21 Şubat 2012 Salı

Bela Tarr- Werckmeister Harmoniak (Karanlık Armoniler)


Siyah beyaz bir filmde, bir grafik eserinin temel parçacıkları olan noktalar arasındaki ton (ışık şiddeti) farklılıklarını öne çıkartmak amaçlı; yönetmen tarafından uygulanmış, bilinçli bir eylemle karşılaşırız. Seyirci eğer filmin diyalog ekseni içinde kendini kaybederse, gözlerini dikkatsizce kadraj içinde bulduğu renkli bir nesneye kaydırır. Filmin öyküsü, seyircinin ilgisini çekmezse; renklerle bezenmiş manzara seyirciye filmden kopmak için bir bahane sunar. Filmin biçimsel yapısı, içerisindeki kamera hareketleri veya filmin anlatım dinamiği seyirci tarafından ilgiyle karşılanmazsa, seyirci izlemek zorunda kaldığı bu filmin renklerine, elle tutulabilir nesnelerine bakınmak ile yetinir. “Güzel fotoğraf kareleri gördüm, güzel manzaralarla ekranı doldurmuş yönetmen” gibi cümleler sarfeder. Bunca sebep yüzünden; bir filmi siyah beyaz çekmek, çok özelde; seyircinin ilgisini dağıtacak birçok kadraj ögesini en baştan dışlamaktadır. Siyah beyaz çekimlerde seyirci algısı, anlatımın görsel fikirlerine, kamera hareketlerinin ritmik diline ve doğal olarak da yönetmenin işaret ettiği enstantenelere kaymaktadır. Bu seçim çok derininde, birçok seyirciyi kaybetmek, birçok küfür yemek sonuçlu olacak, minimal bir film yönetmeni için delikanlıca bir tercih olarak algılanacaktır. Önemli yönetmenler bu derin ayrıntıyı kavramışlardır. Bela Tarr’ı bu dürüst tercihinden dolayı kutluyorum… Neyse; Werckmeister’ın 7 notaya eklediği ara tonlar (diyez) insanın Tanrı gibi olma, her bilinmezi bilindik hale getirme, her doğa gücünü teknolojik olarak benzetme ideallerinin bir örneği olarak tanımlanmış filmde. İnsanoğlu saflığını, müziğin o özgün armonisini zihinsel amaçları uğruna es geçmekte şu aralar. Hissiyatını, sezgilerini zihinsel işlemleri (akıl) ile özdeşleştirmeye çalışmakta. Mükemmeliyetçi tavırlar, idealize edilmiş toplumsal hareketler, çevresini saf bir hayranlıkla izlemesi gereken insanı kapana sıkıştırmakta. Bir güzelim dev balina, anarşik bir toplum hareketi için araç olarak kullanılmakta. Sana ne oldu insan! Ne oldu o büyük ihtişama saf bir çocuk gibi bakan gözlerine. Ne oldu da dünyayı kurtarmak uğruna dünyandan vazgeçiyorsun… Bela Tarr’ın Janos’u, Andrei Tarkovski’nin Stalker’ı gibi. O saf, hiçbir bilgiyle kirletilmiş saf zihin. Balinanın; Tanrısallığın kendi büyük gücünü ifade ettiği “dil” olduğunun farkında olan temiz adam. Şimdilerde ne oldu bu adamlara, kayıp mı oldular. Ne oldu bu adam gibi doğaya bakmak zorunda olan koca sanatçılara, estetik yorumlar içerisinde kendilerini mi kaybettiler! İşte bu adamlar kaybolursa, işte insanlık kendini unutursa, Prens Güneşin önüne geçer ve büyük bir akıl tutulması yaratır. Umutsuzluk oluşturur… Peki ya hiç mi umut yok sizce? Siyasi amaçlar dışında, bir araç olması dışında, saf bir çocuğun tanımlamakta zorluk çektiği gibi bakamayacak mıyız o güzel balinanın güzelim gözlerine. Güneş ışınları ulaşamayacak mı yeniden ellerimize. Hayır, kesinlikle hayır. Yaptıklarımızdan ders alacağız ve o eski saf akortlu müziklerimize geri döneceğiz. Güneş yeniden Ay’ın baskısından kurtulacak ve ışınlarını bizlere ulaştıracak. Değil mi Bela Tarr? Dediğin gibi halen umut var değil mi…

16 Şubat 2012 Perşembe

We Need To Talk About Kevin (Kevin Hakkında Konuşmalıyız)


