9 Aralık 2011 Cuma

Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 7- Çalma!


Çalıntı Düşünce

Dekalog serisinin altıncı bölümünü şimdilik es geçiyorum. About Killing (Dekalog 5 ) gibi Dekalog 6 da başka bir filmin kırpılmasından oluşturulmuş. (About Love) Son sahneler, yani bitirici vuruşlar değiştirilerek elde edilen bir anlam bütünlüğü söz konusu...

Kieslovski'yi anladınız artık. Hiçbir şey hakkında, hiçbir emir cümlesi hakkında doğrusal bir yaklaşıma sahip değil. Rasyonel aklın üstüne çıkabilmek ve seyirciyi aktif düşünen ve hisseden bir birey haline yönlendirmek için görsel öykülerini çok nadiren oluşabilecek- toplumun zihninin eski kodları arasında kolaylıkla bulamayacağı türden oluşturuyor.

Hep bir fluluk hakim. Durumu işleyen de, duruma maruz kalan da ortada tutulmaya çalışılıyor. (Emir cümlesinin kırılabileceği işlenerek!) Lakin şu noktada düşünebilirseniz; yönetmen (yaratacı benlik) ne kadar ortada durmaya çalışırsa çalışsın, ortaya koyduğu eseriyle- oluşturduğu nesne ile- kendi bilinçaltını konu alacaktır, istese de istemese de.

Ya tüm bilinçaltı, aktif bir bilince döndürülürse ne olur?

Düşünün bakalım, düşünebilecek misiniz?

Bir şey hakkında düşünmek, düşünme fiilini ve düşünülen şeyi birbirinden ayırmak ile gerçekleşir. Ama siz düşünce biçiminizi değiştirip, yani düşüncenizi düşünme fiiline, zihninizi de zihninizin kendisine yöneltmeye çalışırsanız, bu ikilem durumunu aşkınlamanız söz konusu olabilir.

Arada küçük bir boşluk görebiliyorum çünkü...

10 emir temeli üzerinden filmler yapmaya kalkıştığınızı düşünün. 7. Emir size "Çalmayacaksın" diyor. Ne yaparsanız yapın; çalmak eylemi üzerinde, çalmak fiili üzerinde, çalmak aktivesi üzerinde düşünmek zorundasınız. Eylem, fiil ve aktivite birbirinden farklı kavramlar sonuçta...

Yani çalmak kavramının bilinçli mi bilinçsiz mi uygulanacağını, bilinçli olmanın nasıl bir çalma eylemine götüreceğini düşünmek zorundasınız.

Farklı olma çabası olarak görmeyin bunu. Çalmak, çalmaktır diye düşünmeyin. Hırsızlığın küçüğü büyüğü olmaz geleneklerinden sıyrılın biraz. Zaten böyle düşünürseniz, yani bu zihinsel ezberlere yapışık olarak yaşamışsanız hayatınız boyunca (özdeşleşme) 10 emir size bildiğiniz, anlatılmasına gerek olmayan bir bütünlük, bir toplumsal kural yapısı olarak gelecektir.

Ya böyle kurallar (özdeş) üzerine düşüneceksiniz, ya da yapamadığınızdan dolayı 10 emir yıllarına dönüp tarihi belgeleyen bir kamera çekimi hazırlayacaksınız.

Bakın!

Aslında yapıştığınız, size ait olduğunu sandığınız şeyler hakkında, yani kendiniz (ego) hakkında düşünmeye başlamazsanız (filosofya) en büyük hırsızlığı yapmış olursunuz.

Belki malın sahibinin haberi olacaktır (ödünç) bu işten ama size çalma diye bağıran güzelim Musa'yı hiç anlamamış olacaksınız.

FARKINDALIK

Fark ettiniz mi!

Kieslovski'nin yapmış olduğunu şu an bende yazım üzerinde yapıyorum. Yönetmenin ortaya koyduğu filmi bir meta olmaktan çıkartıp nefes almaya devam eden bir düşünsel, duygusal eylem olarak kavrıyorum.

Yani ben; Kieslovski'nin güzel Musa'dan alıp yorumladığı filmini alıp, yorumluyorum.


