18 Kasım 2011 Cuma

Bela Tarr- Torino Atı (The Turin Horse)



HİÇ

Boşluk. Sessizlik. Bir düşünce ve yine bir boşluk. Sonra hep düşünce. Ardından yine boşluk.

Bu boşluk sürdükçe sürüyor anlıyor musun!

Sadece boşluk diyorum...

Sen bu boşluğa alıştığında, bu boşluk daimi olduğunda; rüzgarla rüzgar, toz ile toz, güneş ile güneş, ağaç ile ağaç, bülbül ile bülbül oluyorsun.

Seç tüm gönlüm senin, ne istersen onu seç ve onu ol...

İster sevgilinin güzel gamzesi  istersen de bir bahçedeki gül ol.


İstersen de seçme. Evet bunlar da güzel, ne muhteşem bir dinamikmiş bu hayat de...

Ama yine de seçme.

Sonra mı?

Boşluk. Sessizlik, yine sessizlik. Ne bir düşünce ne de bir duygu görüyorum buralarda.

Saf boşluk.

Küçük evinin, her gün yediğin patatesin, bir bardak suyunun olup olmaması ne farkeder.

Etrafını fırtına sarmış, sular akmıyor, yemeğin bitiyor. Elementler duyarlığını yitirmiş.

Ne farkeder!

Saf bir boşluk.

Geldin, gidiyorsun ey dost!

Vakit tamam, süreç yokluktur.

Resimle, müzikle, edebiyat ile...

Görüntü ile bile aktarmaya gerek kalmayan bir noktadasın.

Ne diyorsun!

Ne diyebilirsin?

NİHAİ HEDEF

Zihin; varlığının intikamını almaya başlamıştı. Hedefini belirliyor, odak noktasını seçiyor, bazen sessizce bekliyor, bazen koşuşturuyor ama en sonunda amacına ulaşıyordu.

Şu geçmiş ve gelecekte var olan zihinden bahsediyorum.

Şu an içinde var olamayan. Kuyunun içine doğru düştükçe, kenarlara tutunmaya çalışan.

Şu bedenin dalgacık fonksiyonu işte.

Maddenin diyalektiği, zıtlığın sağ tarafı zihin diyorum!

İşte bu zihin; kendisine güvenen bedeni ölümsüzlük peşinde koşturup duruyordu. Para istiyor para oluyordu, kadın istiyor kadın oluyordu, iktidar istiyor ego oluyordu.

...

Zaman geçti zihnin kendisine ait bir hedefi kalmaz oldu. Çünkü kendisine güvenen bedeni konfora boğdu. Konfor yetmedi, doğaya bulaştı.

Suya, ağaca, kuşa, ateşe...

En son doğayı da kül (kul) etti zihin.

Ve nihai hedefine ulaştı.

Kendisine güvenen beden ile birlikte yok oldu.

Kendisine güvenen beden ile birlikte nihai hedefini buldu.

Yok oldu...

Zaten hiç yoktu.

Zaten kıyametine doğmuştu zihin...

Ve...

BELA TARR ve Yürüyen Alan Derinliği

Filmi izleyince temas ettiğim gönlüm zihnimin önüne geçti. Yazarken dahi zihnimi durdurdu.

Lakin gönül teknik terimlerden anlamaz. Hiçbir zaman da anlamayacak...

O yüzden biraz sustuyorum onu.

Susmak istemese de...

Hep bahsederim; sinema görsel düşünen adamın işidir. Edebi düşünen değil, görsel düşünüp görsel yazan adamın işidir.

Görsel nasıl yazılır!

İşte nerdeyse bu filmdeki gibi...

Fotografik unsurlar korunmalıdır. Baş boşlukları, bakış boşlukları, üçe bir kuralları nizami bir şekilde planlanmalıdır.

Kamera bir kalem gibi, kelimelerin bitimine kadar sabit kalmalı, kelimeden kelimeye atladığında satırını ve sütununu iyi ayarlamalıdır.

Temiz bir sayfaya, ucu açılmış bir kalemle yanaşmalıdır.


Şu filmdeki sahne düzenlemelerine bir bakın. Planların dramatik (Griffith) ve çarpıcı (Eisenstein) kurgu dışında nasıl kurulduğuna bir göz atın.