Bir kurmaca karakteri olarak Baba figürü; ailesine karşı sorumluluk duygusu taşımayabilir ama bir organik bütünlük olarak -kanlı canlı- Baba; ailesinin eylemlerini ve sonuçlarını sırtlamak zorundadır. Çocuğunun bir birey olarak, kendi ayakları üzerinde durmasını, toplumla yüzleşmesini sağlayan öncelikle babadır. Baba kendi dışarıya dönük tecrübelerini, gözlemlerini çocuğuna pratik deneyimler üzerinden aktarır, çünkü çocuk her istediğini her zaman yapamayacağı bir toplum içerisinde yaşamaktadır… Burada aslen karşımıza sevgi kavramı çıkıyor. Sevgi; çocuğun bir bütüne zarar vermesi, bir bireyi ya da bir organizmayı incitmesi karşısında tavır almayı da içinde barındıran bir kavramdır. Sevgi bütünseldir. Bir rol olarak değil, kızılması gerektiği için değil yani, içten gelen samimi bir duygu olarak çocuğuna kızan baba için sevmek; o an için kızmak, uyarmaktır. Annenin kollarında, annenin yumuşaklığı ile hayata atılmak çocuğun çok fazla canını acıtacaktır, çünkü; anne kendi sanat eserini, kendi yavrusunu incitebilecek bir eylemde bulunmayacak kadar, çocuğuyla özdeşleşmiş durumdadır. Burada devreye giren Baba, bu güzel hayatın, o kadar bencilce yaşanamayacağını çocuğa anlatmalıdır, göstermelidir… Doğu toplumları genelde Anaç Anne ve Baskın Baba (Ata Erkil) rollerini uygulamakta ve çocuğu aileye, anneye bağlı bir ütopyada büyütmekte, Batı toplumları ise genellikle çocuğu kendi başına kendi olan bir anne ve kendi başına kendi olan bir babanın yanına eklenen bir başka çocuk- bireyin kendi başına bir kendi olmasına izin verecek şekilde büyütmektedir. Küçük kardeşinizin gözünü çıkartsanız, baba ve annenizin size karşı tavrı ne olurdu! Bütün gün ağlasanız; annenizin size karşı tavrı ne olurdu! Filmdeki Kevin, büyük yaşta bir bireymiş, sorumluluklarını kendi alan bir adammış gibi yetiştirildiği için, attığı oklardan öldürdüğü insanların kendisine ceza verebileceğini hiç düşünmüyor. Babanın kızmadığı, küçük bir uyarı ile bilinçlendirmediği çocuk bir okul dolusu adamı öldürüyor ve toplum baba tarafından beklemediği büyük bir cezayla karşılaşıyor. Annenin verdiği küçük cezalar için, ilgi çekmeye çalışan, aslında bir nevi çocuk (bebek) olarak kale alınmaya çalışan Kevin aradığı ilgiyi- uyarıyı yaptığı uygunsuz davranışlar yüzünden ailesinde bulamadığı için, kendi çapında yapabileceği en büyük ilgi çekici eylemi uyguluyor… Lyyne Ramsay, bir Avrupa kültürünü, belki de kendi aile dinamiğini filmdeki annenin gözünden bizlere sunuyor. Bu nasıl bir duygu derseniz, birisi bir şey söylüyor ve siz o söylenenin yanlış olduğunu düşünüyorsunuz, hatta o kadar yanlış ki içinizden küfür etmek geçiyor ama siz cevap vermeniz durumunda gerçekleşek tartışma ihtimalini, strese girme ihtimalini, egonuzun yanlış düşünceniz yüzünden erimeye başlaması ihtimalini göze alamıyor ve bir nezaket timsali olarak gülümsüyorsunuz. Bu durumda siz aslında karşıdaki insanı bir birey olarak, bir çocuk bir baba, ya da anne olarak kale almıyorsunuz. Dogville’deki Nicole Kidman gibi. O kadar üstün bir egosunuz ki; sinirlenmek, kızmak ve küfür etmek size yakışmaz. Siz bir mükemmeliyet abidesisiniz… Entelektüel iletişimler genellikle iki kişinin, kişiliklerini kaybetmeden, bir dış nesne üzerinden konuşmaları ile gerçekleşir, lakin bizim toplumuzdaki dertleşme (iletişim), eksiklikleri dostlara aktarma; kişiliğin kaybolması, egonun erimesi üzerine kuruludur. Sırtınızı dayadığınız arka-taş sizin ona açıkladığınız eksik yönlerinizi, komplekslerinizi size karşı bir koz olarak kullanmaz. Buna muhabbet denir ki bu, bir nevi dua, bir nevi ego aşkınlama yöntemi olarak entelektüel iletişimlerin hepsinden üstündür. Acaba bu Avrupa yönetmenleri de toplum ve kendilerinin bilinçaltlarını, eksikliklerini bizlere anlatarak bir sohbet ortamı mı kurmaya çalışmaktadırlar. Acaba bir sanatçı için bu nasıl bir sanat adımıdır! Acaba Avrupa entelektüel iletişimlerden sıkılmış mıdır!

14 Şubat 2012 Salı

Kim Ki-Duk- Bin jip (Boş Ev)






Zen geleneği, yaşam sürecindeki zıtlıkların farkına varılması ve bu zıtlıkların bilinçli bir şekilde tek bir duyguya aşkınlanması için uygulayıcısına her öğreti gibi belirli yöntemler (metodoloji) verir. Kim Ki-Duk bu filminde; olay örgülü bir öykü olarak belirli bir hüküm (yasa) altına girmeyen, farklı deneyimler için farklı evlere girmeye yeltenen bir genç adamdan bahsediyor. Bu adam bir yöntem adamı... Bu genç adam; temel nedeni zihnin duruluğu- zihnin boşluğu (Boş Ev), zihnin varlığını sağlayan dil problemini aşma olan bir sessizlik yeminine adım atmış. Zihnen enerji harcamıyor. ( Düşünce- Konuşma). Bir olgu ya da şey hakkında yargıda bulunmadan, yargıda bulunabileceği bir sabitlik oluşmadan o şey veya olgunun kendisinden uzaklaşıyor. Bu adamın zihni durgun gözüküyor ve doğal olarak da bedeninin de sabitlenmesi gerek. Çünkü zihniyle harcayamadığı enerjiyi (kendisini) bedeniyle, golf topuyla dışavurmak zorunda... Hapse giriyor, hapiste hayali golf topu (bedene özdeşliği) elinden alınıyor ve böylelikle son tuzağı da atlıyor. Artık hafif, artık rüzgar gibi nedensiz. Kütlesizleşmeye başlıyor gitgide. Ve özetle son olarak da kadınıyla birlikte "0" kilogram tartmaya başlıyorlar... Aslına bakarsanız, Uzak Doğu toprakları bu filmin hikayesine benzer birçok menkibeyle doludur. Bu hikayeler, metaforiktir, simgeseldir. Simgelerin kendileri, simgelerden yararlanan birey tarafından yeniden deneyimlenmeli ve zamanına göre farklı simgelerle yeniden anlatılmalıdır. Ama bu film ve "hakikati" dramatik olarak anlatmaya yönelik bu tür filmlerde büyük bir sorun görünür. Bu sorun en derininde, "dil" sorunudur. Hikaye iyi anlatılabilir, hikaye anlatmak zihinsel bir yetenektir çünkü. Lakin "hakikati" anlatmak için, hakikatin stabil bir halini deneyimlemek zorundadır hikayeci. Yani simgesel anlatı, anlatan kişinin deneyimsel hayatına katılmak zorundadır. Yoksa anlatılan entelektüel bir dedikodu olmak zorunda kalır. Kim Ki-Duk için de geçerlidir bu. Hikayelerini anlatmak için, dramatik gelenekten (olay örgülü öykü) yararlanır, onun kurgu ayraçlarını, jest devinimlerini kullanır. Ama hakikat, siz hakikatı anlatmaya başladığınız anda kaybolur. Hakikatin kendisi, yani suretleri her "an" devinim içerisindedir. Hakikati, klasik kurguyla genel plandan, orta plana anlatmaya çalıştığınız anda, seyircinin bu iki plan arasında gerçekleşen sürece katılımını engellemiş olursunuz. Yine yani, hakikat ancak bir deneyim süreci olarak seyirciye imgeler aracılılığıyla hissettirilebilir ve teknik anlamda gösterilemez. Mesela; kadın ve erkeğin son planda tartıya çıkmaları, yönetmen tarafından bir metaforun seyirciye dikte edilmesidir. Çünkü sabit ve yakın planda kurulan bu imge bütünlüğü, seyirciyi gördüğü şeyin dışında bir deneyim sürecinin içine itmez, aksine yönetmenin anlattığı metaforun kendisini aynen (zihinsel) düşünmeye zorlar. Bu plan, kadın ve erkeğin tartıya çıkarken genel plandan başlayarak tartının sayı değerlerine doğru yavaş bir track-in (kaydırma) hareketiyle verilseydi eğer, seyirci o yavaş hareketin anlatıya kattığı dinamizmle kendinde (öznelinde) bir yorum yakalayacak, ayrıca yönetmenin işaret ettiği bütünlüğü de zorlanmadan hissetmiş olacaktı. En kısaca arkadaşlar, hakikatin sabit simgesel bir dili olamaz, hakikat ancak dil (sinema) sınırlarının zorlanması ile seyirciye yakalattığı deneyimlerin, sezimlerin kendisinde, kendisini ifade eder...
 