Kieslovski film yaratım sürecini ben de edebi yaratım sürecini kullanıyorum. Dikkat edin! Küçümseme olarak algılamayın ama çoğu film eleştirmeninin yaptığı şeylerden değil bu. Bu kişilerin çoğu; filmi yapılmış sonlanmış bir nesne- meta olarak kabul ediyor, film fikrinin kendilerinde oluşan anlamını yorumlamak yerine, filmi yorumluyorlar.

Ben film yaparım, film yapamayınca da yazı yazarım. Lakin filmin google'da bulunabilecek özelliklerini anlatmam.

Film yapmadığım bu boşluklarda yazı yazarım. Filmler hakkında değil, filmin bende oluşturduğu ilham hakkında yazarım.

Bunları ayırt edin.

Ne demek istediğimi anlayan, duydudaşlık yaşayan güzel kardeşim, özgürleşme yolunda zor ama güzel bir yolda olduğunu söylemek isterim.

Hadi bakalım farkındalık bizleri bekliyor...

HIRSIZ

Genç anne, kendi kızını, kendisine ait olduğunu etrafına kanıtlayabilmek için evinden kaçırıyor. İlk önce; genç annenin kütüphanedeki duyarsız hareketlerini gösteren yönetmen bu fiilin (kız kaçırma) bir hırsızlık aktivitesi olduğuna doğru yöneltiyor bizi.

Sonra kızın gerçekten bu genç kadından gelme bir birey olduğunu anlıyoruz. Lakin 16 yaşında bilinçsizce! yapılan bir fiilden dolayı bir bebek doğmuş. Genç annenin annesi, başarısız olduğunu düşündüğü, belki çalıştığı için zaman ayıramadığı gerçek kızına olan sevgisini torununa aktarıyor ve torununu kızı gibi sahipleniyor.

Kendi varlığından gelme kızını bilinçli bir eylem gibi göstermek isteyen genç anne ise bu sert, otoriter anneye karşı cephe alıyor.

Aslında iyi bakarsanız; genç anne kendi kızını bile annesinden ilgi görebilmek için kaçırmış gözüküyor. O yıllarca bulamadığı şefkati yeniden arıyor.

Yönetmen; despot bir nine, acemi bir anne ve masum bir kız üçlemi ile seyirciyi film öyküsünden çok, çalmak kavramının üzerine doğru yöneltiyor.

Bu bir kurulum arkadaşlar. Nihai hedefi olmayan tüm filmler düşünsel boşluğu yakalamak ve oradan direkt olarak kalbe nişan almak niyetindedir.

Kalbe nişan almak; hazır bulunamayan bir zihinsel işlevi seyirciye gösterip, arada gerçekleşen cahillikten (bilmediğini bilmek) yararlanmakla ile oluşur.

Kalbe nişan alın, sanatçılar..

FİLM

Dekalog serisi inanılmaz. Dilimde tüy oluşumu gerçekleşti. Kısa film zamanı (orta metraj) ve seçilen konu yönetmeni görsellik üzerine düşünmeye itmiş ve görsel (dil) duygudaşlık tepelere vurmuş.

Sorgulama süreci zaten hepinize aşina. Lakin sorgulama yönteminiz hakkında sorgulama yapmak sizi bir boşluğa itecektir ve güçsüzlüğünüzün güzel bir deneyime dönüşmesine neden olacaktır.

Çok az kişi bu noktalara temas edebilir ve etmiştir.

Değerlerini bilin!

10.12.2011

8 Aralık 2011 Perşembe

Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 5- Öldürme!


Killing

Bazı yerlerde gördüğüm ikilemi açmalıyım.

" A short Film About Killing" mi daha önce çekildi yoksa Dekalog 5 mi?

About Killing 1988 yılında, Dekalog 5 ise 1989 yılında gösterim almış. Arada bilmediğim bir durum yok ise Dekalog 5; About Killing'in kırpılması ile oluşturulmuş.

Birinde kapitalist, sosyalist değişiminden etkilenen gençleri ve onları yargılayan hukuk sistemini diğerinde ise idealleri yüzünden arafta kalan genç bir avukatı konu alıyoruz.

Dekalog 5'in son sahnesinde "Senden Nefret Ediyorum" cümlesi bulunuyorken; About Killing filminde ağlayan avukat monolog olmadan gösteriliyor.

