25 Eylül 2011 Pazar

Bir Zamanlar Anadolu'da- Nuri Bilge Ceylan


Once Upon a Time

Bir zamanlar Anadolu'da.

Bir zamanlar Meksika, Çin ya da Amerika'da da olmuştuk. Dikkat edelim:

Türkiye'de değil, Anadolu'dayız...

Anadolu topraklarının biçimlendirdiği Sümerlileri, Antik Yunanı, o koca Osmanlı Sultanlarını koordinat düzleminde biçimlendirmeye çalışacağız. Pitogoras'ı, Sokrat'ı, Mevlana'yı, Yunus'u, Şems'i yakalayacağız.

Doğru...

Aradığımız ve esasen bilmemiz gereken şey, filmin ruhu! Film isminin zihnimize engelsiz ulaşan metaforu sayesinde, Stanley "Kubrick'in 2001: A Space Odyssey"  filmindeki gibi dolby surround şekilli, abartılı, şaşalı bir "A Film By Stanley Kubrick" jeneriği yapmamıza gerek kalmıyor bu sayede.

Filmin ismi sayesinde; sadece filmin isminden dolayı yani, tüm filmin ruhunu aktarmanız çok kolaylaşıyor, izleyenlere...

Fark var mı?

Yani reklam kokan, ego akan, "A film by Stanley Kubrick" girişinden, fark mı var mı bu Bir Zamanlar Anadolu'da film isminin?

Kasaba, Mayıs Sıkıntısı ya da Koza isimleri de bir zamanlar Anadolu'da geçen zamanları anlatıyor değil miydi? Yani Nuri Bilge'nin Kasaba filminde, yine bir anadolu zamanını aktarmıyor muyduk?

Neydi acaba farklı olan!

Mehmet Emin Toprak, Muzaffer Özdemir, Mehmet Emin Ceylan bir zamanlar Anadolu'nun ruhunu veren oyuncular değil miydi? Anadolu halkının polisini, savcısını vermiyorlar mıydı onlarda?

Ya da bu isimlerin temsil (represent) ettikleri karakter- tipler Anadolu'nun ruhunu veren katı insan fizikleri değil miydi?

Bir Zamanlar Anadolu filmi; figüranından, başrolüne kadar ünlü isimlerle doldurulmuş. Neden?

Hem ünlü oyuncularla çalışma, hem filmlerin isimlerinde anlaşılır ve kavranabilir olma çabaları...

Takip edin:

Koza, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak, İklimler------ Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu'da...

Görüyor musun? Boşluk var?

Mayıs Sıkıntısını hem isimle, hem içerikle çözümlemekte sıkıntı çekerken, neden Üç Maymun filminde gerçekten üç maymun var.

Neden ismi Üç Maymun konulan bir filmin içinde gerçekten Üç Maymun var?

Sen değil misin görselliği Türkiye'ye taşıyan. Minimal öyküleri insanlara sevdiren...

Zaten Cannes'da aileden biri oldum, biraz da halka inmeliyim tavrı mı bu?

Yoksa; o güzelim yönetmenim, seyirci piyasalarında, seyirci bilet kuyruklarında kayıp mı oluyor?

Hem gişe; hem sinema, hem ticari film, hem sanat filmi birlikte yapılabilir mi?

Olabilir mi?

Yoksa geçmişte kalan arzuların, Üç Maymun'da koşmaya başlayan popülarizm ile afişlenmesi bu?

Aklıma Luis Buniel'den bir parça geldi:

Arzunun O Belirsiz Nesnesi. Gerçekten de belirsiz di mi!

Bilmem, hatırladınız mı?

A Film By Nuri Bilge Ceylan

Bütünlük içerisinde düşünürsek; Nuri Bilge Ceylan'ın ve sinemasının son noktası bu. Elden kayan şeylerden bahsedeceğiz ama aşina kulaklara Nuri Bilge sinemasındaki birkaç değişimden bahsetmem gerekiyor:

Koza; bir kısa film. Nuri Bilge'nin bize ulaşan ilk kısası. Bu filmde önemli bir nokta var. Bilerek ya da bilmeyerek yapılmış lakin, kendini arayan bir yönetmenin kamerasının ele geldiği, yani sabit plan dışında kullanıldığı yerler var.

Kameranın bir özne olarak mizansen içinde belirdiği yerler bunlar...

Şu: Kamera sabit bir noktaya odaklanıp, oyuncunun kameraya doğru gelmesi sağlanırsa; çok gizliden de olsa fotografik bir biçim tekniğinin peşinde koşmuş olduğumuzu anlarız. Bu yöntemle; kameraya fiziksel çekim yapmasından başka bir pozitif deneyim yükleyemezsiniz. Çünkü kamera zamanı ve içinde bulunduğu koordinat düzlemini bütünüyle, tiyatroda olduğu gibi oyuncuların (nesne) sırtına yüklemeye zorlanmıştır.