Alan derinliğinin hareketli bir kamerada bile nasıl korunduğuna iyi bakın. (Orson Welles)

Genişten, yakına geçişlere. Bu geçişlerdeki dikkatli kuruluma. Göz zevkine bir göz atın.

Küçük bir evdeki; ses dinamiğine, tekrar ve tekrar edecek olayların her seferde küçük detaylarla örünmesine.

Görsel fikirlerin oyuncularla birlikte hareket ettiği uzun planlardaki gelişimlerini inceleyin.

Ama...

Zihnim; müzik tercihinin sıralanmasında (yanlış yerde kullanma) bir hata yakalıyor.

Zihnim; bazı planların atmosferi tanımlamaktan öteye geçemeyerek tekrara düşmesine içerliyor.

Yine zihnim; uzun tutulan (haddinden fazla) bir kaç plan sonucuna gıcık oluyor.

Ama bir ders olarak dahi; yürüyen alan derinliğini, nefes alan kamerayı, kendini aşkınlayan görsel disiplini işlemek zorundasınız.

Başka da bir lafım yok.

BİLİNÇLİ YÖNETMEN

Sanki yönetmenin insan dönüşümünün bir durağı olan "ölüm" kavramını işlemesi sırasında bile birazcık mutlu olması gerektiğini düşünüyorum.

Dönüşüm değil mi!

Bir durak değil mi sadece ölüm!

Ne olacak biterse, zaten onunla (evrenle) birlikte başlamadık mı yaşamaya.

Işıklar kapanmamalı...

Bu kadar dengesiz insan soyu için bile, yaptığı her saçmalığa rağmen bir fırsat verilmeli.

Evet...

Sanatçı da gelişmemiş, anlamamış insanla birlikte yok olmamalı.

İstemiyorum.

Karanlık, grimsi, rüzgarlı, sonuçsuz bir atmosferde bile bir aydınlık istiyorum. Azcık da olsa...

Evet insanoğlu suçludur, evet zalimdir, anlayışsızdır.

Ama istemiyorum Bela Tarr.

Küçük bir çiçeğin rengini, bir kuşun sesini, bir atın nezaketini ufak da olsa görmek istiyorum.

Suçluyum Bela Tarr ama yine de istemiyorum.

İstememem de suç mu!

19. 11. 2011

12 Kasım 2011 Cumartesi

Bizim Büyük Çaresizliğimiz


Minimalizasyon


Bakın!

Elinizde bir sanat eseri tutuyor durumda iseniz, yani bir edebi eser, resim, tıraşlanmış heykeliniz var ise; yani bir anlatı, bir anlatıcı (sanatçı) tarafından size ulaşmış ise; o tuttuğunuz sanatçı yapıtı, sanat eseri bir bebek- yeni doğmuş bir bebek- olarak ömrünü yaşamaya başlamış bulunmaktadır.

Yaratıcı benlik; eserini ortaya koymuş ve sizden (okuyucu, seyirci) kabul görme, yadsınma (red), aşağılanma, abartma gibi karşılama merasimi (tepki) beklemeye koyulmuştur.

Toplum karşılaştığı bu yeni bebekteki gelişimi anlayış ile karşılasa da karşılamasa da (hakiki bir sanat eseri- meta olarak algılanamayan) bilinç (toplu bilinç) bu eserle birlikte geri dönülemez bir noktaya girer.

Öyle bir bebek artık bir daha var olamaz. Olsa da bir karbon kopya (fotokopi) olmaktan öteye geçemez.

Ne!

İşte bu insanlığın geçmişinden beri kendini ileriye aktarmak için uğraşıp durduğu anlatı (sanat eseri) içinde bulunduğu devrin (yer ve zaman) biçimine katılır ve o biçimi aşkınlayana kadar o biçimden dışarı çıkamaz.

Bilmem farkında mısınız!

Sinema; 1826 (Niepce)- ? tarihleri arasında tüm dünya coğrafi haritası üzerinde (mekan) biçimlenen bir anlatma- yansıtma- aydınlatma aracıdır.

Dostoyevski uzun uzun cümleler kurarak; bir eski caddeyi anlatacak. Yorulacak, kafasındaki imgeye hem kendini hem de okuyucuyu bir türlü ulaştıramayacak ve edebiyat aşkınlanmak ve insanlığın gelişen zihnine adapte olmak zorunda kalacak...

