinecek, doruk noktada gördüğüm sanatçının kendi yol haritasına göz atacak ve eserlerimizi oluşturmadan önce kullanabileceğimiz bir yapı hazırlayacağız.

Hayır Ola...

Sekanslar ve önemli gördüğüm ayrıntıları anlatacağım ve belki de bu yazı Offret hakkında yazılmış en kapsamlı yazı olarak tarih sayfalarında yerini alacaktır.


Kısa bir açılış yapalım:

Tarkovski son filmi Offret ile birlikte kanser hastalığı vesilesiyle alemini değiştiriyor. (1986) 1932 doğumlu kendisi. İlk kısa filmi "Ubiytsy'i (Katiller)" 24 yaşında iki arkadaşı ile birlikte yönetiyor. Sonra 26 yaşında "Bugün Mevzilerimizi Terkedeyemeyeceğiz (Segodnya uvolneniya ne budet)" adlı VGIK'ın 40. Yıldönümü (En eski sinema okulu) için  A.Gordon'la birlikte bir orta metraj çekiyor. Sonra okulun son senesinde 28 yaşında mezuniyet filmini "(Keman ve Silindir- Katok I Skripka )"  çekiyor.  Ve ilk uzun metrajını 30 yaşında "Ivan'ın Çocukluğu" ile başlatıyor.

34 yaşında "Andrei Rublev", 40 yaşında "Solaris", 43 yaşında "Ayna", 47 yaşında "Stalker (İz Sürücü)", 51 yaşında "Nostalji" bu arada bir de belgesel "Tempo Di Viaggio " ve en son 54 yaşında "Offret" ile hem hayata hem de film çekmeye gözlerini yumuyor.

Bir sinema öğrencisi için filmlerin analizinin dışında örneklenen yönetmenin hayat adımlarını da takip etmek zorunlu olmalıdır. O yüzden hangi yaşlarda hangi filmleri çektiğini ve hangi zaman aralıklarında hangi şeylerle meşgul olduğunu da bilmek bize kendimizi oto-kontrol etmek için olanak sağlayacaktır.

Son filmini bir doruk noktası seçiyor ve ona göre yol haritamızı çıkartıyoruz.

OFFRET ( KURBAN)

Jenerik: Önce müzik (Bach- Matthäus-Passion) ardından Leonardo'nun bir eseri ve akan yazılar.

Burada dikkati çeken ayrıntının Tarkovski'nin hayatı boyunca ilgisini eksik etmediği müzik ve resim sanatı olduğunu söyleyebiliriz.

Müzik ulaştığı dolayımsızlık ile (yani herhangi bir sanat aracının; sanat eseri ile kuralacak bağlantının arasına girmemesi) sinema için önemli bir araç olduğunu gösteriyor. Sinema da kullanılacak bir araç olmasından bahsetmiyorum, bir sinema eseri ortaya koymadan önce geliştirilebilecek farkındalıktan bahsediyorum. Müzik; tek başına sinemadan ayrı bir sanattır ve filmde görüldüğü üzere jenerik sekansı dışında salt olarak kullanılmayarak müzik ile sinemanın saf ayrımı yönetmen tarafından tekrarlanmıştır.

Müzik, bir sinema fikrinin başlangıcı -sanki ruh ile kurulan direkt bağlantı gibi- için ilham kaynağı olması ve bütün bir eser olarak da sanatın dolayımsızlığını ön plana çıkartarak, sanatın gayesini apaçık ortaya koyması yönünden incelenmelidir. Sinema öğrencisi için bu önemli bir hedef noktasıdır.

Bu jenerikte kullanılan resim ve müzik bir kanalize bağlantıyı da ön plana çıkartmaktadır. Yani jenerik sekansı da, bu uygulama ile filmin bütününe, filmden farklı değilmiş gibi monte edilmiş olur.

Resim Leonardo'nun Adoration of the Magi eseridir. "Büyücüye tapınma", film çevirisinde "Üç Kralın Tapınışı" olarak çevirilmiştir. Aşağıda resim görüldüğü üzere, diğer olası yorumları bilinç öğelerinize bırakıyorum, bu resim Meryem ve İsa modülüne ve ona içsel bir secde gösteren kişilerle ilgilidir.


  • Trier'in Deccal (AntiChrist) (Tarkovski'ye ithafen) için Tarkovski bağlantısı kurması ve oradaki üç kral temsili nereye işaret etmektedir bu da gören göz için önemlidir.
 Jenerik bitimine doğru, öğe olarak kamera tilt (yukarı- aşağı devinim) hareketi ile olgunlaşmış bir ağacı gösterir. Bu ağaç film için önemlidir ve aslında tüm film fikrinin esin kaynağıdır. Sonraki planda bu ağacın daha olgunlaşmamış, yeni ekilen halini göreceğiz.

Burada sinemacı arkadaşıma gereken şey; has resim sanatı eserlerinin hem görsel kompozisyon, hem öğe yerleşimi ve mizansen kurma, hem de persfektif oluşturma için ne kadar önemli bir yer teşkil ettiği bilgisidir. İyi düşünülürse sinema pat diye yukarıdaki bir gezedenden düşen bir sanat değildir. Olgunlaşması için resim, kopyalama resim, fotoğraf gibi öğeler ile bağlantı kurmuştur.

Yani kısaca iyi bir fotoğrafçı ya da sinema eseri yönetmeni için; kendine has bir deneyim süreci yakaladığı ressamlar ile kurduğu bağlantı sayesinde görsel yeteneğini çok iyi bir şekilde geliştirme aracı yakalaması söz konusudur.

Resimlerin, has resimlerin, mizansen kurulumları, oyuncu (figür) yerleşimleri, ışık ve efektif öğelerin etkileri ve kadraj (çerçeve) kurma mekanizmaları kesinlikle incelenmeli ve uygulanabilir, yöntemsel bir teknik ile geliştirilmiş bir bilinç düzeyi yakalanması sağlanmalıdır.

EVET...

İlk Sekans: Genel planda ağaç dikmekle uğraşan yaşlı bir adam görüyoruz. Oğlunu yardım etmesi için yanına çağırıyor. Kamera genel planda kalmakta ısrarcı. Çocuk gelirken adamın bir keşiş ile ilgili anlattığı hikayeyi dinliyoruz. Hikaye sırasında sağa doğru (track) kaydırma görüyoruz. Track hareketi; objektif noktanın sabitken, nesne uzaklığının açısal olarak değişmesini sağlar. Kamera sağa doğru hafif hafif genişleyerek, soldan gelecek postacının geliş açısını genişletiyor. Bu iyi bir açılım; çünkü kamera olduğu yerde mizansenin kurulumuna devam edebilecek bir genişleme sağlıyor. Tarkovski de az plan çok iş mantığında, film içinde genel havayı oluşturacak bir konuşmanın haberciliğini yapıyor. Genel plan tekniği; kendi orijini itibariyle, alan derinliğini taşıyarak sinemacıya ön hazırlık için imkan sağlar. Alan derinliği simgelenen objenin, arkası ve önü itibariyle focus (net)unu kontrol eder. Genel planda geniş açılı objektifler (5-50mm odak uzaklığı) her yeriyle net bir çerçeve kurmaya, ayrıca öznel anlatımın da genel havasıyla nakledilmesine yarar sağlar.