Ayrıntı gibi gözükebilir, lakin sinema teorisi ve pratiği ile ilgilenler bu eksikliği hızlı bir şekilde kavrayacaklardır...

Ama Bir Zamanlar Anadolu'da kamera ayağa kalkıyor. Kamera hareketlerini görünce şok oldum diyebilirim, çünkü yıllardır bir Nuri Bilge Ceylan filminde kameranın bir ruh olarak, bir betimleme olarak, hareket ettiğini görmemiştik. (Zoom-In hariç) 

Fotografi ve sinematografi arasındaki o ince çizgi, artık aşılmış gözüküyor. O olduğu yerden kalkmayan ağır makina, o Muybridge'in atları çektiği ilk kinemotografa benzeyen, Edison aleti, yönetmenin isteğiyle, bir rol alarak (karakterleşerek) filmde kendini belirtmek için ayağa kalkıyor.

Sinematografi yani... Zamanı yeniden biçimlendirme tekniği...

Canlanıyor. Bu büyük bir artı ve muazzam bir başarı yönetmen için...


Başka?

Eskiden; boş bakışlar ve görsel düşünceler ile süslenen, sessiz boşluklara (Uzak ve İklimler daha çok) bu filmde Yılmaz Erdoğan'ın doğal aksiyomları, karakterleri edebi olmaya zorlayan fazlaca diyaloglar yerleşiyor. Benim açımdan sorun olmasa da seyirciyi salonda tutmaya sevketmiyor değil bu seçimler...

Ve en önemli, ancak yükseklerde sallanan bir bilincin biçimleyeceği ZAMAN geliyor aklıma...

Sinemanın kendi ruhu. En önemli özelliği, bir yönetmeni deha sınırına yaklaştıran özellik geliyor aklıma...

Uzak filminde, (Muzaffer Özdemir'in fan kullandığı, uyuyor gibi, bir rüya sahnesi ) yüksek (yavaş) çekimde bir plan vardı. Zaman tavrını algılayan beyinlerin yönetmeni edebiyata kaçmak ile suçladığı, yavaş çekimi ve algılayışı yüzünden Nuri Bilge Ceylan'a çok kızıyor olduğum bir sahneydi bu...

Rüya zamanı ve gerçek zamandan bahsediyorum. Kavramca ikisini, bir başka ikilikmiş gibi, birbirinden ayıran sinebiyattan bahsediyorum.

Tam sadece görsellik olsun diye konulan köydeki güzel kızın çay getirme sahnesinden bahsedecekken, yönetmeni; toprak altında ölmekte olan, yani filmin göstermediği bir adamı, gizlice film sahnesinin içine sokarken yakalıyoruz. Lakin bu ne yüksek çekime, ne de abartılı bir atmosfere sokularak yapılmış. Yani o adam orda değil diyemezsiniz, orda da diyemezsiniz. Çünkü güzelim kız o sırada herkese verdiği gibi -aslında ölüyor- olan adama da çay veriyor. Yani rüya olacak, gerçek olamayacak bir zaman; kadın oyuncu tarafından bizlere gerçekleniyor.

Eğer Yılmaz Erdoğan gelip uyandırma tarzı bir hareket ile katil'i bize hatırlatmasa sinemanın biçimine atılacak çok güçlü bir imza olacakmış bu sahne, ama yine sekteye uğramak zorunda kalıyoruz.

Yani anlaşılması için söyleyeyim; Mümtaz Taylan'ın (ARAP) konuşuyorken, gözünden yaş geldiği sahneye benzer bir noktadan bahsediyorum. Arap konuşuyorken, ağzının kımıldamadığı ama konuşmasının devam ettiği, gözlerinden yaş gelen sahneden...

İşte bu nokta; biçimsel olarak günümüz sinemacılarının kapıştığı derin bir noktadır. Birbirlerine seyirci üzerinden olmasa da, filmleri üzerinden mesaj gönderirler...

Semih Kaplanoğlu'nun Üçlemelerinde, Aranofski'nin Fountain ve Black Swan'ında, Manchevski'nin Before The Rain'inde olduğu gibi zamanı ikilik olarak değil de teklik olarak anlatmaktan bahsediyorum.

Dip Not: Tarkovski ve Kurban yazımda tüm teoriyi anlattım...