Niepce- Muybridge- Lumiere- Kodak- Edison fotografi- sinematografisi imdata yetişip Dostoyevski'yi cebelleşmekten kurtaracak, fonografi sinemaya Welles gibi bir adamı yetiştirecek. Psikolojik gelişimler insan zihninin üstüne (transpersonal) çıkmayı başaramayacak ve aniden Tarkovski, Bergman, Paradjanov, Bresson gibi sanatçılar imdata koşacak.

.....

Kısaca...

İki gün sonra birileri beni ve siz film yapan adamları 2000 yılı parantezine alıp sinema biçimi içinde yazılarda anlatacak.

Bir birey olarak ayakta durun!

Uyanık olun!

Sinema; edebiyat, resim, heykel, müzik gibi bir devrin insanlığa dertlerini, dertlerinden kurtulma yollarını anlatma biçimidir.

Anlatma biçimleri; anlatmayı bilen, anlatacağı dertleri olan, anlatacağı şeyleri deneyimlemiş (tahakkük) bireylere ihtiyaç duyar.

Ve...

Her anlatma biçimi; kendine has zenginliğe, kendine has bir "dil"e sahiptir.

Bilmem anlatabildim mi?

OLAY ÖRGÜSÜNÜN YÖNETMENİ


İşin gıcık tarafı şu:

Epik anlatı (mit- destan) antik hetorojen Yunan'ın (M.Ö 1000) elinde bozguna uğrayıp Tragedya halini aldığında (anlatma biçimi!) insanlar bu traji- komik anlatım biçiminden kurtulunması gerektiğini kavramak zorunda kaldılar...

Tragedya'nın yenilmeye mahkum karakterleri yenilebilir de yenilmeyebilir de (olasılık- olay örgüsü) karakterlere dönüşüp drama ve komedyaya yelken açtılar...



Ve ünlü dramatik gelenek 17-18-19 yüzyıl (Moupassant, vb) Fransız (Avrupa) yazarları tarafından uğradıkları küçük değişimle yanı başımıza kadar kendini kaybetmeden gelmeyi başardı.

Dramatik gelenek; olay örgüsünü dayatmaktaydı.

Olay örgüsü; yaptığınız tüm hareketleri belirli bir mantık içerisinde kurmanız gerektiğini söylüyordu.

Yani; dramatik gelenekten (olay örmek) yararlanıp bir anlatma biçimi kuracak olursanız, olayları iyi örmeniz gerekiyordu.

İşte...

Olanlar bundan sonra oldu.

Çünkü olay örgüsü (dramatik yapı) kurulmuş bir eser, başka bir anlatma biçimine dönüştürülürse problemler olmaktaydı.

Yaratıcı kişi (yönetmen) bir film yapacak ve edebi bir eserden (başka anlatma biçimi) uyarlamaya gireşecekse; ilk önce o edebi eserin olay örgüsünü (minimal da olsa!) çözmeli, sıfıra (0) yani film fikrine kadar geri gelmeli ve sinemanın orjin diliyle fillm fikri- synopsis üzerinden yeniden bir yaratma aşamasına girmeliydi.

Girilmez ise ne olur!

Kötü olur...

Çünkü; örneğin bir edebi eser (roman), filme çekileceği bilinmeden yazılmış ise (ki sanatçı öyle yapmalıdır) artık bir bebek olarak doğmuştur.

O bebeği filmdeki gibi kürtaj yapamazsınız. Çocuk doğdu efendim!

Ancak çocuğu öldürmeli, en azından kitabın (edebi eser) ana temasını görsel fikirlerle yeniden yaratmalısınız. (Crea)

Uyarlama yapmayın demiyorum ama dikkat edin!

Olay örgüsü kurulmuş bir edebi eseri filme çekmek (yeniden yaratmadan); plan, sahne ve sekans kalıplarını hiçbir zeka kırıntısı olmadan sırayla yerleştirmek anlamına gelir.

Yani kum kalıba döküm yapmak gibi.

Kalıplamada en azından girdiği kalıbın şeklini alan bir eriyik var!

Al ordan, dök buraya...

Peki eriyik nerede efendim!

Film fikri, görsel düşünülen film fikri nerede...

Aman çok düşünmeden, kafamızı yormadan kayda girelim yeter.

Çaresizlik

Filmi aldınız, ismine baktınız, konusunu da duymuştunuz.

Bir kız ve iki erkek (bu kıza aşık olan!) var.