Çok enteresandır, güçlü bir analitik zeka üzerinde duruyoruz. Tamamen aynı bir olay örgüsünden, ufak hatalarla da olsa başka bir sonuca ulaştığımızı görebiliyoruz.

Kurgu derler ya hani; masa başına geçtiniz mi montaj olan o sinemasal kavram.

Ne kadar da disiplinli kullanılıyor farkında mısınız?

Bir tek filmin son sahnesini değiştirip, bazı yan anlam oluşturan sahneleri çıkartınca başka bir filme ulaşıyoruz.

Hiç denediniz mi!

Hiç bu şekilde düşündünüz mü!

Ben ne kadar karşı olsam da bu yapılan işe; yaratıcı yönetmenin gücünü çok rahat bir şekilde görebiliyorum.

Bir filmi öldürüp başka bir film yapan adamı yani...

DÜŞÜNSEL

20 yaşındaki genç sarışın, kardeşinin kendi hatası olarak öldüğünü düşündüğü için evden ayrılıyor, hayata küsüyor. Kuralları bozuyor, söylenenlere karşı geliyor.

Aklını rasyonel olan aklın altına alıyor. Biçimsiz bir adama dönüşüyor kimilerince.

İnsanlara zarar vermeye başlıyor bilerek. Bilmeyerek yapmıyor bunları, küçük çocukların kediyi ağaca asmaları gibi bir eylem değil bu.

Kasıtlı olarak; işleyen! çarka çomak sokmaya başlıyor.

Durum da bu ya, genç sarışın adam karısının hazırladığı ekmekleri köpeklere layık gören, sübyancılık noktasında ısrarcı, taksisini iktidar nesnesi olarak kullanan bir adamı öldürmek için onun taksisine biniyor.

Aslında taksicinin kim olduğu önemli değil çocuk için; çocuk ilgi çekmek, boş zamanlarını doldurmak amacıyla bir taksiciyi kestiriyor gözüne.

Bu taksici de ilahi adaletin flu hallerinden biri gibi toplum hukuğunun cezalandıramadığı ama  kulakları çekilmesi gereken bir adam.

Zevk uğruna öldürmek için, yalnızca zevkleri için yaşayan bir figür seçiliyor.

Enteresan.

Yani bu adamın bize gösteriliş tarzı, o adamın ölmesinin layıkı olduğunu destekler nitelikte. Böyle olunca ne oluyor, avukatın ikilemi, genç çocuğun hatasını anlaması ve maktul taksici, ilahi adalet noktasında birleşmek zorunda kalıyorlar.

Başat konu dekalog serisi. Konu dekalogtan dem aldı ise insan bedenini konu alan bilim değil, insan var oluşunu açıklayan din devreye giriyor doğal olarak.


Aslına bakarsanız; Kieslowski'yi tüm filmleriyle din (bilinçlenme) parantezi içinde incelemek gerek.

Kimileri dekalog ve diğer filmleri; toplumsal gelişimlerin üzerinden değerlendirmekte ısrarcı olsalar da; bunun yetersiz bir bakış açısı olduğunu söylemek zorundayım.

Yani; siyasi, ideolojik, politik bir bakış açısı yok bu yönetmenin. Hukuk konusunu bile doğa kavramı üzerinden şekillendiriyor.

Bu durumda, ne yazık ki, bu filmleri okuyabilmek için Aristo, Newton, Marx, Engels, Lenin denkleminden dışarı çıkarak okumak zorunda kalıyorsunuz.

Çünkü; toplumsal değişimleri- gelişimleri- devrimleri- reformları konu seçen disiplinler sanat gibi insan var oluşunu hissettirmeye çalışan disiplinleri yorumlamak için kullanılamazlar.

Yani; hiçbir toplumsal bakış açısı, hiçbir politik amaç, yalnızca siyasi zemine dayanan hiçbir yorum bir sanat filmini okumak için tek başına yeterli değildir.

Siz hiç insanlıkla karşılaştınız mı der Niçe.

Toplum bireylerden oluşur. Ve eğer bu bireylerin bilinçlenmesini istiyorsanız, toplumun kendisini konu alan ideolojilerle değil, bireyi aşkınlayan devrimlerle ilgilenmelisiniz.