Yani kısaca Nuri Bilge; Zaman denklemlerine adım atarak, ilk defa da olsa güçlü bir olay örgüsüyle mesajlarını derine yerleştirirken ayrıca kamerasını da kaldırıp sinematografiye yeniden adım atıyor.

Zaten sinematografiyi içerlerseniz, zaman da kendini gizliden gizliye size sunmaya başlayacaktır...

Bresson mu? Tarkovski mi? Nuri Bilge Ceylan kime daha çok benziyor ?

İkisi de değil. İkisine de değil. Nasıl Cannes'daki gibi Nostalgia'yı (Tarkovski filmi) Para ile (L'argent) (Robert Bresson'un Filmi) kıyaslayamazsam yönetmenleri de birbiriyle kıyaslayamam.

Yapamayacağımdan değil; çünkü Nostalgia, Stalker ve Offret tüm sinema tarihinde hiçbir filmle kıyaslanamaz.

Dramatik yani özdeşleşen sinema, ya da özdeşleşmeyen (Brecht), yadsıyan sinema tarihinde bu üçü gibi bir yapıt daha gelemedi...

Merak etmeyin sözlerim daha bitmedi.

Bresson'un bir "Bir Taşra Papazının Güncesi" de bu alanın içine girebilir.

Bergman'ın Winter Light'ı da...

Alana girebilir diyorum. Bir enerji alanından bahsediyorum.

Yani sanatçıdan bahsediyorum. Yatay psikolojiden değil, dikey psikolojiden. Transpersonal olan yapıdan bahsediyorum. Bir aşkın bakıştan, bir üst düzey benlikten söz ediyorum...

Her zaman kızarsınız bana ama.

Sanatçı; Şan, şen kelimesinden türer. Biz eskilerde Yesevi ekolü, yani esas türkçenin konuşulduğu zamanlarda bir kavram söylerdik bunun için:

Sanatçı- Yaratmak- Yar- aşmak- Yar- a "Yakışmak".

Yar'a yanaşmaktan bahsediyorum.

Zanaat ve sanat kelimesi ayrıldı sonralarda ama yine de halen sanat kelimesi yar-a yaraşmaktan gelir. Arapça da şanat, türkçede yaratmak kullanıyoruz en kabasından...

Yar kimdir peki? Yar nedir? Yakışılması gereken kimdir, nedir?

Derin konular...

Ne diyordu Tarkovski: " Ruhunun mükemmelliğini arzulamayan hiçbir insan değerli değildir"

Düşünülesi bir yanı var tabi bu lafın. Ama en azından şu ana kadar üst-benliği en
geniş anlamda zorlayan bir adamın ağzından çıkıyor bu laf!

Tarkovski: Picasso için şöyle diyor, bilmem duydunuz mu?

"Entelektüel Analizci"

Benim için Çağan Irmak, Şahan Gökbakar, Cem Yılmaz, Fenerbahçeli Rıdvan analizcidir.

Entelektüel analizci de Nuri Bilge Ceylan olabilir mesala...

Bir analizcinin illa yönetmen olmasına gerek yok değil mi?

Picasso'da çok önemli bir noktadadır sanat camiasında ama. Neden Tarkovski böyle dedi bu adam için?

Uzun zaman önce bir yazıda film yönetmenlerini Aydın olarak niteyelen bir adam görmüştüm.

Aydın?

Aydın= Aydınlanan, Ay ışığını yüzüne alan insan. Şanına yakışanı yapan, "yar" ına yakışan.

Aydın= Sanatçı= Yaratıcı doğru mudur!

Karanlık olanı görüp, karanlık olanı analiz edip, karanlık olanın üstüne çıkabilen adam. Karanlığın üstüne nasıl çıkılır?

Işığı açarak. Aydınlanarak. Sanatçı ve yaratıcı olarak...

Sizce Bir Zamanlar Anadolu'da bir aydınlanma var mı? Aydın gibi yol gösteren bir göz var mı?

Küçücük bir umut parçası, bir ışık, var mı o koca insanlarda?

Sanatçı toplumunu biçimlendirir derken ne demekteyiz.

Ne kadar da küçük olsa, ne kadar derin de olsa, bir sanatçı umut ışığını, analizini yaptığı toplumun aydınlanma figürünü, yöntemini, disiplinini, biçimlemek zorundadır. Derinlere saklayabilir. Ama zorundadır...

Sanat üst-benliğe, aşkın benliğe, hakikate, bütünlüklü bir yaklaşım şeklidir...

Analiz edip bırakamazsınız. Felsefe'nin resmini çizip sanatçı ünvanını üstünüze alamazsınız...

Bir Zamanlar Anadolu'da, o koca Anadolu'da bir umut ışığı karakter, bir ağaç, bir futbol topu, bir ışık yok mudur acaba?