Öyle; ya birbirlerini ya kızı bıracaklar. Lakin yeni sinemacıların öykünme (benzetme) yöntemlerini de biliyorsanız, bu iki adamın bu kızı bırakıp hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edeceklerini de biliyorsunuz!

Bir Zamanlar Anadolu'da filmini, ya da Bal filmini izlediniz mi!

Onlar da minimal olay örgüleri ile ilgilenen filmler. Onlar da nihai dramatik son (mutlu- mutsuz) kullanmayan filmler.

Gri filmler yani bunlarda.

Bu filmlerin planlarının bir sonrasını ne kadar bilmeye çalışırsanız kendilerini o kadar saklıyorlar. Ancak filmin akışı (film zamanı) içinde kendilerini ortaya koyuyorlar. Yaratıyorlar kendilerini. Yeniden yaratılıyorlar...

Bizim Büyük Çaresizliğimiz filminde; olay örgüsünün öykünmesinden dolayı ilk dakikadan itibaren geleceği görebiliyorsunuz. (Müneccimliğe Gerek Yok)

İstemeseniz de, zekasız, zihinsiz takılmaya çalışsanız da filmin Ankarası gibi hissedilen bir boşluk var. Planlarla gelişen konu değil de, konuyu devam ettirmek için eklenen planlar var.

Görün...

Çaresiziz.

Sempati duyarak, empati kurmaya çalışıyorum...

Bu film bir aynen aktarma (değişmeden), kalıp değiştirip anlatma dışında bir şey değil.

Bir yaratı, bir deneyim süreci içermiyor.

Mesala; Ender (İlker Aksum) bir vecd halinde şiir yazmaktan, kendini zihin dışına atmaktan bahsediyor bir sahnede. Ama filmin yönetmeni bu hal içinde konuşan karakteri anlamış mıdır acaba?

Şiir yazarken kendini kaybetmekten bahseden bir karaktere sahip filmin yönetmeni film yaparken bunu bir vecd, ibadet şeklinde mi yapıyor.

Eğer yapsa bu kadar ham bir film olur muydu karşımızda!

Şiir de sinema gibi bir anlatma biçimi değil mi!

Nerede bu filmdeki şiirsellik diyorlar!

Yaa...

Bir uyarlamanın en kötü yanı, deneyim süzgecinden geçmeyen diyalog, hal, karakter gibi edebi kayıtların kameraya kaydedilmesi.

Eğer İlker Aksum'un kullandığı diyalogları araştırsanız büyük ihtimal kitaptan aynen alınmış sözler olduğunu görürsünüz. (Kitabı okumadım)

En saf niyetimle; beklentilerimin krize girdiğini söyleyebilirim.

Son olarak; bir film çekiminde 24-25-30 tane fotoğraf onu yansıtan araca göre gözünüzün önünden geçirilir.

24 tane sıralanmış foto. Dikkat etmemiz gerekmez mi, bu resimlerin (algıca) fotografik değerlerine, biçimsel kuruluşuna.

Konuyu anlatmak (olay örgüsünü kopyalamak) mı önemli yoksa güçlü görsel fikirler yaratmak mı!

Bir tane görsel fikir, hah işte bu diyebileceğimiz bir hissedilir imge var mı filmde!

Oyuncu konuşmadan, bizi salak yerine koymadan anlayamaz mıyız, karakterlerin derinliklerini...

Galiba olmayacak.

Bu da bizim büyük çaresizliğimiz...

Mi?

13.11.2011

30 Ekim 2011 Pazar

Kenji Mizoguchi- Sansho the Bailiff (1954)

Derinlikli Alan


Griffith ve Eisenstein ustalar; 1920'li yıllarda aynı yönde ama karşıt alanlarda rekabet halindeydiler. (Kurgu Sineması) Birisi klasik olan, insanı pek fazla yormayan, ilk insandan beri alışkanlık edinilmiş anlatı (öyküleme- anlatma) disiplinini kendi ülkesinin temelini kurmak için sinemaya uyarlıyor, diğeride daha farklı olması (karşıt fikir) gerektiğini düşündüğü toplum sosyal hayatının savunmasını yeni sanat, sinema üzerinden kurmaya çalışıyordu.

Soyvetler Birliği vs A.B.D savaşını bildiğimiz üzere insanları klasik tutmaya çalışan Griffith ve güçlü ordusu kazanmıştır.