Yoksa hala; Tarkovski'yi sürgüne gönderen o koca Sovyetleri tanımlayamadınız mı?

Yoksa hala; toplumları konu alan devrimlerin yetersizliğini kavrayamadınız mı!

O zaman buyrun sanata efendim!

Seri Bozucu

Dekalog serisinin About Killing ve About Love kırpılmaları dışında çok önemli eserler olduğunu belirtmemiz gerekiyor.

Ve iyice dikkat edecek olursanız; bu iki kırpılma filmlerin (dekalog 10) genel yapısına aykırı duruyorlar.

Ne kadar da entegre edilirse edilsin, diğer 8 orta metrajı yakalayamayacaklarını görebiliyoruz.

Bu yüzden saf olarak yaratılmış bir dekalog filmini yorumlamak için daha fazla zaman ayırmak zorundayım.

About Killing'in tek başına yorumlanması birbirinden ayrı dursalar da Dekalog 5'in dahi yorumlanmasına neden oluyor.

Yani...

Diğer bir kuralda görüşmek üzere...

09.12.2011

7 Aralık 2011 Çarşamba

Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 4- Anne ve Babana Saygısızlık Etme!


DAD

Sofistike bir bölüm bu. Anana ve babana saygı, hürmet göster ki; yaşadığın mekanda selamet bulasın" karmaşıklığında bir orta metraj.

10 Emir'den yola çıkarsak kolay okuyabileceğimiz bir film gibi gözüküyor lakin filmi izleyince durumun vahameti bizi her yerimizden sarıyor.

Çok konuşmayan bu film yönetmenlerinin filmlerini ingilizce altyazıdan ya da ingilizce altyazıdan çevrilmiş türkçe altyazılardan izlemek filmin o küçük detaylarını kaçırmamıza neden oluyor demeliyiz öncelikle...

Ayrıca; yönetmenin kültürüne doğru bir okuma yapmamız için kulağımıza çok uzaklardan gelen aktarma bilgileri ayıklamak; yönetmeni evrensel salt bir deneme tahtasında değerlendirmek zorundayız.

Zor...

Ama deneyelim bakalım:

Şimdi; anne ve babaya olan saygı, temelinde doğa oluşumlarının en gelişmişi (bütün anlamda) ve en hassası olan insan için bir vefa örneğidir. Sizi ölmeden 20 yaşınıza kadar getiren bu aracı bireylere maddi ve manevi katkılarından dolayı (karşılık), ayrıca beraber geçen yaşantınızın kattığı karşılıksız sevgiyle cevap vermelisiniz.

Hassas nokta şu; anne ve babanız istemediğiniz türde bireyler olabilirler. Ya da gerçekten olmasını istediğiniz (seçebilme şansı olsa) bireyler de olabilirler.

10 Emir'in ve bunun gibi toplumsal düzeni korumak için koyulmuş kuralların nihai hedefi; istesek de istemesek de bize hizmet eden anne ve babamızı hürmetle andırtmaktır.

Yani; 10 Emir'in koyduğu 4. kural anne ve babayı iman düzeyinde sevmeyi, saymayı sağlamaktadır.

Her kural; karşıtını da içermek zorunda olduğu için; anne ve babasını sevmeyen insanlar için bir soru işareti oluşturacaktır.

Sevmediğim bu insanlara nasıl davranmalıyım?

Benim bir birey olarak var olmamı engelleyen, beni kendilerine benzetmeye çalışan, benim bilinç seviyemde olmayan bu insanları da sevmek, saymak zorunda mıyım?

İşte gedik burada:

10 Emir disiplininde yaşayan bir karakter için idealize edilmiş bu kurallar bütünü (10 Kural) bir zorunluluktur. (Farz) İstenmese de yapılmak zorundadır.

Bu durumda, bir noel akşamı bilinçsiz bir şekilde temelleri atılan ben; annem denilen kadını döven, beni istediğim gibi yaşatmayan, babamın kafasını boş laflarıyla dolduran bu dişi veya erkeği sevmek en azından onlara saygı duymak durumundayım!

Ya da bu 10 Emir muhkem (hüküm veren) yasalarını çiğneyip, rest çekip o aileden uzaklaşacağım.

Seçim sizin?

Ama ilk önce...