Anadolu diyorum, Sokrat diyorum!

İyi bak yönetmen, yok mudur?

Eğer yoksa Anadolu ruhundan, o kadavradan, otopsi yapılan Anadolu insanından bahsedecek bir film yapmaya gerek yoktur!

Aslında "o umut yoksa" film yapmaya da gerek yoktur...

25.09.2011

26 Ağustos 2011 Cuma

MEHMET EMİN YILDIRIM "Klasik Özgeçmiş"


MEHMET EMİN YILDIRIM

Kişisel Bilgilerim:
Doğum Yerim : Erzurum
Doğum Tarihim : 17. 09. 1983

Kariyer Hedefim:

Sinema sanatı üzerine yaptığım araştırmalar ve deneyimlediğim kişisel tecrübeler neticesinde; insan varlığının konumlandırılması sırasında karşımıza çıkan soruların metaforik cevaplarının sinema sanat dalı ile izleyenlere anlatılabileceği- hissettirebileceği şeklinde özetlenebilecek, temeli düşünsel disiplinlerle sağlamlaştırılmış, günlük hayatta da uygulanabilen aktif düşüncelere sahip oldum. Bu teorik bilgiyi Tarkovski, Paradjanov gibi Doğu kanadı sinemacılardan ve Welles, Kubrick, Wachowski kardeşler gibi Batı kanadı sinemacılarından ilham alarak; yeni bir sinema akımının felsefi boyutu halinde toparlayıp akademik literatüre aktarmış bulunmaktayım. Bundan sonraki amacım; bu uygulanabilir teorik bilgiyi, sinema filmlerim üzerinde pratiğe dönüştürerek, Türk Sinemasına ivme kazandırmak olacaktır.

Eğitimim:
  • 2007- 2008: Plato Film Meslek Yüksek Okulu- Temel Sinema Eğitimi
  • 2002- 2006: Süleyman Demirel Üniversitesi- Müh. Mim Fakültesi, Makine Mühendisliği Bölümü
  • 1999- 2002: Gazi Anadolu Lisesi- Sayısal Bölüm
  • 1995- 1999: Anadolu İmam Hatip Lisesi

Kültür ve Sanat Etkinlikleri:
  • 1996 : “Cümleten” Tiyatro Oyunu (Oyuncu, Senarist, Yönetmen)
  • 2002 : “İçimdeki Deli” Tiyatro, 2003 : “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” Tiyatro Oyunu (Oyuncu)
  • 2003- 2006: “A.B.İ.M” Süleyman Demirel Üniversitesi (3dsmax Koordinatörü)
      • : “Nane Limon” Dergisi (Kurucu, Sinema Editörü)
      • : “Kabarcık” Müzik Grubu (Solist, Vokalist)
Yabancı Dil:

  • İngilizce: Okuma – Çok İyi, Yazma – İyi, Anlama – İyi
  • Arapça: Okuma – İyi, Yazma – Basit Seviye, Anlama- Basit Seviye
  • Türkçe: Ana Dil

İş Tecrübelerim:


            Uzun Metraj Film Çalışmalarım:

  • 2010 – Adam “88''” Uzun Metraj Film (Yönetmen, Senarist)
  • 2011- Donkişot “99” Uzun Metraj Film (Yönetmen, Senarist)


TV Filmi, Klip, Televizyon Programı Çalışmalarım:
 
  • 2008 “Bay Platonik” Televizyon Projesi 3 Bölüm (Yönetmen)
  • 2008 “Hayko Cepkin” Melekler Klip Çalışması (Yardımcı Yönetmen)
  • 2008 “Taklit Dükkânı” Televizyon Programı Demosu “Plato Film” (Görüntü Yönetmeni)
  • 2008 Kurbanlık” Uzun Metraj Film (Görüntü Yönetmeni 1.Asistanı)
  • 2008 Sert Ünsüzler Televizyon Projesi (Görüntü Yönetmeni)
  • 2008 “Anne”, “Buluşma” Televizyon Film Projeleri (Senarist)
  • 2009 “Kaçkar TV” İstanbul Temsilciliği- Tanıtım Filmi, Reklâm, Stüdyo Programı (Yönetmen)
  • 2009 “Oyuncaklar Dünyası” Çocuk Programı Demosu- (Proje Danışmanı- Senarist)
  • 2010 “Ediz- Paris’eKlip Çalışması (Yardımcı Yönetmen)

Kısa Film Çalışmalarım:

  • 2004 “Değişik” Kısa Film (Yönetmen, Senarist)
  • 2006 Dost Kazığı” Ödüllü Film (Yönetmen, Senarist)
  • 2007 “Ben, Sen, O Ödüllü Film (Yönetmen, Senarist)
  • 2007 “Tesadüf” Film (Yönetmen, Senarist)
  • 2008 “Metroist” Kısa Film (Görüntü Yönetmeni)
  • 2008 “Çocuk Oyunu” Kısa Film (Yönetmen)
  • 2011 “ Memur” Kısa Film (Yönetmen, Senarist)

         Reklâm Metin Yazarlığı Çalışmalarım:

  • 2010 (Şubat - Nisan) Koşan Düşler Reklâm ve Organizasyon Ajansı- (Reklâm Metin Yazarı, Metin Yazarı, Görsel Yönetmen)
    • Gümüldür Rocktival” Tanıtım Filmi Yönetmenliği
    • Özlem TV” Program Konsepti Metin Yazarlığı
    • Görsel Yönetim Konsepti” Metin Hazırlanması
  • 2010 (Nisan- Mayıs 15) Noya Fikir Reklâm Ajansı (Reklâm Metin Yazarı, Metin Yazarı, Görsel Yönetmen)
    • Karnak Travel” Reklâm, Advertorial Yazarlığı
    • Noya Ajans”, Step Medya Haftalık Tanıtım Metin Yazarlığı
    • Kara Ulaşım Müdürlüğü” Advertorial Metin Yazarlığı
    • TRT- Arapça Kanalı” Step Medya Tanıtım Metin Yazarlığı
    • Zaman Yolcuları” Programı Metin Yazarlığı
    • Disual” Altın Örümcek 2009 Tanıtım Yazısı
    • Vodafone, Avea, Turkcell, Unilever, Ulaştırma Bakanlığı” Reklam Filmleri Analizleri

Eğitmenlik, Sinema Yazarlığı, Yazarlık ve Akademik Çalışmalarım:



  • 2011- 2012 (DEVAM EDİYOR) “Özel Açı Okulları 6-7-9 ve 10+ Sınıfları (Film Atölyesi Eğitmeni)

  • 2011- 2012 (DEVAM EDİYOR) Mehmet Emin Yıldırım ile Film Yapım ve Yönetmenlik Atölyesi (Koordinatör- Eğitmen)

  • 2011- 2012 (DEVAM EDİYOR) Mehmet Emin Yıldırım ile “Sinema ve Tarkovski” Seminerleri (Koordinatör- Eğitmen)

  • 2011- 2012 (DEVAM EDİYOR) Mehmet Emin Yıldırım ile Senaryo Atölyesi (Koordinatör- Eğitmen)

  • 2010- 2011 “Marksist Bilimler Akademisi” Görüntü Birimi Teknik Öğeleri Dersi (Eğitmen)
  • 2007- 2008 “Plato Film Okulu” Ayla Algan Kamera Önü Oyunculuğu Atölyesi (Eğitmen- Yönetmen)
  • 2008 “Plato Film Okulu” Metin Gönen ve Kısa Film Atölyesi “Kamera, Ses, Işık “ Dersi (Eğitmen)
  • 2008- 2009 “Sinematografi ve Tasavvuf” İlişkisi Makaleleri “Tasavvuftografi” (Finalist Makale Yazarı)
  • 2007- 2010 “M.E. Y’in Seyir Defteri” (Devam Ediyor) (Reklâm Filmi, Sinema Filmi Eleştirmenliği)



Ödül ve Başarılar
  • Dawn Breakers International Film Festival Official Selection (Adam Uzun Metraj Film)
  • Gaziosmanpaşa Kısa Film Festivali- İkincilik Ödülü (Memur Kısa Film)
  • Eskişehir Film Festivali “Sinema Kültürüne Katkı Projesi” (Finalist Makale 2009)
  • Süleyman Demirel Üniversitesi Tiyatro Kulübü- Dost Kazığı Filmi (En İyi Film ve En İyi Yönetmen Ödülü 2006)
  • Süleyman Demirel Üniversitesi Tiyatro Kulübü- Ben, Sen, O Filmi (En İyi Erkek Oyuncu Ödülü 2007)
  • Eskişehir “Kadına Karşı Şiddet” Derneği- Çocuk Oyunu Filmi (Kısa Film Yarışması 3.lük Ödülü 2008)
Katıldığım Eğitim ve Seminerler:
  1. 01/1995 D.S.İ- Karate, Kung Fu, Futbol, Basketbol, Masa Tenisi Eğitimi
  • 01/2003 Isparta Belediye Tiyatrosu Oyunculuk Eğitimi
  • 01/2003 Süleyman Demirel Üniversitesi Cad/Cam Merkezi 3DSMAX Orta Seviye Eğitimi
  • 02/2003 Süleyman Demirel Üniversitesi- Cad/Cam Autocad Başlangıç Seviyesi Eğitimi
  • 01/2003 Dünya Dil Merkezi- Advanced İngilizce- Kpds Eğitimi
  • 06/2004 Tülay Yıldırım, Metin Bobaroğlu, Ahmed Hulusi Tasavvuf Felsefesi ve Edebiyatı Eğitimi
  • 03/2004 Süleyman Demirel Üniversitesi- Fortran Programlama Dersi Başlangıç Seviyesi Eğitimi
  • 08/2006 Lider Dil Merkezi- İleri Seviye İngilizce Eğitimi
  • 06/2007 Süleyman Demirel Üniversitesi- Yüzme, Atlama Sporu Eğitimi
  • 02/2007 Süleyman Demirel Üniversitesi- Solidworks, Ansys Başlangıç Seviyesi Eğitimi
  • 09/2007 Plato Film Okulu- Temel Sinema ve Kamera Önü Oyunculuğu Eğitimi