Postacı gelmeden önce yaşlı amcamız sistemli davranışlardan ve bunun bir ibadete dönmesinden bahsediyor. Yönetmen ağaç ekme işine paralel olarak, filmde dünyevi ve manevi dizaynın kurulumu ile ilgili kendi düşüncelerini anlatmaya başlıyor. Burasının izahı size kalmış bir açılım tabii.

Yalnız dikkat çeken nokta şu ki; bu başlangıç ile seyirci filmin tüm havasını sembolize edebilecek bir anahtar sahibi oluyor. Bu yaşlı amca entelektüel bir geçmişe ve sistem hakkında kendine has elementlere sahip.

Amcanın doğum günü. Demek ki daha fazla kişinin de hikayeye girdiğini göreceğiz. Doğum gününe gelecekler...

Postacı geliyor ve bir mektup getiriyor. Amcamız gözlüğünü evde bırakmış. Gözlük unutulması olayı ile sesli bir şekilde bizim de dinlememiz gereken yazılar okunuyor. Yazılar Dostoyevski'nin kahramanı ve Richard' (Aslan Yürekli) tan bahsediyor.

Richardcılar ve budalacılar yazıyor. Bu da kişisel bir fikir aktarımı. Tarkovski'nin güç ve acizlik hakkında her zaman yaptığı yorumlar gibi. Gücün yanında olanlar ve güçsüzlüğü temsil edenler. Richard güç ise Mişkin aczdir. Bu durumda mektubu yazan adamdan (Richard), mektubun sahibi amca yaşlıya ( Budala) selam geliyor. Budalayla; Dostoyevski eseriyle bağlantılı olarak, kendini, benini, egosunu üstün bir hizmet ile feda eden, kendinden ve dünyasından dışardan bakılınca bir hiç uğruna vazgeçen yapıyı görüyoruz. Güç; elinde olanlarla beslenen yapıyı, acz ise bağıntı haline almamış sahipliğin, benliksiz yapısını temsil ediyor. Filmin ilerleyen kısımlarında daha da açık olarak bu noktayı keşfedeceğiz.

Çocuk, yaşlı amca ve postacı hareketiyle kamera sola track yapmaya başlıyor ve bu boşluğu, bu devinimi doldurucu postacı diyologları devreye giriyor. Amcanın geçmişinden bahsediliyor ve aslında postacının, genel bir postacı olmadığı gösteriliyor. Entelekt bir yapıya sahip...

Her zaman kullanılan basit bir eksiltme var film boyunca. Bir tasvir oluyor ve bu tasviri sahiplenen kişi "ne demek istiyorsun" diye sorarak olayı derinleştiriyor. Bu da yönetmenin kendi fikrini aktarmak için kullandığı teknik. Tüm film boyunca bu görülüyor. Ee tabi bunun olması içinde, bu konuşulanları dinlemek isteyen seyirci yani yan oyuncu ve bunları konuşabilecek karakterler gerekiyor. Demek ki entelekt düzeyi yüksek bir film izleyeceğiz. Yani tüm karakterlerin belirli bir geçmişi olmak zorunda. Hazırlıklı olmalıyız...

 Konuşmalarda Niçe (Nietchze) ve karşılıksız harekette devreye giriyor. Niçe devreye girerse ağzından konuşan Zerdüşt'te devreye girecektir ve tabi cüce de...

Karşılık beklenilmeden yapılan hareket nedir. Bu Tarkovski'nin sinema hayatı simgelemi, ya da insanlığa bir hediye olabilir mi. Hediye olması için çünkü; üst düzey fedakarlık ve hediye olanın kendinden kopmasına izin vermek ve bunu gönül huzuru ile yapmak gerekiyor.

İlk giriş konuşması sistem di, sistemli yapılan hareketler (suyu tuvalete dökmek, üç sene boyunca), ikinci konuşma temeli ise bu hareketin "tuvalatten büyüyecek bir çiçeği beklememek olduğu". Yani ilk hareketi ibadete ayine bağlayan bir yapı ve ardından yapılacak ibadeti karşılık beklemeden, bir mertebe hayaliyle koşmadan yapabilmekten bahsediliyor... Doğu bilgeliği, kadim bilgelik değil mi? Şüphesiz tüm kadim öğretiler bu sistemi değerlendirmektedir. Mesela (Anadolu Öğretisi) İlm-i Ledün; ilk önce sistemli bir şekilde dünyevi menfaatleri kenara bırakmak(Terk-i Dünya), sonra da bu faaliyetleri yerine getirirken bir ünvan peşinde koşmamak temellidir. (Terk-i Ukba- Akibetini, Olurundan Geleni Terk). Bir de Terk-i Terk var ki onu da Tasavvuf temelli yazılarımıza saklayalım.

Umut (sevinç), korku (yitirim) ve ölüm korkusu giriyor diyolaglarla devreye. Ölüm korkusunun insanın esas ölümü olmasından bahsediliyor. Ve süregelen bir tekrardan bahsediyor postacı. Bir ileri, bir geri. Yaşlı amcamız soruyor; sence bir mutlak doğru, uygulamada kesinlik ve bunun çıkış noktası bulunabilir mi?

Sinemacı eğer kendi ideolojisini seyirciye dayatmak niyetindeyse bu soruya karşılık cevaben bir kesinlik söz konusu olmalıydı. Ama Tarkovski farklı bir şey yapıyor, postacıyla; "evet diyor, bazen inanıyorum". Evet derken de oturup sabit birşeyler anlatan postacıyı yerinden kaldırıp, sanki genel geçer bir "evet"miş gibi olmasını sağlıyor repliğin.

Sinemacının dikkat etmesi gereken nokta bu; Adam filmimde buna ben de dikkat etmiştim. Fikrinizi sizinle saf bir bağlantı kurabilecek kişiye metaforik, aslında filmin içinde yokmuş gibi aktarın. Soru sorulduğu şekilde ortada kalsın, ama gizli metoforunuzu da filmin bir yerine yüklemeyi unutmayın. Sanat tekliftir, hatırlatmadır. Yol açımıdır, ama anlayana. Sizden bir cevap beklemez seyirci, sadece sizin fikirlerinizi dinlemek ister, kendi de kendi fikrinde sabit kalmalıdır tabi ki. Hem nasıl olacakta; bir seyirciye doğru olanı öğreteceksiniz. Komik. Kürt sorununu herkes biliyor ve bundan dolayı içi acıyor olmasına rağmen, izlediği bu konulu filmden sonra "evet bunlar kesin doğru, ben gidip hemen şu meseleye bir el atayım" diyen bulabilir misiniz? İşimiz Dünya'yı değiştirmek değil, ne haddimize, işimiz duyarlı, farkındalığı olan insanlarla paylaşım yapmak ve onların artması için kendimizden ödün vermek. Yoksa Türban meselesini size doğru kılmak için yüzbinlerce sayfa yazı yazabilirim. Hem sanat eserinle anlattığın; Türban meselesinin doğruluğu mu, yoksa senin doğruluğun mudur? Karar ver...

Ey sinemacı, ey insan unutma ki; amacın etrafında beğeni sürüsü oluşturmak değil, öğretini ilerilere taşıyabilecek insanlara yardım etmek olmalıdır.