Böyle bir olasılık üçgeni içinde yaşayan bir genç birey için ve onun bedensel, zihinsel sağlığı için araf- dilemma- ikilem oluşturuldu.

Mantık düzleminde çok gereksiz bir uygulama olabilir ama size benden bir şifre; bu tür kurallar insanda bu tür bir ikilem yaratmak için koyulmuşturlar. Bu ikilem, bu ikilemden kurtulamayanlar için çok problemli bir süreç olabilir lakin bu ikilemden kurtulup iki noktaya da saf gözlerle bakmak, kendini bulmak noktasındaki bireye inanılmaz bir deneyim süreci katmaktadır.

Kural var ise; karşıtı da vardır. Ama kural yok ( ki toplum yapısında şimdilik imkansız) ise; karşıtı da bulunumaz.

Kural; özdeştir. Karşıtı da kuralın yadsınması. Selamet kural tanımamakta değil; kuralları bilinç düzeyinde aşkınlamaktadır. Benden söylemesi...

Bir de anne ve baba bireylerini bilinçli bir şekilde seçen kişilikler vardır. Anne ve babalarını isterler, onlar gibi olmak isterler, anne ve babalarına zorunluluktan değil de; sevdikleri için severler.

Bu durumda neler olur!

Genelleştirme olmasa da erkek çocuk annesine, kız çocuk da babasına ilgi duymaya başlar. (Yaş 14- Ergenlik)

Karşılaştığı erkek ve bayanda onların özelliklerini arar. Herkesi ilk temel aldığı bu bireyler üzerinden değerlendirir ve kıyaslar. Bu bireylerden ölümleri durumunda bile kopmak imkansız noktalara gelebilir.

Kendisine dayatılan kuralları saygı duyduğu için uygular, selameti onların yanında iken arar.

Şifre 2:

İki zıtlık da aşılması gereken bir gelişim aşamasıdır. Severek ya da sevmeyerek o kişilerin iktidarından azat olunması gerekmektedir. Bu bir olgunlaşma aşamasıdır.

...

Kieslovski; her zaman ki gibi; çatışmayı biraz flu bir düzlemde kurmuş. Kız mektubu okumamış ve doğal olarak da babasıyla (Michal) büyümüş olduğu için (onu benimsediği) babasına yoğun bir ilgi duyuyor.

Baba; içindeki süpheden dolayı ne yapacağını bilemiyor.

Gerçekten bu kız (Anna) onun kızı mı, yoksa değil mi!

Ve kız çocuğun başlattığı kurmaca ile iki tarafta birbirine açılıyor. Herhangi bir cinsel doyum amacı yok. Kız karşısındaki adamı bu konuda zorluyor ama bir cevap gelmiyor.

Mektup açılmalı ve gerçek öğrenilmeli.

Ama içleri dökülmüş iki birey; yaşadıkları ve konuştukları şeylerin sarhoşluğuyla mektubu yakıyorlar...

Ee tabii Kieslovki amcamız da ensest bir ilişkiyi engellemek için film içindeki sahte baba- kız aşkını sonuçlandırmadan ama adamın kızın babası olmadığına doğru tavır alarak (?) filmi sonlandırıyor.

Ve bize de kurallar, emirler ve neden olduklarını sorgulamaktan başka bir düşünme yöntemi kalmıyor.

TABU

Üzerinden 2500 sene geçti. Kurallar basitlikleriyle ortada duruyorlar.

Siz 10 Emir üzerinden Kieslovski gibi mini filmcikler yapacak olursanız ne yaparsınız.

O dönemi yeniden mi kurmaya çalışırsınız...

Basit (muhkem) anlamını kavradığınız başat cümleyi aynen mi anlatırsınız?

Yoksa...

Gelişen toplum dinamiklerini belirlediğiniz başlık altında kendi yorumunuzla birlikte mi sunarsınız.

Soru bu?

10 Emir'in tarihini anlatan filmlerden artık pek zevk almıyoruz değil mi!

Ama.




Kendi yorumu katılan bir emir cümlesi bize ne kadar da enteresan geliyor.

Tabu belirleniyor, kuralın aslında ne anlatmak istediği deneyimleniyor ve film karmaşık bir şekilde ortaya koyuluyor.