9 Şubat 2012 Perşembe

Abbas Kiarostami- Kirazın Tadı (The Taste of Cherry)

Bir müslüman toplum üyesinin intihar etmesini beklemek, eşeğin suya gidip geri gelmesini beklemekle eşdeğerdir. Eşek geri dönene kadar intiharı aklının ucundan geçirmiş -sunne veya şia- toplum üyesi müslüman kardeş, bir şekilde inanç (iman değil) öğelerine kahvede, yolda yürürken ya da denk gelen bir fakir derviş tarafından geri döndürülecektir. İntihar eğilimli kişiler genellikle maddi anlamda zengindir ki; müslüman toplumların tarihte birkaç güzel dönem haricinde zengin oldukları da görülmemiştir. Zengin olacaksın ki, arzulayacağın hedefin, maddi ve manevi isteklerin bitsin, geriye koca bir boşluk kalsın. Yoksa otobüs kuyruklarında, aç- susuz bekleyen güzel müslüman kardeşimin ulaşacağı maddi ve manevi amaçları için zamana ihtiyacı vardır. O kolay kolay intihar edemez… Abbas Kiarostami’nin karakterini, biraz zengin, ayrıca şehirli ve entelektüel düzeyde gelişmiş bir üyeden seçmesi de bundandır. İşte en büyük hata da burada bence, film (Bedii) karakterinin intihar etmek istediğini söylediği anda filmin tüm büyüsü bozuluyor. Hayır bu adamı öldü bile gösterseniz filmin sonunda, yine de birçok müslüman seyirciyi inandıramazsınız… Neymiş o zaman doğu toplumu için batı öyküsü tasarlamak yalnızca entellektüel bir panaroma yapmaktan öteye geçemezmiş. Eğer ki, son yaşlı derviş amcamız arabada nasihatlara başlamasaydı ve Bedii; bana iki taş at da uyandır triplerine girmeseydi filmde; birazcık zeka kıvılcımı hissedecektik ama ne yazık… Bu filmlere olan büyük bir saygı var sinema seyircisinde ve bu saygının sinema için büyük bir bela olduğunu düşünüyorum. Burada, yani bu filmde, Kirazın Tadı yok arkadaşlar, Kirazın Tadı’nı aldığını sanan bir bilmiş yönetmen var. İçinden geçtiğim için biliyorum, içinden dışına çıktığım için iyi biliyorum, bu şekilde bir anlatı, seyirciye kendi izlenimini konumlandıracak bir alan bırakmıyor. Ve sinema ve hatta Türk Sineması, bu şekilde filmler yapmayı sanatın eşiğinde olmak ile özdeşleştirir durumda. Burada karşılaştığı kiraz, dut, güneşin batışı, ay ışığı gibi güzelliklere hayran bir göz yok, her zaman hayret dolu bir sevinç ile (iman- inanç değil) etrafı tarayan bir gönül yok. Burada ezbere bulduğu söylemlerin, doğruluğunu gizliden de olsa dayatan entelektüel bir bağnaz var. Bu noktaya dikkat edin. Tek bir görsel dinamik sizi hissetmeye itiyor mu, yoksa sizin yerinize hisseden bir yönetmen mi var başınızda. Özdeşleşmeyi (Dramatik Gelenek- Sinema Dili) belgesel- (film çalışanları) kurmaca dinamiği ile yıkmaya çalışsan da; çaresizsin Kiorastami. Doğunun hissiyatını severim, ama yanında Batının sorgulayan aklı da bulunursa…

7 Şubat 2012 Salı

Krzysztof Kieslowski- Przypadek (Blind Change) (Kör Talih)


Sanat eylemini meditatif bir benlik aşkınlama yöntemi olarak tanımlamak ve en önemlisi; bu bakış açısından yararlanarak film yönetmenlerini kendi aralarında kategorize etmek için iki önemli başlık kullanılabilir. Birincisi, film yönetmenini film yapmaya iten zorunlu istem (arzu), film yönetmeninin bilinçaltında saklı kişisel sıkışıklığının ne olduğudur. (İçerik) İkincisi yönetmenin görüntüyü (sinema dili) neden ve nasıl kullandığı; kendinden önceki sinema diline ne kattığı, görsel iletişim sınırlarını ne kadar zorladığıdır. En kısaca yönetmenin görsel iletişim kurma yeteneğidir. (Biçim) Ayırmaya çalıştığımız bu ikili en nihayetinde diyalektik bir düzlemde çakışırlar ama üzerilerine düşünmek için, statik bir durum tanımlaması da yapmak zorundayız. (Estetik) İşte bu ikili anlatıyı; benliğindeki Tanrı’ya (Tanrı olma arzusundan daha büyük bir arzu yoktur) ulaşma arzusu (bir diğer büyük arzusu daha var!) ve sinemanın özdeş- yadsımacı geleneklerini harmanlayarak (tevhid-aşkınlama) kurduğu biçim ile Tarkovski; en tepelere çekmiştir. İkinci sırada da Kieslovski vardır. Üçlemesi ve Dekalog serisi; Kieslovski’nin görsel iletişim kurma (biçim) alanındaki başarısının en önemli ispatlarıdır. O kadar güçlü görselleri vardır ki bu güzel adamın; salt kamera hareketleriyle evrenin tüm hazırda bekleyen öğelerini armoniye sokar ve siz koltuğunuzda “işte, sinema derken ben böyle bir şeyden bahsediyordum” cümlelerini fısıldamak zorunda kalırsınız. Kör Talih (Przypadek) filmi; Kieslovski’nin ilk önemli uzun metrajıdır diyebiliriz. Bu güzel yönetmenimiz bu filmde neredeyse hiçbir görsel fikir kurmadan, küçük bir tesadüfün (5 Saniye) insan hayatına katabileceği üç farklı hayattan bahsetmiş. Yalnız; her filminde yaptığı gibi, yine muğlak sonuçlarla, bu üç hayattan birini seçmek zorunda olduğunu hisseden analitik (mantıklı) seyirciye küçük ve eğlenceli bir oyun oynamıştır. Sevgiler dostum Kieslovski… 