Ah Hayat...

Acaba Eisenstein sineması galip gelse neler olacaktı!




Merak etmişimdir!


İyi incelerseniz hayat tek kutuplu değildir. Diyalektik bir aşkınlık devamlılığı içerisinde yol alır. Seven bir adam varsa nefret eden bir adam da olacaktır, Komünist olan varsa onun karşıtı olduğu Kapitalist de olacaktır.

Basit bir olaydır bu. Çünkü tüm ideolojilerin, toplumsal arzuların temeli zihin olgusuna dayanır ve zihin sağ ve sol, ön ve arkası nedeniyle yatay ve dikey anlamda karşıtlı olarak var olur.

İki karşı kutup olmaz ise insanlık mükemmel bir bütünlük içerisinde, hiçbir eksiği ve fazlası olmadan, durağan, hareket etmeyen, yani var olmayan bir olgu olarak bulunmak zorundaydı.

Bu durumda doğal olarak ben de şu an bu yazıyı yazamayacaktım!

Griffith var ise Eisenstein, Godard, Bresson, A.B.D var ise Soyvetler Birliği, Sağ var ise Sol, teist var ise ateiste de bulunmalıdır.

Mükemmel (ideal) olmadığımıza göre (Şükür) ilerleyebiliriz ve karşıt kutupların bizlere kattığı gelişimleri belki dışardan! ve belki içerden inceleyebiliriz.

Peki kutuplarda bulunmak istemezsek.

Yani ne sağ, ne sol, ne komün ne kapital bizi tatmin etmiyorsa. Bilinçli bir varlık olarak hiçbir tarafta olmak istemezsek ne yapacağız?

Ya hayvan bedeninin en dibine zihni olan bir hayvan (esfel-i safilin) olarak, ya da tüm zıtlıkların ötesine, aşkınlığına yol alacağız. (Ahsen-i Takvim)

Ya en aşağıya, ya da en yukarıya çıkacağız.

Peki sormam gerek!

Griffith gibi drama yapısının uyuşumlarını bilerek, Eisenstein gibi karşıt resimlerin farklı anlamlarını kavrayarak sinematografik anlamda ahseni takvim olabilir miyiz acaba?

Hiçbirini ezberlemeden ve hiçbirini red etmeden yani!

Klasik ve karşıtı anti- klasik yapılar (sadece kurgu- montaj düzeyinde) anlaşılmadan sinemaya girecek olursak, deli, emmare nefs, hayvan, esfel-i safilin olabiliriz de ondan yani!

Klasik olanı bilerek ve onu aşkınlayarak ilerleyeceğiz en kısası.

Bu aşkınlık için çalışan yönetmenler (zihni aşmaya çalışan) sanat denilen "bütünlüklü yaklaşım biçimini" anlamış ve kendi yollarını çizmeye başlamışlardır.

Böyle olunca; fotoğrafik unsurların (1/24) birbiriyle ilişkisiyle kurulan anlam yarışı, yerini ALAN DERİNLİKLİ ifade sistemini kullanan yönetmenlere bırakmıştır.

Ama...

ALAN DERİNLİĞİ'nin uygulanması ile kendini sanatçı ilan etmek; tekerlek icat edip, insan kopyalamaya çalıştığını söylemek kadar abes bir davranıştır. 

İşte tekerlek (Alan Derinliği ve Geniş Açı Lens) buluşunda çalışan yönetmenlerden biri de Kenji Mizoguchi'dir...

SANSHO EFENDİ


Bu bahsi geçen Alan Derinliği mefhumu; kameranın ve dolayısıyla birleştirilen hareketli fotoğraf karelerinin düşünce taşıyan alanına derinlik getirdi.

İki resmin birleşmesi zorunlu olarak bir anlam taşıyordu. Lakin siz alan derinlikli geniş planlar uygulayacak olursanız; zorunlu olarak (teknik) taşınan anlam sayısı artacak ve seyircinin de yönetmenle birlikte filme katılımı sağlanacaktı.

Sinemanın efendisi olacaktık yani...

Neyse...

Başka bir alandan bakalım olaya:

Şimdi bir filmde "her insan eşit doğar ve eşit yaşamaya hakkı vardır" cümlesini bir diyalog öğesi olarak kullanmak ile bu edebi cümlenin yönetmende oluşan anlamını görsel olarak yeniden kurgulamak arasında fark var mıdır!