Bir bilgisayar mühendisi (Enver Gülşen) hangi menfaatine karşılık sayfalarca sinema yazısı yazmış olabilir. Ve boşa gidecek diye yazılması gerekeni yazmayan arkadaş unutma ki; elbet o güzel paylaşımın bir yerde yer bulacaktır. İşte o zaman gözyaşların, ancak rahmettir...

Neyse devam edelim...

Sekans 2: Doktor ve evin hanımı geliyor güzel bir arabayla... Klasik bir Tarkovski hareketi ile sola doğru track görüyoruz.

Amcamızın yanındaki küçük çocuğun konuşamadığını duyuyoruz. Sabit planda...
Ganhdi'nin de haftada bir gün sustuğunu, hiç kimseyle konuşmadığını doktordan duyuyoruz. Farkındaysanız herkes yeterince entelekt.

Tarkovski hayata dair yine bir geçiş yolu, yeni bir manevi gelişim gösteriyor seyirciye. İnsanlardan uzaklaşmak; sessizlik. Acaba uzlet (halktan uzaklaşma) dediğimiz şey; bir insanın manevi gelişimi için önemli midir? Cevabı sizlere bırakıyorım.  Sistemli olarak uygulanarak hem de...

Sonra Alexander (Yaşlı Amca), çocuğa karısıyla birlikte nasıl buralara geldiğini anlatıyor uzun uzun. Tabi çocuk dinlemiyor, bu da monolog olan bu konuşmaların muhattabının seyirci olduğunu gösteriyor. Rüzgar ve yağmur ucundan ses verince, çocuk korkuyor.

Alexander: Korkma oğlum, ölüm diye bir şey yok. ( Yani burada öğretilerden yana locik (logic) bir taraf seçmiş bir karakteri betimlemeye başlıyoruz.)

Çocuk kaçınca Alex'in yanından, Alex kendince bir sorgulamaya giriyor. Ve önemli bir nokta olarak; nerden geldiği belli olmayan çığlık benzeri bir ses işitiyoruz. Dünya insanı ile ilgili eleştirilerden sonra boş bir çerçevede rüzgarın salladığı otları ve ağaçları görüyoruz.

Reel düzlemden bir kopmadır bu. Yani konuşulan şey devam etmektedir, lakin mekan ve zaman duyumu kopmaya başlamıştır. Tarkovski bütün filmlerinde bunu aşama aşama işlemiş her seferinde reel ve sürreel düzlemi benzeşke kurmaya zorlamıştır. Adam filmimin balık tutma sahnesi de buna benzer bir sahnedir. Bu nokta ile ilgili konuşmak isteyenler için ayrıca bir yazı gerekmektedir.

Bu kopma yaşanınca çocuk Alex'i yalnız bırakmıştır ve saklanmıştır. Çocuğu arayan Alex etrafına bakınırken çocuk birden arkadan Alex'e sarılmış ve Alex'in ani tepkisiyle yere düşüp burnunu kanatmıştır. Bunu gören Alex vicdanı tepkiyle karışık olarak geçmişinin tetiklediği bir fiziksel bayılmaya maruz kalır. Ve sürreel önemli bir sahnemiz devreye girer.

Rüya: Bir kaza alanının ve ölümün sessiz yanının metaforik göstergesidir bu sahne. Aynı çığlık sesi devam etmektedir. (Bu ses evin hizmetçisinin sesi midir) Bir açılım, bir gevşeme ve konuşmaktan sıkılmış bir sahne söz konusudur. Yalnızca tilt hareketi, dağınık bir ortam, camdan yansıyan şehir binaları ve kazayı hissettiren kan lekesi görürüz...

Bu sahne ile birlikte -film boyunca gelişecek- Alex'in ilk genişleme çağrısı, hem Alex'e hem de bizlerin  bilinçlerine aktarılmıştır...

Devam EDECEĞİZ...

DOGVİLLE

DOGVİLLE KASABASI

Küçük bir kasaba. Yapay gerçeklik yaratacak tüm detaylardan yoksun. Dikkati kasabaya, içinde yaşayanlara ve içerideyken yapılabileceklere çekmek için yapılmış bir estetik tercih. Kasaba bir dekor; tebeşirle çizilmiş, içerisine statik dengeyi kurabilmek için biraz oyalanma gereci eklenmiş. İşte böyle, içinden bir türlü çıkamadığınız küçük bir kasabanın özellikleri ile başbaşa kalıyorsunuz, koca film boyunca. 170 dakika civarında.

KİBİR

Filmin sonunda apaçık kendini gösterse de kibir öğesi, filmin giriş sekansından itibaren gizli gizli kendini ana öge olarak bizlere sunuyor. Hata işlemekten korkan bir kadın var (Nicole Kidman), yüksek manevi değerlere sahip olduğunu düşünüyor ve Dogville'e istemediği nedenlerden dolayı işi düşüyor. Hikaye başlıyor...

Toplumsal değerlerin hiçe sayılarak işlendiği bir hata karşısında kalsanız ne yaparsınız. Hem de tekrar ve tekrar. Eğer derin düşünenlerden değilseniz! bu zulüm içeren hareketlere kesinlikle bir karşılık verirsiniz. Derin düşünüp de "bu iş benim başıma neden geliyor" diye sorgularsanız eğer kendinizi; sonuç olarak bir dahaki tekrarda ya kendinizi ya da karşıdakini suçlamaya başlarsınız. Ya eğer yüksek ahlaki değerlere sahip olduğunuzu düşünüyor ve insanları her zaman hata yapabilen varlıklar olarak konumlandırıp kendinizden ayrı bir tarafa yerleştiriyorsanız. Garson yemeğinizi her zaman geç getiriyor ve ses çıkartmıyorsanız. Söz verilen yere geç kalan arkadaşınızın -hoşgörü kapsülü içinde sessiz kalarak-, tekrar aynı hataya düşmesine göz yumuyorsanız. Kendiniz hata yaptığınızda özür çeşitlerinin her türlüsünü ortaya çıkartabilirken, arkadaşınız hata yaptığında ona özür dilemek için bile fırsat tanımıyorsanız. Sizce bu merhamet, sizce bu hoşgörü, ya da sizce bu davranış biçimi yüksek bir ahlaki modülü işaret edebilir mi.


İşte gizli KİBİR. Tüm film boyunca bunu görüyoruz. Bariz hataların tekrar ve tekrar karşımıza çıkması bizi kendimizi sorgulamaya itiyor. Bu kasaba, bu insanlar, ya da bu yeni gelen kadın ne çeşit insanlar böyle...

İstemediğiniz bir hareketin tekrarlanmasına tepki koyamayıp; BEN hala nasıl affedici olamıyorum diye ikileme düşüyorsanız. Ne acayip değil mi!

Ne yazık ki bu kasaba da kendini hatalı bulan insan yok. Yalnızca Tom kendini haklı bulabilecek felfesik düşüncelere sahip. O da nasıl görünüyor kameranın arkasından bir görseniz.

Trier; benim de yaklaşık 3 sene boyunca problemini yaşadığım bir konuyu ele almış. Çok derin bir empati kuruyorum yönetmenle. Tek bir olur cevap veremediğimi hatırlıyorum, bana o kadar yapılan haksızlıklara karşın.

Gerçekten yerli yerinde bir film. Sinematografik şekillenmesini eleştirecek değilim. Görsel kompozisyonu da bir kenara  bırakmış olduğuna kızmıyor değilim. Ama sağlam derecede iyi bir entellektüel analiz ile karşı karşıyayız.