    15 Nisan 2011 Cuma

    Memur Kısa Filmim- "Short Film Corner"da

    Yönetmenliğini yaptığım "Memur" kısa filmi ilk gösterimini (World Primiere) 64. Cannes Film Festivalinin "Short Film Corner" bölümünde yapıyor. Film, ayrıca film yapımcıları ve kısa film koleksiyoncuları için festival tarafından satışa çıkarılacak.

    10 Mart 2011 Perşembe

    Memur- Yeni Kısa Filmim

    Yeni kısa filmim...

    Yavuz Parlayan; yaşamının son demlerinde, kırk yıldır aynı meşgalelerle vakit geçiren bir devlet memuru. Resmi evrakların imla kontrolü ve kurallara uygun bir şekilde istenilen yere ulaştırılması ile ilgileniyor. Evli. Sınava tabi tutulmadan, çalışan eksikliği sayesinde girdiği işinden artanıyla ve tabii devletinin memuruna yetmişli yılların sonuna doğru tanıdığı yüksek maaş opsiyonunun getirisiyle; orta hallice bir ev satın alıyor. Bu bilinçli saadet nedeniyle karısının dört sene okuyup emek verdiği mesleğini yapmasına izin vermiyor, biraz da evin reisi edasıyla...


    Klasikleşen hayatında iki haftada bir gerçekleşen komşu gezmeleri önemli yer arz ediyor. Yine sıradan bir gün ahbaplığı ile övündüğü Şube Müdürünü yeni üniversite mezunu oğluyla birlikte evindeki ziyafete davet ediyor. Müdürüyle hoşbeş sohbet edecek, emekliliğinin uzatılması ile ilgili sorularını iletecek ve o geceyi de güzel bir şekilde geçirecek normalde...


    Ama beklenmedik bir durum oluyor. Akşam yemeğinde yeni nesilin memurlara olan yaklaşımından Yavuz Bey de nasibini alıyor. Yavuz Bey'in yazım kuralları, noktalama işaretlerinin kullanımı gibi ezberinden yaptığı kırk yıllık tecrübe eleştiriliyor.


    Acaba Yavuz Bey; karşılaştığı bu hoş olmayan durumda da her zamanki metanetini koruyabilecek midir?

    2 Mart 2011 Çarşamba

    Andrei Tarkovski- Andrei Rublev -1

    RUBLEV

    Bir yönetmen olarak; eski bir sanatçıyı anlatmak istiyorsunuz. Belgesel kıvamında değil de; kendi düşünsel temellerinizin doğrultusunda bir hayat tarzı kurmak niyetindesiniz.

    Yani siz; bilinçli olarak araştırdığınızda bu kişiyle ilgili bir hüküm verdiniz. Bu adam şu doğrultuda hareket eden birisi dediniz...

    Tarihi altyapıyı buna göre, düşüncenize göre, gerçeğe yakın bir şekilde kurdunuz.

    Toplumun genelinin düşündüğüne kıyasla çok farklı bir yaklaşım oldu bu.

    İlk önce; siz; toplumun düşünce tarzının dışına kendi kişisel çalışmalarınızla çıkmıştınız. Kendi düşünsel çabanızla mutlak bir doğruya vardırmıştınız sezgilerinizi...

    Hem din, hem estetik, hem insanlık ve hizmet, hem de sanat konusunda farklı düşünceleriniz vardı.

    Mutlak doğru; bunun gerisinde veya ilerisinde olamazdı. Bu kesinlikle doğru olandı. Doğruydu da...