David Fincher- The Girl with the Dragon Tattoo (Ejderha Dövmeli Kız)


Böyle “Sherlock Holmes” gibi tipler adamın sinirini bozarlar. 1.30 saatlik film sürecinde 1.5 yıllık hadiseyi çözdükleri için sizi özdeş olamama kompleksine sokarlar. “Ne oldu da oradan oraya geldi bu adam, bu ejderha dövmeli enteresan velet ne ara öğrendi bu kadar şeyi” sorularını sormak filmin, dizinin yadsınmasına da neden olur. “Hayat ne güzel, böyle bir takım olayları biz de çözüp, her türlü tehlikeden sağ salim çıkabilsek ne güzel olurdu. Paramızı da kazanırdık, ev, bark derdimiz de olmazdı. Şu sinema da bari tüm dertlerimden sıyrılıp azcık adam olayım, gerçek hayatımda kimse bana değer vermiyor, en iyisi 1.30 saat film izleyip, kendimi buluyum…” Halen Hollywood (hikayesi bittiği halde) aynı iyi hikayeleri anlatmaya devam ediyor. Ama şunu fark edin lütfen; bu en önemli noktadır Hollywood filmi çözümlemesi için; Superman, Örümcek Adam ya da Rambo gibi fizik gücüne dayalı karakterleri artık bizleri uyutmak için kullanamıyorlar, çünkü devir fiziğe dayalı savaş devri değil, ayrıca Seven, Testere 1, Makinist gibi sürpriz hamleleri de tükendi, artık direkt olarak zekanıza meydan okur şekilde, hiçbir zaman ulaşamayacağınız, her şeyi çözebilen, her rüyanıza hükmedebilen karakterler üzerinden ninni söylüyorlar. İzlemeyin demiyorum ama farkında olun! Bu ejderha dövmeli kızı, ejderha dövmesiz Sherlock’u “ideal” tipler olarak yükleyip, kendi var oluşunuzdan kuşku duymanıza sebep oluyorlar. Bir kulağınız da bağımsız, festival sinemasında olsun! Oralarda halen bir umut var!

1 Şubat 2012 Çarşamba

A Dangerous Method- David Cronenberg


Seks İlişkisi


"A Dangerous Method" ismiyle imdb kayıtlı filmimiz Kanada'da "The Talking Cure" ismiyle biçimlendirilmiş, bizim memleketimizde de "Tehlikeli İlişki" olarak...

Temelinde ne var bu film isimlendirmenin!

Psikanaliz, direkt olarak insanın kendi (!) ve içinde bulunduğu toplumuyla olan ilişkilerini konu alan bir bilim dalıdır, bu kısımda bir kusur yok, yalnız; Cronenberg'in neden " Tehlikeli Yöntem" (Metot) ismini filmi için seçtiğini azcık düşünelim...

"Tehlikeli İlişki" ismi filmin ticari başarısını öne çıkartan, seksüel içeriği filmin kalbine yerleştiren bir isim. Bu isim afişte Keira Knightley'i gören seyirciyi, "bu filmde birkaç seks sahnesi vardır" kodlamasına itmekte. (?)


Dikkat edin, Temel İçgüdü filmi ve ardındaki televizyon kültürümüzün son dönem dizileri zihinlerimize ne tür bir "İlişki"kavramı yerleştirmiş. "İlişki" kesinlikle kadın-erkek arasında olmalı, toplumun ahlak yapısının dışına çıkan bir kaçamak sayılmalı ve de arzularımızı doyurmalıdır.

Öyle midir?

İlişki toplumsal mıdır!

Bir şey veya olguyla başka bir şey ya da olgu arasında kurulabilecek bağ (iliş), zihinseldir. Mesela aşk (ışk) nasıl bir ilişkidir zihinsel midir, "aşk" bir ilişki midir, aşk kurduğu bağını zihinsel olmakla sınırlar mı?

Matematiksel düzeyde ilişkiyi = (eşittir), büyüktür (>), küçüktür (<) kavramları arasından kurabiliyoruz. Lakin aşk için büyüklük, eşitlik söz konusu olabilir mi! Büyük olan kimden büyüktür ve dahası eşit olan kime eşittir. Eşitlik hangi düzeydedir.

Aşk zihinsel yaklaşımları kırmaktadır. 

Aşk gibi bir bağ çok tehlikelidir. Hem bağın kendisi hem de yöntemi insan egosu için gerçekten tehlikelidir.

...

Hafiften sorguladığımız film ismi ve Türkiye sinemaları karşılığı aslında derininden baktığımızda filmin karşıt karakteri Freud'un insanlık üzerindeki tahliline, tahlilinin üzerimizde oluşturduğu ezbere de güzel bir gönderme yapıyor.

Evet; seksüel kimlik oluşumu (cinsel enerji yönü) gözünden incelenen insan; her şey ve şey olmayan şeyleri ilişkisel olarak "seks" kavramına bağlamaktadır.

"Tehlikeli İlişki"; tehlikeli olan cinsel bir ilişkinin nitelenmiş film ismidir ve bizim gibi cinsel anlamda bastırılmış toplumlarda neredeyse bütün ilişkiler "seks" içereklidir ve sadece ilişki olarak bile tehlikelidirler...

Acaba dini açıdan kücümsediğimiz, o batı ülkesi "Kanada" "The Talking Cure" ismini bu filme neden atamıştır. (Working Title) Yönetmenin kendi düşüncesine en yakın film ismi; "A Dangerous Method" olmalıdır; ama neden film ismini aynen bırakmayıp, "Konuşma Tedavisi- Konuşarak Tedavi" gibi filmi destekler anlam yüklemişler bu adamlar.