Sanmayın ki Kieslovski bu emirlere harfiyen karşıt, sadece anlamı üzerine düşünmeyen yobazları- hoşlarına gitmese de- denetliyor.

Anlamları genişletiyor. (Müceddid)

Bir nevi tefsir- tebyin (beyan) çalışması bu.

Neden!

Sizce görsel bir tefsir yapılamaz mı?

Sizce rabbi, ferisi yahudaların yaptıkları yorumlama çalışmalarından ne tür bir farkı bu eserlerin?

Peki ya sizce Kieslovski de bir müfessir değil midir?

Görsel bir meali nasıl karşılarsınız!

Birkaç soruda benden...

GÖRSEL ve İŞİTSEL

Dış ses sanki yok. Her birey edim içerisinde yalnızca o edimin atmosferini yansıtıyor.

Yani gece köpek sesini, araba sesini, komşu sesini duymanız çok zor.

Semih Kaplanoğlu'nun Bal filminde en küçük ayrıntıya ayırdığı ses frekansının tam tersi oluşuyor. (Film Yapma Yöntemi)

Sessizlik.

Salt sessizlik.

Mektup açıldığında yalnızca kağıt sesi duyuyorsun. Başka hiçbir şey yok.

Bu sessizlikte "ah içim memleket havasıyla doldu" seyircisini kaçırmamak gerek. O yüzden planlar çok iyi çalışılmış ve doğrudan (straight) görsel fikre odaklı.

Küçük bir boş görseli bekleme süresi bile yok. (Nuri Bilge) 

Diyaloglar sınırda tutuluyor. Özdeş bozma (bilinçli sinema yapma) akıllıca ve yeterli. (Kızın Kameraya Bakması)

Çok beğeniyorum gerçekten.

Seçilen konuyu, kamera ve sesin kullanım dilini, oyunculukları, kurguyu...

O kayık taşıyan adam varya; kız mektubu açmasın diye bakıyordu boş bakışlarla.

Babanın süt almaya gidiyor diye mutlu olduğu kızın kurtarıcısı hani...

Bana böyle şeyler gerek.

Sana da gerekmez mi!

08.12.2011

4 Aralık 2011 Pazar

Terrence Malick- The Tree of Life (Hayat Ağacı)


Deneysel Sinema



Az önce gözüm bir yoruma ulaştı. Terrence Malick'in deneysel filmler yaptığını, ya da Tree of Life filminde deneysel (deneye dayalı) bir film dili denendiği söyleniyordu.

?

Aslında bir ikisi hariç popüler sinema sayfalarının eleştirmenlerini okumam ama öyle ucundan bir denk geldiğimde üzüldüğüm yazılarla karşılaşıyorum.

Deney yapan bir sanat adamı.

Deneme yanılma yöntemi ile bir sanat eseri ortaya koyuluyor!



Analitik bir zihin (zihnin üstüne çıkamayan- çıkmasına da gerek olmayan) oturmuş film fikrini bulduktan sonra "acaba bu filmi bu sefer hangi metodolojiyi kullanarak yapmalıyım" diye düşünüyor.

Konu bu denk geldiğim yazı değil tabi. Ama birazcık da olsa bilim ve sanat ayrımına göz atmalıyız:

Şimdi; bilim (salt kavram olarak) nesneler üzerine yönelir. Newton kardeşten beridir biz bilimi materyalar üzerinden düşünüyoruz. Çıkarımız şu: Düşüncemizdeki toplumsal ya da bireysel gelişimi evrensel bir (yasa- kanun) yapıya oturtmak için uğraşıyoruz. Nesneler yani beş duyunun algılayabildiği süreçleri belirli bir kural altında tüm insanlığın yararı- zararı için ortalıklara fırlatıyoruz.

Nesne yani. Dokunabildiğim, görebildiğim bir şeye ulaşmaya çalışıyorum ve dokunabildiğim en azından görebildiğim yöntemler kullanarak.

Deney yöntemini; yani zihinsel amaç uğruna yine zihinsel olanı kullanıyorum. Hep zihindeyim yani. Dışarısına çıkamıyorum. (Çıkmıyorum) Analitik olan zihnimi; dokunmatik olan bedenime usta olarak atıyorum.