    Lakin; bu mutlak doğrunun uygulama hataları kişiden kişiye farklılıklar gösteriyordu...

    İşte yönetmen olarak sizin mutlak doğrunuz ve "filmde anlatmak istediğiniz mutlak doğrulu adam"; aslında sizin anlattığınız adamla birlikte beraber varolmanızdır.

    Periyodik bir dalgalanmanın tarihi tekerrürün başka bir kaptan dışarı fışkırmasıdır.

    Ruhun; kendini başka bir şekile bürümesidir.

    Geçmişte var olan bir adamın farklı bir tarihte yeniden yaşaması ve insanlığa hizmet bayrağını daha da ileriye aktarmasıdır.

    Yumurta ve spermin genetik paslaşmasıdır.

    Bir saygı duruşudur.

    Bir Andrei Tarkovski'nin bir Andrei Rublev olması, 1400 yıllarındaki "mutlak doğrunun" 1966 yılında ortaya çıkmasıdır.

    İlk insandan beri var olan bir mutlak doğrunun...

    Bakın; bir ressamın bir eserinin başka bir sinema eserinde ortaya çıkmasından bahsetmiyorum. 

    Bir düşünen adamın; başka bir düşünen adamda film yapmasından bahsediyorum.

    Anladınız mı!

    İLK PARÇANIN DÜŞÜNCELERİ


    İlk önce keşişleri; tarihi altyapıyı göstermek üzere biraz gezintiye çıkartalım.

    Hazerfan gibi uçan balon ile açılış yapıp halkı da betimledik.

    İnsanları güldüren; oyalayan, yapması gerektiğini unutturan ve yaşamak için bir aldatmaca yaratan soytarıyı aldı götürdüler. 

    Din adamları, soytarılar, krallar ve sanatçılar vardı...

    Çok mu burnunu sokmuştu acaba, çok mu zeki olmuştu bu soytarı...

    Rublev; çok popüler o zamanlar. Tüm soylular onu arıyor:

    Katedrallerinin mimari tasarımları için. O hem ünvan hem de para kazanıyor.

    Yalnız sonraları; bir sorun var artık yapmak istemiyor.

    Mezheb sınırındaki dini düşünceler problemli gelmeye başlıyor kendisine. Ortodoks ve Katolik olanlara bir protest yapı kuruyor kendince.

    Evet bir yaratıcı var. Bu yaratıcı belirli bir sistem kurmuş ve bu sistemin karşılığında bizden istenilen çok basit.

    Rublev; kendisinin durumunda ama kendisine itiraf edemediği doğrudaki insanları "yaktıklarını, astıklarını" "kafir" diye çöpe attıklarını görüyor.

    Sorguluyor kendisini; eğer inanmamanın doğru olduğunu bulabilse içerisinde, eğer inanmak ve tanrının yokluğunu kanıtlamak doğru olabilse hemen vazgeçecek davasından. Çıkartacak keşiş elbiselerini.

    Ticaret yapan kiliselerden, tapınaklardan kurtaracak kendini.

    Ama var; Tanrı var, güç var. Yaratan var...

    Ne yok diyor o zaman...

    Yok olan ne...

    İşte Rublev; işte Tarkovski...

    Godard diyor ya hani:

    " Sinematek gençliği; filmler hakkında yazarak yeni bir film yapanlardan oluşur" 

    Tarkovski'nin Gizli SİNEMASI


    İvan'ın Çocukluğu, Rublev ve Solaris'i biraz ayırmak lazım bir kenara...

    İvan'da meşhur bir sahne var; alt açıda öpüşüyor asker ve kadın.

    Rüyalar biraz mistikleme çabası kokuyor.

    Rublev'de düzeliyor bazı şeyler ve bütününde hareket eden bir zaman algısı kuruluyor. İsanın çarmıha gerilmesi, alt ses gerçek, çarmıha gerilme kurgu ve birbirine benzeştirme fiileri aynı zaman algısına işaret ediyor.

    Solaris; biraz sıkılgan bir adamın filmi. Çok fazla plan ve kamera hareketi. Ayrıca bilim ile sinemanın acele bir şekilde buluşma çabası. Para da var elimizde o yüzden böyle oluyor...

    İvan ve Rublev'de; Stanislavki- Meyorhold- Eisenstien sinemasının etkileri görülüyor.

    Rublev'de uçan balonun yere düşmesi ile atın yere düşmesi sahnesi bir Eisenstein A+B'si...

    Tabi karar vermek zor. O kadar büyük bir altyapı var ki geçmişinizde; Tarkovski'nin arkasında. Nasıl bıraksın hepsini birden güzelim.