Sherlock Holmes'in dediği kadar var di mi! Anlam Çıkartma Sanatı her yerde iş görebiliyor, en azından istatiksel olarak...

Bana film ismini söyle sana hangi toplumda yaşadığını söyleyeyim!

Carl Jung vs Sigmund Freud

Jung filmde de gördüğünüz üzere; her analistin ilk başta olması gerekli olduğu gibi Freud'cudur. Çalışmalarına Freud'un öncelik ettiği, konuşturmaya ve konuşmaya (!) dayalı tedavi ile yön vermeye çalışmıştır.

Yalnız; Jung'un Otto Gross'un teşvikiyle yöntemden uzaklaştığı bir nokta var burada:

Freud; hastasının yüzünü görmesini istemez, tek ve istisnasız, her insana uygulanabilir bir nesnel gerçekçi yöntem uygular. Kendi konuşulanların dışında kalmalıdır, kendisini (ego) bir yöntem yürütücü patron olarak dışarda tutmalıdır.

Bu klasik yöntem, doktorun; hastanın deneyimlerine katılmasına izin vermez. Bilimsel (zihin) olmalıdır, analitik kalmalıdır. Bu şekilde, hasta ve doktor birbirinden ayrılır ki; hasta iyileşebilme potansiyelini kendi gibi hasta olan bir doktor yüzünden kaybetmesin.

İşe yaramadığı söylenemez, bu yöntem toplumsal uyuşum sorunları anlamında çoğunlukla başarılıdır.

Peki...

Jung gibi bir hastanız olursa ne olur! Yani aslında sizin zihinsel olarak aşamadığınız bir noktaya kadar gelmiş çatmış bir hastayla karşılaşırsanız.

Yani sizin tedavisini gerçekleştirebileceğiniz bir arzusu olmayan (!) sizinle aynı noktada tıkanmış bir adamla karşılaşırsanız.

Ve bu adamın sizin kendinizde (ben olan ben) farketmediğiniz bir oluşun peşinden gittiğini düşünürsek.

Ne yaparsın Freud! Hastan doktor olmaya doğru gidiyor, sen ilişkisel düzeyde doktor eşitliğinden hasta eşitliğine, hatta küçük eşite doğru savruluyorsun.

Ne yaparsın!

Yakıp söndürdüğün sigaralar (alışkanlık) seni kurtarabilir mi?

Nevrotik tavırların!

Mütevaziliğini korumak amaçlı oynadığın oyunların!

Hastanın kendisine, deneyimlerine katılmanın senin egonu ne kadar incittiğin farkında olur musun!

Hastana "aşık" olur musun!

Bu aşk, bedensel anlamda kendini cinsellik (libido) olarak ifade eder mi?

Bilimsel kalmanın bilim tarihine etkisi yadsınamaz. Her şamancının, büyücünün bilim adamı olmaması insanlık için büyük bir avantajdır. Ama söz konusu insan, psi olduğundan analitik zihnin de çıkmazları olması kaçınılmazdır.

Antik Yunan, kabaca physic (madde) ve psi (zihin) ayrımını yapmıştı.

Biz şimdi "psişik" kelimesini ruh ve zihni birbirinden ayırmak için kullanıyoruz. (Para- Psi)

Ama insan bu kadar kolayca kavramlara ayrılabiliyor mu?

Jung; gibi hastana hiç kimseye olamadığın gibi aşık da olabiliyorsun!

...

Jung'u, Freud'dan ayıran en önemli nokta; Jung'un hasta- doktor ilişkisini birey (dost) ilişkisine döndürmesi ve her hastasına (dost) kendi bireysel deneyim noktasına ulaşması için yardımcı olmaya çalışması olarak bakabiliriz.


Jung, tehlikeli bir yöntem kullandı. Kendisinin karşıdakinde kaybolmasına zemin hazırladı. Hastasını yüz yüze tedavi etmeye başladı.

Jung; hastasını karşısına aldı, onunla üzüldü, onunla sevindi, kendi hastalıklarını kendi hastası üzerinden görmeye çalıştı.

Zor oldu, aşık oldu, acı çekti ama bu yolu ona önemli bir kapı oldu...

Cronenberg

Jung'u anlatmaya çalışan bir sanatçı (bilinçli tercih), bir de Jung'tan yana olduğunu anlamlandırabilirsek, Jung'u gibi olmaya meyilli ya da Jung'un kendisi gibidir.

Bu biraz sezgisel bir anlatım oldu ama ne demek istediğimi anlayabilirsiniz!

Tarkovski, Rublev'i anlattı, Rublev gibi, anlattığı Rublev gibi buldu kendini.

Kendi ilkelerine sadık olan bir yönetmenin (!) olay örgüsü kurmaktan yana bir öykü anlatmak istediğini sanmıyorum. Filmin dramatik gelenek dışında kalan bir biçimi yok ama yönetmenin birkaç önemli tercih ile Jung'un Freud'u aşan noktalarını vurguladığını belirtmek zorundayız.

Yani yönetmen; bir Martin Luther filmindeki gibi salt belge sunmaya çalışmamış. Evet bir belge sunmuş ama Jung'un hayatından seçtiği kesitleri kendine göre yorumlamış ve yaratıcılık ilkesine adım atmış.

Dramatik gelenekten çıkmadan bireysel bir anlatımın bulunması çok zordur, ama yine de Cronenberg'in elinden geldiğince duvarlara tosladığını görmek beni sevindiriyor.

Salt bir belgesel değil izlediğimiz, beni yazmaya iten de bu zaten.

Jung'un Spielrein (Keira)'in kucağında ağlaması bilinçli bir tercihtir. (Ego Erimesi)

Freud ile anlaşmazlığın oluşması; Freud'un kendisinden (rüyasından) bahsedecek kadar cesur olmaması noktasından açımlanmıştır.

Jung'un en önemli hastasıyla kurduğu ilişkinin (aşk) yine Jung tarafından "pırlanta" olarak nitelendirilmesi önemlidir.

Jung'un son sahnede tek başına fotoğraflanması, acı ama gerçek (hakikat) yoluna tek başına dalması tercihini vurgulamaktadır.

"Sadece yaralı bir doktor iyileşmeyi umut edebilir" diyerek aşk acısını ilahi olana (aşkın- bütün) bir araç olarak kullanması önemlidir.

"Süreç içerisinde hasta ile birlikte hasta olmak" üzerine bahseden Spielrein'in sözleri önemli yönetmen tercihleridir.

...