Sizde Greys (Nicole Kidman) gibi; hak edilenden daha fazlasını sabırsızlıktan dolayı uygulamaya sokmak niyetinde değilseniz; ikileme düştüğünüz ve ruhani problemler yaşadığınız en küçük olayda bile hakkınızı arayın. Lakin böyle bir hak peşinde koşmayan ve sizin hatalarınızı görmezden gelip, küçük bir içsel problem dahi yaşamayan insanlar biliyorum. Onlar da ne yazık ki; kendilerini toplumdan uzak tutuyorlar.

Aman aman; kibire karşı kibir sadakadır unutmayın. Ya göründüğüz gibi olun, yada olduğunuz gibi görünün. Yoksa ya tecavüze uğrar, ya da hak etmeyen küçücük çocukları öldürmekle sıfatlanırsınız...

27 Ekim 2010 Çarşamba

Centurion

Seviyoruz; dağları, taşları, kılıçları, bıçakları. Nostalji her zaman çeker kendine. Çünkü dövüş sahneleri daha ayrıntılı olur, yavaştırlar. Çünkü karakterler daha oturaklı olur, babacandırlar. İzlenesi olmaya çalışırlar. Lakin yapım yeterince güçlü olmazsa, olay hikayesinden, durum hikayesine zıplaman gerekir bir yerl...erde. Eee. Nerede kaldı, Hollywood'un seyircisini filme hazırlayan film türleri. Olmadı mı, arada kalırverirsiniz maazallah. İyisi mi toptan riske girmek gerek bu tür işlerde, Mel Gibson amcam gibi, kaz gelecek yerden tavuk esirgememek gerek. Tabi Hollywoodsan, yoksa estetik kuramları biraz kurcalayıp yapabilirsin bir şeyler. Kalıplaşmış seyirci hafızalarını silmek kaydıyla. İşte böyle arada bir şey...

RED

İzlediysen, yazacaksın! Az da olsa karalayacaksın kağıdını. Sinemaya çok gidemesem de şu aralar, kopardım da değil seyirci olarak bağlarımı. Red; ağır ağır işlerken konusunu; türdeşlerine oranla daha güçlü bir altyapı kurduğunu seziyorsunuz önceleri. Devam ediyorsunuz; lakin anlamsız bir uzun yazı yazmak gibi bu film...lerde; yazmaktan sıkılır gibi aniden, çevredekileri devreye sokmadan, sessizce! tüm bir binayı yıkıp, Investigation gizliliklerinde rahat rahat gezdirebiliyorlar sizi. Yapı böyle kurulmuş, o kadar ekibi oralara sığdırmak bile büyük başarı aslında. Klasik bir altyapı, yalnız kendine has şirin bir özgünlük. Denenebilir, hazır Malkovich de buralardayken...

19 Haziran 2010 Cumartesi

Au Hasard Balthazar- Rastgele Baltazar- Balthazar

Eşeklik Yapmayın!



Durum düşündüğümüzden de vahim, Haneke’nin son dönem Beyaz Bant filmindeki gibi insanların bencillikleri, kötülük potansiyelleri her zaman olduğu gibi dibe vurmakta. Göreceli olan iyi ve kötüyü; kendi algılarımıza göre değerlendirip seyretmek ya da elimizden geldiğince kendimiz ve yakın toplumumuz için önlemler geliştirmek arasında bir seçim yapmalıyız. İnsan değerini anladıkça; kendini tanımak yolunda ilerledikçe bazı durumlarda gördüğü şeyin neden olduğunu değil; nasıl önlemler geliştirebileceğini düşünüyor. Bu düşünceler de olmazsa; bir eşek kadar da olamazsak; Dünya içerisinde fark edilen bunca zıtlık bizi yaratılmışlığımızın gayesi olarak bir koyun sürüsü içinde sessiz, sakin olduğumuz gibi zıtlıkların acısı içerisinde intihara götürecektir...


Göreceler

Yönetmenin film izlenimi bir küçük alemin tüm Dünya üzerinden değerlendirilmesi gibi anlaşılabilir. Zıtlıkları akıllı insanlar fark ederler ve bunlara karşı acı çekmeye başlarlar. Durum vahimdir ve artık sana, bana göre göreceler oluşmaya başlar.

Farkında olduğun sana görenin zıttına ne yapmalısın? Kendini kurtaran bir insan olduğunu düşünüyorsan; insanın hiçbir insan üzerinde direkt etkinin olamayacağını da bilirsin. Neden yazarsın, neden okursun, neden zıttına engel olmaya çalışırsın. Madem biliyorsun elinden bir şeyin gelemeyeceğini; neden hala hiç değişmeden kendini ortaya koyarsın.



Bresson; bir eşek ile bunları düşünebiliyor. Marie ve Eşek kader ortaklığında, sürükleniyorlar. İstismarlara uğruyorlar, taciz ediliyorlar. İntihara sürükleniyorlar.

Bu zıtlıklardan, bu yüksek egosantrik hareketlerden kendini korumak ve ayrıca kendini ortaya koyabilmek mümkün müdür?

Yoksa bu zıtlıklara bilinç düzeyinde kabul göstermeden; dışarıdan sessiz mi kalmaktır olay.

Bresson; oyunculardaki amatörlüğü, duygulardan arınılmış robot tepkileri neden göstermektedir. Amacı düşünmekten korkup filmin şekiline teslim olan seyirciyi elemek midir? 1966 yılında yaptığı bir filmde neden böyle bir basit oyunculuk sergilemiştir. Düşünmek gerek.

SÖZ

Düşünebileceklere, sabırlı davranacaklara ve sinemasal şartlanmalardan kendini kurtarıp sessizce konsantre olabileceklere uygun bir film. Yoksa klasik değerlendirmelere girersek; vahim boşluklara düşebilir vahim boşluklar keşfedebiliriz…

18 Haziran 2010 Cuma

Bir Taşra Papazının Güncesi- Diary of a Country Priest- Journal D'un Cure De Campagne

Süreç Alarmı!

Sinema tarihine ismen yerleşmiş tüm önemli filmlerin yönetmenleri; varoluşları ve benliklerin orijini hakkında filmler yapmışlar ve bunu din kapsülünün içinden anlatmaya çabalaşmışlardır. Bresson gibi film sanatının insan hakikatinin derinliklerinden gelen bir gelişim süreci kayıtlanması olduğunu bilen bir sanatçı ve diğer önemli sanatçılar bu noktaları; insanı ve mizacını, benlik ve benlik ismiyle işaret edilen konuların orijinini incelemeyi mihenk noktası olarak kabul etmişlerdir.

Tarkovski’nin önemle büyük bir etiket yapıştırdığı bu filmin sinematografik düzenlenmesinden öte bahsedilen konularla olan alakasını incelemek isterim. Film konusu itibariyle; araf noktasında kalmış bir din adamının, arafının nedenlerinin neler olduğuyla değil, pederin kendisini arafa düşüren temel manaların peşinde koşuyor.

Film içinde yüksek bir neden- sonuç ilişkisi kurulmamış. Bu da filmin estetik seçiminin kişisel bir yolculuk olduğunu, yani kişinin karşılaştığı olayları değil, karşılaştığı olayların kendi üzerinde bıraktığı sonuçları ile ilgilenmiş olduğunu gösteriyor.