Salt zihin. (Bilinç diyenler de var)

Kısaca; bilim hissedilebilir, deneyimlenebilir ama başkasına sunulamaz bir sürecin yöntemi olamaz. Çünkü bilim veri aldığı (doxa) süreci tekrardan tecrübe edilmesine gerek kalmayan bir şekilde kanıtlamak zorundadır.

Einstein gibi Minkovski denklemlerini tekrardan gözden geçirip E=Mcc'yi sıfırdan bulmanıza gerek yok. Onu kullanıp, başka kanıtlanabilir verilerle uğraşabilirsiniz.

Yani babam bana vektörleri, doğal, rasyonel sayıları ve bir kaç hesap işlemini iyice anlatırsa ben bu öğrendiklerimden yola çıkarak yeni bilimsel verilerimi deney ile yasa haline getirebilirim.

Peki babam bana; Tarkovski gibi film yapmayı öğretebilir mi. Ben Tarkovski'nin sinema yapma denklemlerini kullanarak Tarkovski gibi ya da daha da üstünde (dil olarak) bir film yapabilir miyim!

Kamerayı, ışığı ve sesi hallettim veya hallettirdim. Teknik her şeyi yuttum bitirdim. Eeee.

Ne anlatıcam şimdi.

Mitoslardan kalma 30 çeşit öykü türünden bir sentez (felsefe) yapıp iyi bir öykü üzerinden bu tekniğimi kurabilirim. Olmaz mı?

Evet olur. Seni yönetmen diye anarlar. Artık bir film çektiğin için yönetmen sıfatını üzerine alabilirsin.

Peki sanatçı olabilir misin?

Komik.

Mevlana Şems kardeşinden analitik geometri dersleri aldığı için onu çok seviyordu zaten.

Taptuk; Yunus'u hakikatı bulduracak; nesneye dayalı ( deneyimlemeye gerek yok) bir yöntemle eğitmişti.

Bayram Veli; okumalar yapıp, verilen problemleri çözebileceğin test föyleri dağıtıyordu müridlerine.

Ah be güzel kardeşim. İki üç tane fizik sorusu çözdün, üç tane çizgiden şekil oluşturdun diye gittiğin üniversitelerde öğretmediler mi sana.

Bu yol kal (laf, lakırdı) yolu değil hal (bireysel deneyim) yoludur.

Notaları ezberledin, tüm operalara katıldın diye, Bach mı olacaktın birden!

Nokta, ton, çizgi, doku, form, şekil kavramlarını anladın diye Michelangelo mu olacaktın!

Mesleği yönetmen olan kişiler sinemayı bir deneme yanılma tahtası olarak kullanabilirler. Mesleği yönetmen olan kardeşler; 0.7 diyaframda çalışan lensler icat etmiş olabilirler (Kubrick), lakin bunları yapıyorsun diye sanatçı olamazsın.

Mesleği yönetmen olan sanatçılar; kendi deneyimlerini, kendi aydınlanma verilerini, kendi toplumunun bilinçaltını konu alırlar ve bunu baskı, kural düzleminin altına gizleyerek kendinden sonrakilere yol verecek şekilde anlatırlar.

Doğal olarak baskı düzlemi (toplum ve değerler) sizi anlatacağınız şeyleri kullanılmamış bir dille anlatmaya itecektir. Ama bu deneyip yanılmak için değil, anlatılamaz; yalnızca hissedilebilir olanı açığa çıkartmak içindir.

Unutma; insan külliyen bir sanat eseridir. Bedenine bilim, zihnine felsefe, yüreğine ise ancak sanat ile temas edebilirsin.

Sanat insan varlığına en yakın konum olan yürekten hareketle insanlara bilimin, felsefenin (zihin felsefesi) ulaşamadığı bir deneyim yaşatabilir.

Her bireye farklı deneyimler yaşatır, ama bu deneyler fizik kanunları gibi babadan oğula aktarılamaz. 

Ayrıca:

Bilincine temas etmek; yöntemsiz bir yönteme gereksinim duyar.

Bilinç...

Seksiz şüphesiz bir bilinç çay bile içse eylemi sanattır.

Siz deneyip yanılmaya devam edin yönetmenlerim!

İNSAN

Var ve yok.

İki zıt kutup.

Bir anne olan, bir baba olan var.

Anne ve baba.

Yine bir zıt kutup...