Ya işte; Jung ve Freud tercihi zorunluluğunda; Cronenberg'in kimden yana olduğunu gördünüz.

Yazı yazan, film çeken, resim yapan, dua eden kişi kendini tedavi ediyordur. Bilinçaltını, bilinçli alanın dışındaki bastırılmış, yönlendirilmiş enerjiyi harcayarak bilinçli bir deneyim haline getiriyordur.

Aslında; sanat yapan ego (yapmaya çalışan), Jung'un yaptığını yapıyordur. Ego kendini, sanat (hasta) ile aşkınlamaya çalışıyordur. (İlkesine Sadık Sanatçı)

Tüm ego bütünlük içerisinde aşkınlanırsa, tüm bilinçaltı bilinçli eyleme dönüşürse o zaman ne olur!

O zaman sanatçı nedir?

Jung ve Şems, Jung ve Mevlana, Jung ve Buda ne tür bir ilişki kurabilirler.

Bunları üzerine düşünmek  üzere sizlere bırakıyorum...

01.02. 2012

25 Ocak 2012 Çarşamba

Sinemanın Ulaşabileceği Son Nokta: Annelik


KÖK ARAYIŞI

İlk önce her zamanki gibi; etimolojik kökenlerden başlayacağız.

Ög (Ögsüz- Annesiz) kelimesi Eski Türkçe'de, ana kelimesi Proto Türkçe'de, anne kelimesi de Yeni Türkçe'de; yazı başlığında kullandığımız "Anne" kelimesinin evrimini gösteriyor diyebiliriz...

"Anne" kavramını; anlam düzeyinde bir problem yaşamadan kullanabiliriz yani...

Anne; annelik- yaratıcılık yapabilecek fiziksel, psikolojik şartları yerine getirmiş parçacık (doğal süreç), yani anneliğin maddeye (vücud) büründüğü kişilik. Yalnız ben bu lafzımda Ural- Altay dil kökenli Türkçemizin tam olarak karşılayamadığı bir annelikten bahsedeceğim.

İbrani Diller (Hami- Sami Dil Ailesi- Semiyetik) bu annelik betimlemesi için "Rahim" kelimesinden yön alırlar. Rahim kavramı; bir hal'in aktarımıdır ve yalnızca bedeni şartları yerine getirmiş bir kadın (insan) cinsinden bahsetmez. Rahim kavramı; yaratıcı, ibda (sıfırdan oluşturan) edici, bilinçli bir döllenme oluşturucu ve bunu dışsallaştırıcı bir anlam bütünlüğünü ifade eder.

Yani annelik derken ben; bilinçli bir eylemden bahsediyorum. Bir kadın cinsinin yumurtasının; erkek cinsinin spermiyle bilinçsizce döllenmesinden (zigot) bahsetmiyorum.

Yaratıcı bir eylem söz konusudur burada...

İkinci olarak; eylem, aktivite, fiil kavramlarına göz atmamız gerekiyor. Çünkü bir oluşun, o oluşu oluşturan beden- zihin- kalp (duygu) bütünlüğü tarafından bilinçli mi, bilinçsiz mi ortaya koyulduğuna göz atmamız gerekiyor.

Bu durumda kullandığımız yazı dili Türkçe; eylem kelimesiyle bilinçlilikten, aktivite kelimesiyle enerjinin harcanması amaçlı bir zihinsel bilinçsizlikten, fiil kelimesiyle de yalnızca bir olgu (olaylar bütünlüğü) olarak, bilinçli ya da bilinçsiz bir olayın başka bir algı tarafından kategorize edilmesinden bahsediyor.

Yine yani; bilinçli bir fiilden bahsediliyorsa, bu betimleme ancak eylem kelimesi kullanılarak anlatılmalıdır.

Bilinç kelimesi de eylemin, insanın; bedensel- zihinsel ve kalpsel (duygusal) bütünlüğünden çıkmış, dikkatle donatılmış bir fiil olduğundan bahsediyor...

Malumunuz; Hint- Avrupa dil kökenli (Latin, German, vs) aileler; bilimin, bilmenin ve nesnel gerçekliğin dilleridir. Bilinç kelimesi bizim dilimize evrensel bilim dili kabul edilen (ingilizce= consciousness) üzerinden devşirildiği için bu kelimenin içinde bulundurduğu anlamın kapasitesi, yanlışlıkla! analitik zihin (mantık- Newton) tarafından kısıtlanabilir.

İbrani Diller (Sanskrit) kişinin bütünlüklü (beden-duygu- zihin) olarak kendini anlatmasına dayalı (öznel gerçeklik) bir aile olduğu için, bilinç yerine şuur kelimesini kullanırlar.

Şuurlu kişilik, kendinden çıkan her fiilin bilinçli olmasını ve bu bilinçliliğin tüm insani hal (durum değil) üzerinde taşınmasını ifade eder.

Bilinç farkında olunan bir fiilden, şuur kelimesi ise farkındalığın (seksiz şüphesiz bilinç) insandaki bütünlüklü halinden bahsetmektedir.

Şuur; seksiz şüphesiz bilinçlilik halidir diyelebiliriz.

Evet şimdi biraz kavramlarımız üzerinden konumuzu açalım:

DÜŞÜNME

Düş; maddi bir varlığı olmayan (nesnel gerçeklik) bir olasılık dalgasından (süreç) bahseder.

"İnsan; düşünen bir varlıktır" denir. Peki biz düşünürken nasıl bir zeminde bulunmaktayız!

Kendimizi dış düzlemde salt bir enerji olarak görelim. (Zaten öyleyiz- E=mcc) Bu enerji, her enerji gibi kendini belirlenemeyen bir olasılık bütünlüğü içerisinde (olasılık fonksiyonu) dışarı vurmak niyetindedir. (Gaye (niyet), amaç değil.)

Dışsallaşmak isteyen bu enerji, kendini ilk önce beden (dağ-taş) olarak ifade eder. (Evrim) Sonrasında bu enerji, maddi düzlem dışına çıkabildiği anda (Neokorteks (Zihin Oluşumu)) kendini bu alanda da ortaya koymak niyetine sahip olur. Çünkü akış yolu açılmıştır...

Yani evrimsel- fizyolojik açıdan önce bedenen ve sonra zihinen bu enerjininin dışsallaştırıldığını (bir nevi aktarım) görebiliriz.