Sinemayı; genellikle dışarıyı içeriyle betimleme, yani beş duyu algısıyla algılanan olayları yönetmenin kendi algısında yorumlamasıyla özdeşleştirirsek; bu filmin kullanılan anlatıcı dili ve çok hayalimsi kurmaca anlatımının sonucu olarak içeriden dışarıya bir bakış olduğunu da görebiliriz.

Bir anlatıcı ve bir oyuncu. Anlatıcının anlattığı, edebi olarak söylenen şiirimsi günlük yazıları ve oyuncunun ruh halinin dışarıya yansıması, büyük oyunculuklar. Bu ruh halinin başka şekilde gösterilmesi sağlanabilir mi? Edebi olarak desteklemeden, bu ancak yaşayanın anladığı insani hal; farklı bir şekilde anlatabilir mi?

Nasıl yapılacaktır?

Bresson

Film yapılış anında ortaya çıkan hadsiz vesile yardımıyla; bir bütünlük oluşturur. O an yani algıya göre maddi zaman süreci, durdurulamaz. Bir dakika önce çekeceğin bir sahnenin veya planın bir dakika sonraki ile aynı olabilmesi olanaksızdır, bilirsin. Kendini, filmini, ortamı seyire dalarsın. Kendini tanıyan bir yönetmen; ortaya çıkardığı filmin olabileceğinden daha iyi veya daha kötü olamayacağını da bilir.

İşte Bresson; bu manaları taşıyan önemli bir kişidir. Sinema şartlanmalarından kendini koruyarak; kendi iç sesini dinlemiş, memleketinin önemli isimlerinin gölgesinde kalacağını bildiği halde kendinden vazgeçmemiştir. İnsan kesin olarak bilgisine ulaştığı bir şeyden nasıl vazgeçebilir. Elini attığında ulaşabileceği kadar yakın bir şeyden nasıl yüz çevirebilir.

Yönetmenlik ve sanatçılık; ayrı şeylere temas ederler.

Yönetmen mesleğini icra eder.

Sanatçı; kendini tamamlamak için çalışır. Zıtlıkları sıfıra indirmeye uğraşır ve bu yolda; feragat edebilecekleri tahminlerinde ötesindedir.

Sanatçının hangi mesleği yaptığı önemli değildir. O iş artık bir sanattır. Yönetmenin sanatı…

Tasavvufça

Film öğelerini kendimizce yorumlamak istersek ve tasavvufu kullanmamız gerekirse:

Peder; bedenini nefsin bir sınırı olarak tanımaktan uzaklaşmak için şarap, ekmek ile besleniyor. Şarap yapısı nedeniyle aç karnına alınarak mideyi kansere sürüklüyor.

Yol; basitçe izah edilirse.

1- Bedene dayalı durumların kısıtlanması,
2- Toplumsal ve duygusal şartlanmalardan arınma,
3- Kendi hakikatinin orijin bilgisi



 
Peder; bedenini kontrol ederek; bir takım ilhamlar almaya başlıyor. Bu ilhamların temel nedeni nefsin bu beden olmadığını bilinç düzeyine ulaştırması. Lakin bilinç dışarıdaki gezintisini tamamlayamadığı için ve en önemlisi hakikat bilgisine yakin sağlayamadığı için; yeniden bedene temsil oluyor.

Filmde motor sahnesinde açıla gelen nokta; genç yaşındaki insanların veya daha sonraki kişilerin bu halden benzerini görmeleri. Nefsi Mülhime olan nefs; aklı küll ile bağlantı kuramıyor ve emmareye geri dönüyor. Eğer aklın sınırını zorladığı inanç; istidati olarak kişiye yerleşmişse kişi elinden gelen ilimli çalışmalarla yeniden bu halde hallenebilir ve bu noktayı aşabilir.

Mülhime girdaplarından ancak diğer bir ustadan yardım alarak kurtulabilir. Çok geniş tefekkür yetisi ve beden sağlığı bir kere düşülen tuzağa düşülmeden Nefsin tatmin olmasını, aklın doğru oranda Aklı küll ile bağlanmasını sağlayabilir.

Filmin sonunda ise; beden kansere yenilip bu pedere ikinci bir şans tanımıyor. Ama peder ölmeden önce “Tanrının inayetiyle” sözüyle tam iman noktasında Cennet ehline bir işaret veriyor.

Rabbani kayıtlarla da olsa; insan bir takım ruh gelişimi sağlayan pratiklerle cennet ehli ile vasıflanabilir.

Pederle belirtilen hal; seyri enfüsinin seyri afakiye geçişteki sıkıntılarını belirtir. Bundan kurtuluş ise ilim kaynaklı olmalı ve kişiyi tekliğe götürmelidir.

SÖZ

Önemli bir film ve üzerine estetik açılımlar sağlamak amacıyla gözden geçirilmeli. Nerden bakarsanız, ancak ordan görürsünüz. Önemli olan başka bir gözün olabileceğini de idrak etmektir...

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

17 Haziran 2010 Perşembe

The Groundhog Day (Köstebek Günü)

50 First Dates filminin ana temasını kuran, her uyandığında saat ve mekanın aynı olduğu bir günü uzun bir süre boyunca yaşayan kendini beğenmiş, enaniyet duygusuyla kaplı Bill Murray'in gizli bir arınma sürecinden geçmesini anlatan bir komedi filmi. Açıkcası neden bu tür bir olayı yaşıyor bilemiyoruz, ama hisselerimiz bize; Bill'in yapımcısı Rita ile kurulabilecek bir ilişki için kendini aşmasını, bazı şeyleri elde etmek için biraz çaba sarfetmesi gerektiğini söylüyor. Harika bir yapıt, köstebeklere dikkat edin efendim!

Delicatessen (Şarküteri)

Şarküteri; Jeunet (Amelie) ve Caro yönetiminden sürreal bir yapı. Bir iş başvurusunda sorulan soru nedeniyle ilgimi çekmişti. Yiyecek bir şey bulamadıkları için; elaman ilanı veren ve bu ilana gelen çalışanları tamir işlerini yerine getirdikten sonra; kesip yiyen bir apartman ortamı. Kasap, komşular ve yeni gelen Dominik Pinon'un oynadığı palyoçunun kasabın kızına aşık olması. Bu durumda kızını çok seven baba bu yeni elemanı da kesecek mi? Yoksa müzik ziyafetinin tüm filme yayıldığı bu filmin sonu da klasik bir Hollywood klasiğine mi benzeyecek? Palyaçoyu kurtaran bir yeraltı örgütü de olacak mı? Soru da buydu zaten!

Beyaz Bant (Das weisse Band)

Beyaz bant; masumiyeti temsil eder. Masumiyet; günahlardan kefareti ve ardından temizliği temsil eder. Küçük çocuktaki keder; babasının (peder) kurallarına uymadığı için midir, yoksa kendinde işaretini bulduğu ahlak öğelerine saygı için mi? Cezaları isevice tanrı mı verir; yoksa kendini onun huviyetine bürünerek tanrılaştıran bir yaşayan mı? Kötü huylardan arınmak için, günahların kefarati için zalimce davranışlar gerekli midir? Günahın cezası neye göredir? Yoksa bu filmde anlatılan köy; tüm dünya kötülüklerini içinde barındıran bir minyatür müdür? Bolca soru ve cevapsız bırakılan durumlar. Önemli olan cevap aramak mı, yoksa farkı farkedip soruyu sorabilmek mi? Haneke'nin manipülasyonu olmadan bir köy hayatı izlemek, ahlaki değerlere bakış atan bir siyah- beyaz film ortamı bulmak. Deneyin!