    Lakin; Mirror, Stalker, Nostalgia ve Kurban farklılar...

    Zaman algısındaki durum tam netleşmese de; eski Rus sinemacılarından kurtulmuş Tarkovski'nin eserleridir bunlar.

    Oyunculuk olarak Kurban filminde tam bir ferahlık sezeriz. Stanislavski'ye laf sokmalar başlamıştır. 

    Film yönetimi ve zaman algısı; Stalker ile belirir. Dostoyevski ve Tolstoy da aradan kaybolmuştur artık. 

    Mirror; bilimselliğin "içeri kişiselliğe" dönüşmesine göre şekillenir. Anılar canlanır ve kişisel yaratı başlar.

    Nostalgia ya birşey demiyorum. Daha sonra diyeceğim.

    Rublev filmi; halen net bir sinematografi ile uğraşmayan lakin kişisel olarak din ve hayat konusunda belirli bir fikre sahip olan bir yönetmenin eseridir.

    Öyle bir ressamın resimidir işte bu.

    Devam ederiz...

    02/03/2011

    Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 3- YALAN SÖYLEME!

    YALAN SÖYLEME!

    Sebt günü dedikleri bir gün var. Sabbath Day deniliyor aslında. Hint- Avrupa dilleri kabulüne göre j- z, b ise p olabiliyor.

    Sebt; Sept; September oluyor da hani.

    Ben de bir Eylül ayında doğmuştum o yüzden aklıma geldi. Ben de doğarken tatil gününe, ibadet için başka her şeyden vazgeçildiği güne denk gelmişim...

    Sebt günüyle ilgili olan 10 emirden (!) Kieslovski'nin filmlerine göre yorumlayanlar 3. filmi; "Sebt gününde holy olmak" olarak isimlendirmişler.

    Yalnız; ben filmi izlediğimde "yalan yere" konuşmak ve doğal olarak da "yemin vermek" " for the god" manalarına göre yorumladım.

    Bu film yalan söylemek, bir fiili durumu kendi lehine çevirmek için ahlaki sınırları zorlamak "metaforu" üzerine yorumlanmış diyorum yönetmen tarafından...

    O yüzden bu 3. filmi diğer 10 emir ve diğer dini metinleri taradığımda gördüğüm (Remember the Sabbath Day to keep it holy) lafzına göre değil de; (thou shall not take the name of the Lord in thu god in vain) mantığına göre yorumladım.

    Yalan söylemedim yani, biraz vakit ayırıp metaforu çözmeye çalıştım.

    Sen de yapmalıydın...

    YALANCININ MUMU

    Bayan arkadaşımız; noel'ini yalnız geçirmemek adına, bir takım değişik stratejiler oluşturuyor.

    Evli olan eski sevgilisini yanına çekebilmek için gerçek kocasının kayıp olduğu yalanını söylüyor. Sabaha kadar iki eski sevgili etrafta dolanıp duruyorlar.

    Bu arada olan; evde kocasının geri gelmesini bekleyen ev kadınına oluyor.

    Nuri Bilge'nin Üç Maymun'u gibi Kadın Sevgilisine, Koca Karısına ve Adam- Bizlere yalan söylüyor.

    Adam; halen unutamadığı sevgilisin yalanını anlayıp yanından ayrıldığında evdeki karısına da yalan söylüyor.

    Bize de yalan söylüyor yani...

    Film yeniden en başa, yalan üzerine kurulmuş hayatın temeline dönüyor.

    Döngü bu; ne yaparsanız yapın, yalan yere konuştuğunuz önemli noktayı ihtiyari olarak doğrulamadıkça yapmak istemediğiniz zararlı alışkanlıklarınızdan vazgeçemeyeceksiniz.

    Mumunuz da bitiyor benden söylemesi...

    FİLM

    Bu sefer bir dönüşüm yok. Yani geniş bir metafor olarak; hayatının eksikliklerine ses çıkartamamak var temelde.

    Karını kaybetmek istemiyorsan göz yumacaksın.

    Sevgilinin yalnızca fiziksel güzelliği seni kendine çekmeyecek.

    Karın çirkin olsa da senin nazını çekebilecek bir kapasiteye sahip olacak...

    Mavi gözlü sarışın kadının karşısına; esmer ve "göz doldurmayan" bir kadın konulmuş. Bir tarafta arzu ve isteğin kamçıladığı yalanlar, bir tarafta sabit ama doğru bir hayat tarzı.

    Sigarayı bırakacaksın. Kahveyi bırakacaksın. Kola içmekten vazgeçeceksin. Yalan söylemeyeceksin.

    Zor be arkadaş, hem film için, hem bizim için...

    02/03/2011