25 Ekim 2011 Salı

Steven Soderbergh- Contagion (Salgın)

Bulaşıcı Olmayan Hastalıklar

Matt Damon, Gwyneth Paltrow, Jude Law, Kate Winstlet, Fishburne...

İsmi; Salgın (Bulaşma) olan bir filmin afişinde yukarıdaki isimleri görürseniz ne yaparsınız, ne düşünürsünüz?

Sevdiğimiz, bildiğimiz, kült olabilecek konusunu da farkedersek?

Heyacan var mı!

Tempo, siyasi gelişmeler, hareketli devlet başkanları, koşuşturan masum insanlar, sonuca giden başroller...

Eskilerden tanıdığınız, hazırlıklı olduğunuz bir film bu!

Gerçekten...

Salgın filmini izlemeden önce birazcık araştırma yapmış olsanız (yönetmeni dışlıyorum) sinematografik hafızanız size filmin geleceği ile ilgili çok önemli detaylar sunar.

Yalnız...

Bazı filmler sizin ne istediğinizi bilirler ama size istediğinizi vermezler!

Minimal Aksiyon


Film başladı ve siz güçlü bir olay örgüsünü beklemeye koyuldunuz:



Tüm dünyayı yeni gelişen bir virüs nedeniyle karantinaya almamız gerekiyordu. Doktorlar, bilim adamları, siyaset adamları (özellikle Amerikalı olanlar) bu virüsü ortadan kaldırmak ve dünyayı kurtarmak için seferber olacaklardı...

Evet; bunlar oluyordu...

Ama sizin içinizde halen bir uyuma hissi vardı. Güzel bir öyküsü olduğunu hissettiğiniz film size ilk baştan itibaren sıkıcı gelmeye başlamıştı.

Esnemeye başladınız. Tanımlayamadığınız bir eksiklik vardı bu bol ünlü oyunculu, klasik olması gereken filmde.

Birincisi filmin; olay örgüsüne katkıda bulunan karakterleri çok fazlaydı. Hiçbir karakteri tam olarak anlayamamıştınız. Kimin tam olarak ne peşinde koştuğunu ve kimden yana olmanız gerektiğini kavramayamıştınız.

İkincisi; olaylar çok sıradan gelişiyorlardı. Aslında çok anormal durumlarla karşılaştığınız bir çok film ve dizi izlemiştiniz (The Walking Dead, 28'ler) ama bu sefer bir grup şanslı karakterin peşinden gidip, dünyada vuku bulan olaylara katılmanız yönetmen tarafından engellenmişti.

Yani bir türlü bir karakteri sevemiyordunuz. Olaylar sizi filmin içine almıyordu. Film; haberlerde izlediğiniz bir felaket belgeseli gibi sizi dışarıda tutuyordu. (Özdeşleşme- Yadsıma)

Üçüncüsü; film müzikleri; vahim nokta dediğimiz (dönüm noktası) en büyük noktada değil, neredeyse en küçük öznel gelişim de bile devreye giriyordu.

Dördüncüsü; olaylara kendinizi kaptıramadığınızdan dolayı filmi "oluyor olan bir durum" olarak değilde daha sonra olabilecek bir durum gibi karşılamak zorunda kalmıştınız.

Siz; bu filmin içinde bu durumlarla yüzleşen kişiler değildiniz. Yavaş yavaş; bu durumda kalan kişiler olsanız ne olurdu düşünseline doğru kaymaya başlamıştınız.

Beşincisi; filmde hiçbir heyacan görünmüyordu. Sokaklar boş, evler boşaltılmış, doktorlar umutsuz, siyasetçiler bilinçsizlerdi ama nedense bu durumlar bir türlü size "gerçek" görünmüyordu.

İşte...

Bir eğlence birimi, bir vakit geçirme aracı değildi geçen bu dakikalarınız...

Bir bilinçli seyirci oluşturma ayiniydi.

Dünyanın gerçeklerine (olabilecek olan) bakmanız için küçük bir fırsattı bu film.

Siyasetçiler ilk önce yakındakilerini kurtarıyordu. Aşılar (kurtarıcı) çok kötü durumlarda bile kapital üretim amacı olarak kullanılıyordu. İnsanlık çok güçsüzdü ve bu yüzden acımasızdı.

Şimdi kuş giribi, domuz gribi, tavuk gribi olaylarına bu filmi izledikten sonra daha ters bir açıdan bakmanız mümkün.

Bu konuları biliyorsunuzdur ama ben yeniden sorayım!

Mümkün mü?

Bekleme Yapma

Bu konunun yeniden neden işlendiğini (tekrar ve tekrar), bu konuların çok fazla eskidiğini filmin fragmanını izlediğiniz zaman düşünmüştünüz...

Ya...

Klasik bir şeyler bekliyorsanız, yanılacaksınız, hayal kırıklığına uğrayacaksınız...