The Chaser

Takip ediyoruz. Kore'nin futbolundaki gibi siyasi- hukuksal otoritesinin dağınıklığını seyrediyoruz. Alt birimlerin kuvvetsizliğini, büyük birimlerin çaresizliğini takip ediyoruz. Karizmatik otoritenin faili; kendinden başka bir şey düşünmeyen bir adamın; dönüşümünü, fedakarlıklarını görüyoruz. Değişik bir katil tiplemesi ve korkusuzluğu, köstebek yapının alt tabakadaki yansımasını görüyoruz. İşler ne kadar karışık ve tutarsız. Farkımız; olumlu sonuçlanmayan hikayemiz ve insanı duyguların ayyuka çıkması. Bakın isterseniz!

12 Haziran 2010 Cumartesi

Anti Christ (Deccal)- Lars von Trier

Yeniden yazıyoruz; uzun zamandır bizi kaleme saracak bir film bekliyorduk demek ki.

Prolog (Giriş): İnsan; doğası gereği belirli bir anlam bütünlüğüne sahiptir. Bilimsel açılımların şuurumuzda yaptığı genişleme neticesiyle salt enerjinin holografik eksende belirli bir dünyevi zaman aşımı sırasında atomlaşarak nesneleştiğini ve beynin bunları kendi algılama sistemi dâhilinde büründüğü yargılarla resimleştirdiğini veya sesleştirdiğini görüyoruz.

Görünen ve işitilen şey ile sen; temelde tektir. Algılama bu tekliği bozar.

Sonuç olarak; bu filmde seyrettiğiniz ve gördüğünüz bel altı resimler insan algılaması, mertebesi üzerinden değerlendirilebilecek bir açılım sağlarlar.

Önemli olan nesne veya şeyin görüneni değildir; önemli olan ona duyduğunuz arzu, sınırlanmalarınız ve içinizde bulunduğunuz sınırlı kapsüllerin algınıza etkisidir.



FİLM EKSENİ ve DÜŞÜN

Filmi parçalara ayıran ben değilim. Film kendini belirli eksenlere ayırmış:

Giriş, Yas, Acı, Umutsuzluk, Sonuç.

Bu ayrımları yaparak filmin işaret ettiği mananın temeline inmek için; giriş kısmında(prolog) gösterilen çocuk ölümünü ve filmin sonuç kısmında(epilog) adamın tek başına hasarlı bir vucutla kalmasını önemle değerlendirmeliyiz.

Bir işaret ve dünyevi hikmet ile başlayan bir film olduğu için; bu işaretin de film karakterlerinin çocuklarının ölmesi olması sebebiyle; önemli bir açılım kabul eder, elde tutarız; yine ışık patlaması altında bir aydınlanım resmi ile çıkış sağlanması sebebiyle (film; adamın tepeye çıkmasını ve yüksek ışıkla resmedilmesi ile bitiyor); bu filmin asıl amacının bir bireysel aydınlanma süreci anlatımı olduğunu direk söyleriz.

Tarkovski üzerinden bir atıf olması sebebiyle filmin; kadın bireyi, bireysel manevi gelişim ve inziva temellerini de içinde bulundurduğunu söylemeliyiz. (Stalker, Nostalgia)

AÇILIŞ METAFORU (Prolog)




Düzenli atfedilen, rutin devam eden hayatın bir sebep ile bozulması. Aklı bilimsellikle sınırlayan erkek ve manevi süreçleri de duygusallığı üzerinden yansıtabilecek, hassas bünyeli, zeka sembolü kadın. Doğal olarak içinde bulundukları ve rutinliği simgeleyen cinsel ilişki ve çocuğun kadının gözleri önünde aşağı düşmesi.

Çocuk ölümünün; kadının gözleri önünde olması; ilişkinin içinde veya kadının psikolojik durumunda bir takım sorunlar olduğunu gösterir.

Burada kadın, erkek ve ilişkileri üzerinde tutuşturucu özellik gösteren çocuk ölümü işaretleniyor...

YAS

Film; erkek üzerinden bir aydınlanma evresini anlatıyor ise; kadının yas eylemini bilerek yaptığını seziyorsak; erkek oyuncunun “YAS” eylemini rasyonel bir şekilde içine gömdüğünü, “YAS” sürecini zihninin arka planlarına atarak karısının nevropat hareketlerini kapital işiyle bağdaştırdığını da görürüz.

Kadın ile baş başa kalınan zaman; ormana gidilerek kendisiyle yalnız kalan erkeğin! habersiz bir şekilde bir sürecin içine çekildiğini gösterir. (Adam karısına karşı ilgisiz vasıflanıyor.)

Yas; İsevi tasavvufuna göre film üzerinden yorumlanırsa; insanın kendisiyle yüzleşme sürecinin normalliğine vurgu yapar. Yas; zıtlık halinde olur ve bunu düzeltmememin verdiği yavaşlatıcı, ilerleme kaydedilemeyen süreci temsil eder. Bekleme anıdır...

Üç dilenci ile işaretlenen hayvanlardan geyik ve çirkin görünümü bu sürecin adamın içinde mekanik olarak faaliyete geçtiğini yalnız adamın henüz bundan tam olarak haberdar olmadığını simgeler...

ACI

Aydınlanma sürecinin farkının başladığı evreye işaret eder. Adam kadının sorununa neden ararken gizli bir metafor içinde de kendindeki değişimleri, gel-gitleri ve beş duyuyla fark edilemeyen bir takım şeyleri düşünmeye başladığını görmüştür.

Acı; şartlandırma temelli düşüncelerin zıtlarını hisseden bilincin çektiği, ironik manevi zorluktur.

İşaret edilen; tilki karnının oyuk olması ve ayrıca “Kaos İmparatorluğu” repliği erkeğin kendindeki zıtlıkları fark etmesini simgeler. Bu durum kadının ilgi çekmek için yaptığı hareketlerin artık itici bir duruma dönüşmesini, erkeğin kafasını karıştırmak için uygulanan adımların etkisizliğinin başlatılmasını önerir.

Kadın; kendi aydınlanma sürecinde hormonsal olarak ön görülen aşamalar nedeniyle bilinç arınışını tamamlayamamaktadır.

Bu filmde esas süreç; aydınlanmadır. Evet, ama kadın ve erkek ikisi de bireysel olarak bu aydınlanma sürecinin içine girmiştir. Erkeğin çevresini, kendine ait olmadığı düşünceleri ve şartlanmış bedeni isteklerini temsil eden kadın bir taraftan da erkek üzerinden kendisi başka bir tezkiye sürecinin içine girmiştir. Kadın hormonsal dengesizlikleri yüzünden bu süreçte ilerleyemiyor; erkek ise kadının enteresan hallerini sezip sessizliğe gömülerek, kendi içine doğru bir yolculuğun içine düşüyor.