İşte düş- ünme de bu enerjinin dışşallaştırılması (zihinsel olarak) için bir aracıdır. Siz düşünerek salt enerji olan kendi iç ve dış yapınızı (kuvantlar halinde- kesik kesik) dışsallaştırırsınız.

Yine yani; bedenin çok enerji harcamadığı oturma pozisyonunda zihin sizin enerjinizi harcar (sizi harcar) ve onu düşünceye dönüştürür. (Platon- İdea)

Burda bir nokta var:

Düşünce; bedenin bir hareketle (topa vurmak) enerji harcaması gibi bir enerji harcama yöntemidir. Biz zaten enerjinin saf bir sabitlik olmadığını kuvantum fiziğinden çıkarsayımla kavradığımız için enerji harcanımının da hem zihinsel, hem bedensel olarak sabit bir akışla değil, kesikli kesikli olduğunu biliyoruz.

İşte bu kesikli hal (süreç) düşünmenin harcadığı enerjiye dönüşen düşüncenin de hareketli bir yapıda olduğunu savlamaktadır.( Başka türlü bir eylemsizlik söz konusu değildir.)

Düşünce hareketlidir. Düşünceler de harekettir...

Peki.

Düşünce kendini nasıl dışsallaştırır. Düşünme hali düşünceyi oluşturur ve düşünce de maddi bir düzleme inzal (indirgeme bir nevi) olmalıdır. Yani kuvantum olasılık dalga fonksiyonu çökertilmelidir, eğer bu olmazsa bir aktarım, iletişim; nesnesel anlamda sağlanamaz. (Evrenin maddi yani olmazdı, üzerinde konuşamazdık.)

İşte düşünmenin, düşüncesi kendini dil olarak maddileştirir. Enerji hareketli bir yapı halinde insanın sembol, ses, görsel dışşaltırılması olarak "dil"lenir.

Düşünmenin oluşumu düşünce ve kendisini dışsallaştırdığı "dil" daha farklı bir zihin (olasılık) tarafından incelendiğinde, o dil hem yazılan, kaydedilen (yazı, kamera kaydı) kendisini hem de düşünmenin düşüncesini içinde barındırmaktadır.

Sen dilin sadece maddi düzleminde kalırsan, yani onu sadece bir cansız durum olarak kabul edersen, onun üzerinden düşünme yapan bilince- şuura ulaşamazsın.

Çünkü; dil olarak ortaya koyulan maddi (parçacık) yapı, yine o dili oluşturan bilinç tarafından karşıya alınabilirse (anlayış) (ki yazı yazıldığında karşıya alınmıştır artık) işte o zaman o "dil"; o bilince ayna olacaktır.

Burada dil; onu kullanan bilinç tarafından doğurulmuştur, yaratılmıştır. Bu yaratı hem kendini, hem de onu eyleme dönüştüren bilinci içinde barındırır.

Aynen bir annenin doğum yapması gibidir bu. Anne, baba tarafından döllendiğinde belirli bir süreç içinde dünyaya gelen bebek, hem anneyi (anne-baba) hem de kendini içinde barındırmaktadır.

Ve şöyle bir bakış açısıyla;

Şuurlu bir varlık, bilinçli bir fiil olarak (eylem) bir dil (maddi oluşum, dışsallaştırma) ortaya koyarsa, siz o dilin yardımıyla o dilin oluşumunu sağlayan şuurlu varlığa ulaşabilirsiniz.

Tanrı- tanrısallık geldi mi aklınıza!

Bütünlüğün (Tanrı- şuurlu bir varlık) dışsallaştırdığı insan (dil) kendi üzerinden hareketle (İqra- okuyarak yani) kendinin oluşumunu sağlayan şuurlu varlığa ulaşabilir. (Nefsini bilen, rabbini bilir.)

Şimdi bir birey olarak sanatçıya bu noktadan hareketle bakalım:

Bütünlüğün dışsallaştırdığı insan, bir sanat oluşumu ortaya çıkarmaya çalıştığında kendini bir "dil" (tanrının dili) olarak kabul edip, kendine yönelirse (ayna), kendinden ortaya çıkan bu sanat eseri bütünlüğün dışarı vurduğu dilin başka bir sureti olur. (Vecd- suret, imge hakikatin süretidir.)


Yani Allah ismiyle anılan varlık; yarattığı dil ile (halifelik) dilin kendisine de bir yaratma potansiyeli verir; ve bu yaratılan dil, kendi yarattığı dil ile halifeliğini, tanrısallığını, esma potansiyelini ortaya koyar.

Tarkovski'nin bahsettiği "İlkelerini terkeden sanatçı" yarattığı dilin kendi üzerine dönmesini engelleyen sanatçıdır.

Bütünlük ve aşkınlığının (Allah, tanrısallık- Tarkovski'nin ağzıyla Tanrı) oluşumu insan (dil) kendini maddi bir varlık kabul edip (sadece parçacık) daha fazlası olmadığına kanaat getirirse, aynı yazımı okuyan adamın benim yazımda beni bulamaması gibi, ya da Çince bilmeyen bir adamın Çince yazıları es geçmesi gibi, ya da okuduklarını entelektüel düzeyinin üstüne çıkartamayanlar gibi (okuduklarını uygulamaya geçirip, kendindeki anlama açılmayan) kendi ilkesine, rabbine, halifeliğine, potansiyeline çomak sokar, şirke düşer ve doğal olarak kendini bilemez.

Yani kadın ve annelik konusuna geçmeden anlamamamız gereken en önemli nokta; insanın bir dil olduğudur ve aynen dil gibi, insanın hem kendi maddi varlığını (harf, kelime=beden) hem de kendini yaratan şuurlu varlığı kendi üzerine düşünme eylemiyle (zihni aşan- şuurlu bilinç) yakalayabileceğidir (Tadımlıktır- yemeğin hepsi değil)

O zaman şuurlu olan bir kadının doğurduğu çocuk üzerinden kendini seyretmesi, hem kendini hem de kendinin oluşumunu sağlayan şuurlu varlığı seyretmesi demektir.

Aslında seyreden ve seyredilen birdir. Ama anlatım (benim yazım) seyretme eylemini ikiye böler...

KADIN VE SİNEMA

Şimdi insan yukarıda bahsi geçen kesikli bir enerji birimi olmasını, kendini dışsallaştıran yaratıcı tarafından belirlenen iki cins ile ifade eder. Erkek ve kadın (Kavramsal basitlik)

Yine İbrani diller (Sanskrit- Doğu Uygarlığı) sadece bedensel farklılığı olmaması bakımından bu tümel- tikel ayrımını Rahman ve Rahim olan olarak kavramıştır.