Anne; rahim, masum, güçlü, duygusal, hissiyatı yüksek, yöntemi sevgi.

Baba; rahman, iktidar, zayıf, analitik, yöntemi kuralcılık.

Merkezin içi anne, çeperi baba. İç kuvvet anne, dış kuvvet baba.

İç kuvvet; sevgiyle, sanatla yaklaşıyor çocuğuna (Evren).

Dış kuvvet, ayırmaya yönelik, ayrışmaya yönelik bilimiyle...

Ve çocuk büyüyor. İki kuvvetin dinamiği altında.

Anne buradayken; sorun yok, filmin rahibelerinin dediği gibi yol; doğanın yolu. Her şeyi yapmak, eğlenmek, bağırmak çağırmak serbest.


Baba buradayken; sorun çok, filmin rahibelerinin dediği gibi inayet yolu. Uygun olanı yapmak, toplumla yaşamak gerek.

Kardeş doğuyor.

Ve bir tane daha...

Çocuk anne sevgisini paylaşmak zorunda. Kıskanıyor.

Büyüyor. Zorunlu bir arkadaşlık kuruyor kardeşleri ile.

Anne aynı kalıyor yine, ama baba sertleşiyor gittikçe.

Çocuk geliyor 14 yaşına.

Doğadan aldığı cinsel enerji (libido) akacak bir kanal arıyor kendince.

Her şeyin en güzeline akmak istiyor. Her şeyin en güzeli annesine...

Ve babaya kızmaya başlıyor, baba olmaya çalışıyor kendince. Annenin kocası rolünü benimsiyor yine.

Kızdıkça kızıyor, babanın korumasından çıkmayı da göze alıyor annesi için. 

Babayı öldürmek geçiyor içinden. Bunu yapamayınca kardeşlere geçiriyor dişlerini...

Ve çocuk bir çok acılı ve güzel olayla büyüyor. Zengin oluyor, işini kuruyor. Koca binalarda çalışmaya başlıyor.

Ama hep bir eksik var bu çocukta.

Anne gibi mi, baba gibi mi olmalı. Annesine mi kızmalı babasına mı? Bu krizlerin sebebi anne mi, baba mı?

Her ikisine de kızıyor çocuk.

Yoksa kardeşleri mi yaptı bu kalleşliği. Onlara da kızıyor...

Ama...

Aniden.

Herkesi affediyor. Yüzünde gülümseme. Herkesi atıyor kendi benliğinden.

Yalnız ve özgür oluyor en sonunda.

İşte büyüdü çocuk, büyümekle kalmadı özgürleşti de.

Zıtlıkları aştı çocuk. Zıtlıkları; doğayı ve zıttı  inayet yolunu da aştı.

Olgunlaştı çocuk.

Ve.

O çocuk artık bir İnsan...

FİLMCİLİK

Filmin yapısal analizinde dikkati çeken bir özellik var:

Özdeş bozma. Özdeşleşmeyi kırmak. Dramatik geleneğe çomak sokmak.

Yönetmen Jump Cut ve doğal olmayan (alt açı, üst açı, aşırı) kamera açılarıyla seyirciyi dışlamaya başlıyor ilk başlardan.

Belgesel türü; kurmacanın içine (birleyerek) sokarak yadsımayı daha da büyütüyor.

Uzun tutulan film süresi olayı daha da derinleştiriyor.

Soluk soluğa izlemek yerine azcık sabırla, yöntemli bir izleme fiiline aktarılıyor seyirci.

İyi de oluyor.

Tüm bir insanlık tarihi; dramatik gelenekten olmayan başat bir karakter tarafından sunuluyor bizlere.

Din; zıtlıkları aşma deneyimleri ile siyasi bir eşkale bürünmekten kurtuluyor.

Bireysel bir deneyim süreci anlatılıyor kısaca...

Malick; kendini ve aydınlanma yöntemini anlatıyor bizlere.

Tanrı ve tanrısallık; anne ve baba üzerinden seriliyor önümüze...

İşte böyle...

Güzel bir deneyim süreci sizleri bekliyor.

Bu seferlik bir eksik bulup yazmıyorum.

Eksikleri bulmaya sizi davet ediyorum. 

Bulabilirsek tabii!

05.12.2011