Film içinde kadının kadın soykırımı hakkında ortaya çıkardığı bilgiler, kadının şeytanımsı zan edilen alt bilincinin, yani aydınlanma sürecinde aşılması gereken vehim aracının, bir hale bürünmesindeki çaresizliği ve adamın bu durum karşısındaki halini ortalıyor.

Kadın gelişim yolunda duyguları yüzünden git-geller yaşarken artık adam tamamıyla kendini sürecin içine bırakıyor.

Bu ayrıca aydınlanma sürecindeki kadınların; erkeklere oranla ne tür başka arınmalarla uğraşması gerektiğini de ortaya koyuyor.

UMUTSUZLUK

Süreç işlerken; üç dilenci metaforun ortaya çıkması ile bir kişinin ölmesi gerektiğine dem vuruluyor. Kadın farkında olduğu hormonal dengesizlik nedeniyle hadım noktasına kadar varıyor. Adama uyguladığı eziyetler; erkeğin kendi gelişimindeki umutsuzluğu çözüp artık düşüncelerden arınmasını ve çaresizliğini gösterirken, kadın üzerinden de kadın için bu yolun tıkanmışlığı hatırlatılıyor.

Dikkat edilirse; erkek kadına patalojik derecede anlamsız gelebilecek şekilde şiddet uygulayamıyor. O kadar kötü durumlara düşürüldüğü halde...

Umutsuzluk iki taraf içinde geçerli; adam kendisine yapılan eziyetlerle kadın tarafından kıstırılıyor. Bunu film metaforu dışında; normal hayat içinde düşünebiliriz. Kadının erkek üzerindeki duygusal etkisi pratik hayatta da buna benzer durumlar ortaya koyar. -Duygu ve aklın çatışması ve inanç faktörünün galip gelmesi-

Bu durum; üç dilenciden sonuncusu kuşun; adama onca umutsuzluk içinden iç (gönül) anahtarını vermesiyle sonuçlanıyor. (İngiliz Anahtarı!)

Adam yaşadığı manevi değişimlerle; aydınlanma sürecinde kadın aracılığıyla bir tezkiyeden geçiriliyor ve sonra ölmesi gereken kişiyi öldürüyor.

Öldürülen kadın; bir insan yapısı olarak değil, kadın üzerinden vurgulanan duygulara ve atılması gereken çevresel zihin atıklarına da işaret ediyor.

Artık şartlanmalar, akıl düşünce metaforu ortadan kalkıyor. Kadın kendi hormonsal dengesizliğine hadım vurarak kendi tatminini bedensel ölüm ile, erkek ise duygusal bunalımlarını yok ederek kendi manevi tatminini yaşıyor. Lakin bu filmsel süreç; pratik hayatta uzun bir zaman dilimine işaret ediyor.

TRİER

Tarkovskiye atanan filmin temas noktası; tasavvuf felsefesi ile anlatacağım yollardan geçiyor.
Tarkovski; inanç, akıl düzleminde; benliğin arındırılması uygulamalarında bir bireysel tatminiyet gösterir. Tarkovski tüm sınırlamaların içindeki tatminiyeti fark etmiştir. Yaşamıştır.

Mutlak öze giden yolu açılmış ve nefsi tatmin olmuştur. Sineması bu tatminlik içerisinde dengeli ve ne yaptığını bilir haldedir.

İnsan kendini tanıma evresinde bir takım meleki ilhamlar alarak bulunduğu durumu izahata yarayan sözler, dualar, sanat eserleri ortaya koyar. Nefsi Mülhime hali yalnızca insanın şartlanma, duygusal karşılıklar gibi dışarıdan etki eden durumları bitirmesiyle, yavaş yavaş hâllenir. Tarkovski seyr’i enfisü içinde gezerek; yani kendi benliğinin gerçek sahibini işaret ederek ve bunu dışarıda dediğimiz imajlarla da irfanlayarak; tatmin olmuştur. Bu tatminiyeti de sinemasında ortaya koyduğu seyri afakî durumu ile tamamlanmıştır.

Trier ise; nefsi mülhime halinin karşık girdaplarında aldığı bir ilhamla yola çıkmıştır. Tatmin olmayan bir nefs hali söz konusudur, yani his ile bir takım evrensel değerleri yakalamış olabilir ama hala kendi benliğinin sınırlaması altındadır. Kendini Bergman gibi "benim arasıra girdiğim alanda, o hep geziyor" mantığı içerisinde değerlendirip, filmiyle orda bulunduğunu bildiği Tarkovski’ye selam çakmıştır.

Trier ve elimizdeki sineması hem estetik; hem sanatçı içselliği bakımından tatminlik hali göstermez ki bu da kullanılan yavaş çekim, yüksek ışık patlamaları, açık diyafram ve kurgusal efektlerle ortaya konulmuştur. Yüksek zihinsel işlemler söz konusudur. Simgeler yerindedir; ama halen aranan kendinden dışarıda aranmaktadır…

Trier; Türk sinemasında Reha Erdem’i ve Kosmoz’u denk getirir.

Kaplanoğlu ise; Tarkovski’nin hali ile bütünleşik bir noktadadır.

İki ayrım arasındaki fark ise; 100 özelliğin 100’ü ile 50’sinin açılması kadar olan bir fark kadardır. Özellikler nasıl açılır ve süreci nasıl işler; ayan’ı sabiteye bırakılır.

Trier; Tarkovski’nin Nostalgia’sı üzerinden kadın, kadının aydınlaması, kadının erkek üzerindeki aydınlanma süreci üzerindeki etkisi ve yansımalarından sızan sıkışık ruh halini yansıtır. Stalker gibi ormana bürünerek; kişiyi doğayla, doğanın seyri ile ve kendileriyle yalnız bırakır. Bu da sinemasının tamamıyla manevi deneyim noktasına temas etmesine neden olur.

Unutmayalım ki; kişi hangi içsel mertebiyi hali yakalarsa; ki sanatçılar genellikle Nefs’i Mülhime noktasında bulunurlar, ancak onu ortaya koyabilirler. Film anının sanata uygun şartları film sanatçısının manevi gelişimi üzerinde büyük önem taşır ve mertebe atlamasına ya da, 100’den kim bilir kaç tanesine daha vakıf olmasına neden olur.

Tatmin olma noktasında; kişi esma mertebesinin tüm halini kendinde bulup hükmünden çıkarken, bunu da dışarıda algıladığı her şeyi içiyle bütünleştirerek yapabilir.

Anti Christ ve Türkçesi Deccal işaretindeki gibi; kişi dışarıdakilerin tüm özelliklerine vakıf olup bunu içindekilere yani öz bilgisine denkleştiremezse Deccal vasfı ile sıfatlanır. İronik bir Türkçe künye oluşmuştur…

Trier’in bu noktada dikkatli olması da diğer eserinde ne ortaya koyduğunu görmemiz açısından önemlidir.

Ehline olan bilgiyi de vermiş olduk.