Maddi düzleme ayak basan, (Alim sıfatı, ilminde) düşünmenin düşüncesi "dil" ifade biçiminin olasılıklarını kısıtlayarak, bir nevi farklılık yaratmak için dişil (yin, rahim, sağ) ve eril (rahman, yang, sol) olarak ifade edilmektedir.

Eril yan, yani bedensel anlamda erkek, kendisi gibi, kendi içinden bir örnek daha oluşturamaz. Evet bir "dil" (bebek) oluşumana katılır, lakin bu katılım dişil yan kadar bütünsel değildir.

Erkek, cinsel anlamda (kesikli enerjinin varoluş biçimi) pozitiftir. (Anot) Çok yoğun bir enerjiye sahiptir, lakin onu kadın gibi 28 günde bir dışlaştıramadığından, bilinçli dil yapısı olan bu enerji bu açıklığı bilinçli bir şekilde bedene yerleştirir.

Erkek; bedensel anlamda dışarı atamadığı bu enerji yüzünden fiziksel olarak kadından daha güçlü olmak zorundadır. Erkek; yaratıcı enerjiyi, kendi gibi bir varlık olarak dışarı atamadığından, bir sanat eseri ortaya koyarken, kendi gibi bir varlık ortaya koyabilen kadına öykünür.

Doğaldır, erkek, yoğun cinsel enerjisini ya bedene yapışarak (porn- grafi) ya da zihinsel bir aktivite- eyleme dönüştürerek harcamak zorundadır. Çünkü kadın gibi (ay döngüsü- ay hali- kamer) bir dışşallaştırma sürecine sahip değildir.

Erkek bu durumda Güneş gibi davranır. Yani ego kurmaya yönelir. Enerjisini (atamadığı fazlalık) egosunun üzerine yönlendirir. Toplumun arzularını yakalar ve kendi egosu üzerinden yönlendirerek aktiviteye- fiile saldırır.

Bilirsiniz ökült, hermenik, astrolojik gelenek Ay'ı duyguyla (med- cezir) güneşi de egoyla simgelemiştir.

Güneş gibi davranmaya çalışan erkek, yoğun enerjisini dışlaştırmak için, çok yoğun bedensel, zihinsel fiilleriyle mimari- teknik gelişim- egonun sanatı gibi alanlarda (dil) kadından çok daha fazla görünmek amacındadır. (Niyet değil)

"Tarihi erkekler oluşturur" yaklaşımı bu noktada incelemeye değerdir. Eğer siz "insan olan insanı" bir sanat eseri, bir teknik- duygusal yaratım süreci, bir matefiziksel deha olarak kabul etmezseniz, doğal olarak insanlık erkek enerjisiyle oluşturulur cümlesini kabul ederseniz.

Mankind...


Sanatçılar, bilim adamları, filozoflar, peygamberler neden çoğunlukla erkektir, şimdi anlaşılmış olmalıdır sanırım.

Kendi gibi bir kendi oluşturamayan erkek, kendi gibi bir kendi (yani bir nevi insan kopyalama) yapamadığı sürece tatmin olamaz, çünkü enerjisini atabileceği alanlar gittikçe daralmış ve ona sıkıntı vermeye başlamıştır.

Çok önceleri de söylediğim üzere; doğal bir süreç olmadan yapılan sanat eserleri (kurmaca) insanın kendi gibi şuurlu bir varlık oluşumunu sağlamasına kadar şiddetli bir arayış- buluş eylem- aktivite bütünlüğü ile devam edecektir. Çünkü dikkatle (bilinçli) incelendiğinde bu süreç, erkeğin genel anlamda içinde bulunduğu; kadınsal bir ay döngüsü benzeridir...

SANATÇI ANA

Daha önce birçok kez söylediğim üzere; sinema insanlık tarihinin kronolojik süreçleri içerisinde, insanın kendini dışşallaştırması için geliştirdiği, kendini aşkınladığı en etkin anlatım biçimidir.

Sinema; tüm diğer sanatsal ve bilimsel dalları (dil) içinde barındırır ve onları aşkınlar. (Dilin kendine dönmesi) (Dil- düşünce diyalektiği) (İspatlar için daha önceki yazılarıma bakınız.) Lakin yazının temel mantığı incelendiğinde görülen, dişil yana öykünen erkeksi bu sanat dalı (sinema), kadının kendisi gibi bir kendi oluşturmasının daha önceki, daha primitif (ilkel), daha eksik bir ifadesidir. (Dil)

Bir şuurlu erkek veya kadın tarafından yaratılan sinema eseri, kendi gibi bir kendi oluşturabilecek bir eser yaratamadıklarından (bir film, başka bir film yaratamaz) şuurlu bir kadının doğurduğu bir erkek- kız çocuğunun yerini asla alamazlar...

Bir kadının bebeği, bir sinema eseri ortaya koyabilir, lakin bir doğal olmayan süreç ürünü sinema kendi gibi bir sinema eseri ortaya koyamaz.

Şimdi; "kadın sevginin varlıdığır ki, bilginin değil" lafımı daha iyi inceleyebiliriz.

Şimdi; Tarkovski'nin kimileri tarafından yobazlık olarak atfedilen "Kadın en büyük sanat eserini bir çocuk yaratarak ortaya koyar" gibi alegorilerini iyice düşünebiliriz.

Analık makamına saygıyla (ki bu saygı temelinde en büyük saygıdır) bakar, selamlarımızı iletebiliriz.

Ben bir sinema eseri ortaya koymuş olabilirim, lakin beni ortaya koyan, benim ortaya koyduğumdan daha büyük bir sanat eseri ortaya koymuştur. Ellerinden öperim...

Dişil yan, tanrısallığın yaratım aracı, bütünlüğün bütünlüğü, Platon'un, Hegel'in, Kierkegaard'ın, Andrei Rublev'in, Michelangelo'nun, Vivaldi'nin, Mozart'ın, Fazıl Say'ın, Rembrandt'ın, Dali'nin, Planck'ın, Max Born'un, Heisenberg'in, Tarkovski'nin, Kieslovski'nin, Bresson'un, Bergman'ın ve benim öykündüğüm; doğal yaratıcı- sanatçı anneler, değerinizi bilin, çünkü tüm bu eril yan (erkekler) büyük bir arzuyla sizin gibi olmaya çalışmaktadır...

25.01.2012