Evet!

Yani diyalog öğesi her birim (cümle, kelime, harf) film içinde çok dikkatli bir şekilde kullanılmalıdır.

Ama görsel olarak düzenlediğiniz ve ancak görsel olarak anlatabilinen bir plan bütünlüğünde; istediğiniz kadar diyalog kullanmanız ve yönetmen olarak anlatınızı bu diyalog ve görsel dinamik üzerinden seyirciye sunmanız çok normaldir.

Sessiz olmaya çalışın derler!

Yalnız; unutmayın ki "yüksek enerjili yapınız (extrovert yapı)" çok fazla anlatacak şeye sahipse; sırf bir başka yönetmeni kopyalamak ve klasik bir kural olan "az diyalog" dinamiğine hapis kalmamak adına bu enerjinizi istediğiniz kadar diyalog ile süsleyebilirsiniz.

Bazı yönetmenler anlatacak hiçbir derin düşünceye sahip olmadıklardan sessiz kalmak zorundadırlar.

Siz değilsiniz.

İşte; Mizoguchi çok konuşmak isteyen, kamerasıyla elinden geleni yapan, lakin bazı "diyalog" durumlarında kafasını (görsel kafa) kullanmaktan çekinen bir ustamızdır.

Mizoguchi ve Klasik Anlatı

Film sosyalist bir yapı içinde gizlenen "insanlığın eşit olması" metaforunu bir aile üzerinden anlatmak istemiş:

Kız kardeş; fedakar ve muhafazakardır.

Erkek kardeş; kendi temellerinden ne kadar da uzaklaşsa da bir gün babasının ünlü vecizlerine geri dönecek, "köle- efendi" ilişkisini yıkacaktır.

Baba; güçlü ve insanlığa yön veren önemli bir karakterdir.

Anne; yine ancak bir "anne" tiplemesinin yapabileceği bir şekilde kendine yakışanı yapan muhteşem bir insani güçtür.

Efendi Sansho; yönetmenin içinde geliştiği coğrafi bölgenin genel bir izdüşümünü yansıtan "kapital" bir zulüm işaretidir.

Ve bu karakter dinamikleri; kendilerini imgeleyen düşünceleri ile bir bütünü (yönetmenin anlatısı) oluşturmak için harekete geçirilmiştir.

Şimdilerde; bu film ve anlatısı bize klasik gelecek olabilir, lakin yönetmen için kendi kronotopundaki (mekan- zaman- 1954) toplum yapısını yeniden kurmak ve zülme karşı gelmek önemli bir ayrıntıdır.

AMA...

Çok derinden baktığımızda...

Bir durum değişimi ve bu durum değişiminin nedenselliği ile gelişen bir durum değişimi seziyorum. Sonrasında hiçbir zaman kopamayacak bir "olay örgüsü" ne dönüşüyor bu.

Griffith+ John Ford+ Orson Welles aynı (kişisel+toplumsal) yapıyı kendi coğrafyalarında çok öncelerinde güçlü bir şekilde işlemişlerdir.

Bu yukarıdaki öncül insanların başka bir coğrafi alandaki kopyaları olmak bir sanatçı için yeterli olamayacak bir özürdür. (Mizoguchi vs Sanatçı)

Ne derseniz diyin; güçlü geniş planlar, akıllıca kullanılmış kamera hareketleri, işlenen toplumsal (aile bireylerinden olsa da) dinamikler tek başlarına yeterli değildirler...

İşte size şifre:

Tarkovski gibi işlenmemiş bir sinematografi kuracaksınız. (Godard+ Eisenstein ve Stanley+ Orson Welles birbirinin zıttıdır. Lakin zıtlıkları aşkınlamak zorundasınız. Hem de teknik olarak...)

Mevlana gibi; saf bilinçli bir varlık haline geleceksiniz. (Hakikat Noktası- İnsani Gelişim)

Yunanlı Zorba gibi de dünyada kalacak ve toplum dinamiklerinden kaçmadan yaşayacaksanız.

Zordur, ama yapılabilir.

Zordur, ama yapılmalıdır.

Zordur, ama yapabiliriz.

Başkaları yapamamış olabilir; lakin unutmayın Tanrı hiçbir zaman aynı kişiyi ve durumu yeniden yaratmaz.

Haydi bakalım!

30. 10. 2011