SÖZ

Aşaması, halin yansıtımı ve hikâyesel düzenlemesi ile önemli ve bizi şaşırtan, yazmaya sürükleyen ve avamın üstüne işaret parmağını gösteren bir eser. Özel izleyici için önemli, genel izleyici için ise zor bir film süreci olacaktır…

Mehmet Emin YILDIRIM

meyproduction@gmail.com

8 Haziran 2010 Salı

Date Night

6.7/10... Günlük hayat ritmine ayak uydurmak; ilişkilerde belirmeye başlayan rutinlerin en önemli kaynağı olarak gösteriliyor. Dışarıdan bakıldığında sorunsuz görünen karşı cins temelli ilişkilerde içerlerde bir yerlerde saklanan, söylenememiş, söylenemeden zihnin arkalarına atılmış birçok ağır vaka hadisenin saklandığını görmememiz mümkün değil. İnsan kendi iç düzlemini geliştirmeye çabaladıkça, manevi oluşumlar yakaladıkça bu sıradanlık denen duygunun yalnızca bir dış algı olduğunu kabul ediyor haliyle. Çiftlerin heyacanı kendi manevi düzlemlerini koruyabildikleri ölçüde, maddi olarak ferahladıkları ama tam anlamıyla bu düzleme kendilerini kaptırmadıkları sürece devam edebiliyor. Sıradan olan yoktur; fazlaca keyif vardır, yoksa sıradan olamayıp heyacanını kaybeden nice bedenler tanıdım. İnanmıyorsanız; sizi büyük bir arbedenin içine atıyoruz şimdi. İşte böyle bir film; Date Night...

6 Haziran 2010 Pazar

Veda

Konu itibariyle ilgimizi çeken bir eser yakalamışız. Paramız, pulumuz cebimizde yola koyulmuşuz. Yıllardır kafamıza yerleşmiş efsanevi metinleri görselleştirmişiz. Büyük kişiliğimizi göstermişiz. Objektif olmaya çalışmışız, kurmaca kurmakla uğraşmışız, belgesel yönümüzü bir kenara atmışız. Müzik ve dekorasyon ile puanlarımızı arttırmışız. Bazı planlar neden oradalar, neden halen sadece ideolojilerle ile uğraşıyoruz, neden Atatürk'ün fikirlerini anlamış bir adamın halini yanısıtmaktan uzağız ve neden hala insanlara bir şeyler öğretmeye çalışmaktayız. Sanat öğretmez, karşılaştırır. İnsanlar kendi gerçeklerinden kaçtıkları için sinemaya giderler, neden onlara yeniden kendi bildiklerini sunmaya çalışırsın. Nerede fikirler Atam, derdimiz şekil olmuş, durdurulmuşuz...

The Collector

6.7/10... Açılış sekansı ile birlikte film atmosferi kendini göstermeye başlamıştı. Gündüz çekimleri ağır ilerleyen, kasvetli ve ilgi çekiciydi. Güzel yakaladınız derken; gerilimin düşmeye başladığı sekanslarla karşılaşmaya başladık. Genelekçi konu anlatımı, Testere bazlı tuzaklarla işlevinini kapalı bir mekana devretmişti. Gerilebiliriz dedik; lakin tesadüfler artmaya başladı. Biz de olduğu gibi bıraktık filmimizi. Sıradan ve seri tabanlı konumuz; zekice hazırlanmış ama zorlama ile yerleştirilmiş planlarla ile suskun bir hale bürünmüştü. Vakit; çok nakittir efendim!

2 Haziran 2010 Çarşamba

Undisputed II: Last Man Standing

7.6/10... Ah boykam, vah boykam. Filmi geç keşfedince- üçüncüden izlemeye başlayınca- Boyka'ya inanılmaz bir özdeş kurmuştum. " God; gives me a gift." Adamımın dizden komple aldı götürdü; Amerikalı İce Man. Bu film serisi kareografisi ile önemli bir aksiyon noktasına temas ediyor. Tüm sokak dövüşleri ve uzak doğu teknikleri birleştirilerek felsefik bir kolaj oluşturulmuş filmde. Üçüncü filmin konusu ve aksiyon sahneleri çok daha iç açıcı ama serinin konusunun derinlemesine analizi ve Boyka'yı döven adamı izlemek için göz atmak gerek diyorum. "Blood&Bone" yeniden hatırlatıyorum...

1 Haziran 2010 Salı

İp Man 2

7.8/10... Wing Tsun hastalığı sardı hepimizi. Japonların; Çinlilerle olan kanlı münasebetinden sonra artık kungfu'nun diğer modüllerini de görme şansı buluyoruz. İlk filmde tek bir fiske dahi denk gelmeyen üstadımızı bu sefer zor bir rakip bekliyor. Temel olarak düşünürsek iyi bir Wing Tsun ustasının yeterli kondisyon şartlarında bu kadar zorlanması söz konusu değil; ama filmimize biraz Rocky havası katmamız da gerekiyor di mi. Küçük Bruce; büyüyerek film içine yerleşecek mi, ya da hangi patsa bloklar gözümüze sokulacak diğer filmde göreceğiz. İlki kadar enfes değilse de yine gerekli bir aksiyon filmi...

A Single Man

Özdeş kurması zor bir film. Filmin aktardığı duygular ve hikaye tabanı benimsemediğiniz bir durum aktarıyorsa; önyargısız izlemek en baştan itibaren çok zor oluyor. Sanat; insanın kendisine karşı dürüst olabilmesi ile ortaya çıkıyorsa, bu eserin de estetik açı kazanımı dışında önemli bir yer ifade edemeyeceğini söylemek isterim. Konusunu okuyuyacak olanlar ne demek istediğimi anlayacaklar. Benden bu kadar, izledim de yazmadım demeyeyim...

30 Mayıs 2010 Pazar

Undisputed III: Redemption

8.7/10...Boyka'nın kırılan bacağı, onuru, yenilmezliği. "Ben dünyanın en komplike dövüşçüsüyüm" der kendisi. Ong Bak ve Ip Man serilerinin dövüş sahnelerinden daha az planla çekilen; yani daha gerçekçi olarak aksiyonu gördüğünüz, bu film serisi ilk başından beri "en iyi dövüş filmi" takma adıyla etraflarda dolanıyor. Bu akrobasi ve aksiyonu, hatta beklenmedik şekilde iyi bir film konusunu çok yerde bulamazsınız. Seriyi baştan sona izlemeyi; bu tür film mudavimlerine önemle salık veriyorum. Bir de Blood&Bone var, bakmalıyız...

Almost Famous

7.8/10... Eskiler içinden; müzik tutkunlarına enerji verebilecek bir filmdir kendisi. Ünlü olmak ve getirdikleri ile uğraşmakla yükümlü küçük adamın hikayesidir kendisi. Benim gibi sinema yazmak yerine; röpartaj peşinde koşarak, kişisel fikirleri ile derli toplu bir yazıyla ertafa çıkmaktı derdi. Annesinin aşırı kontrolcü yapısına sekte vurmaktı hikayesi. Müzik ve sinema birleşkesi, ünlü olmak ya da kendin olmak gayesi, izlenesi, gaz alınası bir örnektir kendisi...

Magnolia

7/10... Öyle yaprak yaprak iç içe girmiş, dolaylı olarak birbirine bağlı konuların, farklı açılardan anlatılması ana konumuz. Bir büyük, bir de küçük denek ve birbirlerine benzer karakterler. Gençler bilse; yaşlılar yapabilse di mi? Çok fazla konunun işlenmesi özdeşleşme kurmamızı engellese de; film sonunda güzel bir matruşka açılımıyla açık uçlu olarak sonuçlanamıyoruz. Karışık, özel izleyicileri kendine çeken, fazlaca entelektüel bir film. Oyuncu kadrosu ve oyunculuklar da gayet iyi sanki!