Sıkılıp, film de uyumanız da mümkün.

Ama klasik olay örgüsünü çok oyunculu modeli ile zayıflatan, seyircinin gerilim düzeyini azaltmak ve düşünsel katılımını sağlamak için klasik film biçimini aşkınlayan, beğenilmeme ve dışlanma pahasına ismini koruyan bu yönetmeni saygıyla anmalısınız.

Bildiğimiz bir öyküyü; bize bilmediğimiz bir şekilde anlattığı için Steven Soderbergh'e teşekkür ederiz.

Daha kat edilmesi gereken çok yol olsa da...

26.10.2011

20 Ekim 2011 Perşembe

Krzysztof Kieslowski- A Short Film About Love


Arzumun İnce Gülü

Kısaca olmak koşuluyla sizin doğum anınızla birlikte başlayan bir evreden bahsedelim.

Bilinçli bir varlık (Bilim; Bilinç ve Teorisi Hakkında İstediği Sonuçları Alabilmiş Değil) olduğunuzu; bana benzeyen bir fizik- kimya bütünlüğünde olduğunuz için varsayıyorum. Bu metafizik bakış açısı bana insanın, diğer insan dışı varlıkların ötesinde bir kavrama yetisine sahip olduğunu anlatıyor. 

Ben; zihinsel işlev yetimle; bir tavus kuşunun yapamadığı; bütünlük (tümel) içerisindeki tekil- tikel ayrıntıları seçebilir ve böylece tümel ve tikel özelliklerimin farkına vararak kendimi farklı bir zaman- mekan içerisinde tanımlayabilirim.

Ben; bir bilinçli varlığım.

Ben bilinçli bir varlık olarak kendi merkezimde olduğum (doğduğum) için ilk olarak kendimi, kendimden dışarı çıkıp tanımlayamam. Çünkü narin (bebek) yapımdan dolayı; kendimi vahşi doğa durumlarından ve bu durumların kavramlaştırılmasından uzakta tutmalıyım. (Aile)

Ailem bana kendi içinde bulundukları, kendi kullandıkları "zihin" kategorilerini bir harici program olarak yüklerler ve bende merkezinde bulunduğum "orjin- merkez" noktamı bu merkezin çeperine kaydırırım.

Önce; saf bilinç olmamdan dolayı, içinde bulunduğum bedene, sonra bana anlatılan ama benim kişisel( bilinç) katılımımın olmadığı kavramlaştırmalarla özdeşleşir, bu şekilde hayatta kalırım. Bir toplum varlığı olarak kendimi isimlendiririm ve yaşama adım atarım...

Böyle olunca; çeperinde kaldığım merkezi, yani ilk merkezimi özlemem, ona vuslat içinde bulunmam çok normaldir.

Bendeki bedeni (hayvani güç) -kendimi oluşturma gücüm- (içgüdü) içinde bulunduğum aile, komün, toplum tarafından başka hedeflere yönlendirilir ve ben artık "ben" olmaktan çıkmaktayım...

Ailemin bana verdiği hedefi (dürtü) o kadar benimserim ki; o hedefe ulaşamaz da ölürsem çok üzülürüm, bu hedefe varırsam da bu sefer sevinirim ama,bu hedefe ulaştığım anda da kendimi bir boşlukta hissetmeye başlarım.

Çünkü; bu hedef benim "kendimi gerçekleştirme" gücümün başkaları tarafından başka bir hedefe yönlendirilmesidir. Doğal olarak da bu hedef benim değildir...

Toplumun bana verdiği hedefler hiçbir zaman bitmez. Döngü içine girerim ve bu şekilde yuvarlanır, dururum.

Böylece yaşayıp dururken...

Gündüz; bilinçli olduğumu sandığım durumlarda, ulaşılamaz olan hedeflerimi insanlardan ve kendimden saklarım; lakin, derin uykum anında, rüyalarımda bu başkalaşım geçirmiş hedef nesnelerini; zihnimde arzulamaya devam ederim.

Arzularımın karşılıklarını unutmam ama; hangi arzuya ulaşırsam o arzu artık benim için, onu arzuladığım zamandaki değerini tamamen kaybeder.

Çünkü ben bu arzu değilim ve ayrıca bu arzu bana da ait değil...

Sizin içinde geçerli bunlar...

İşte; uzaktan bir arzu nesnesi olarak sevdiğiniz kadın (Platon-ik), dişil yanınızı temsil eden o beden ve zihin konumsalı, onu elde ettiğinizde eski değerini yitirmeye başlar. (Evlilik)

Yani siz; size dayatılan bir kadınla birlikte olma toplum ezberini, hiç ulaşamayacağınız bir kadına işaretlemez iseniz o zaman o kadından sıkılmanız, uzaklaşmanız normaldir.

Eğer; hiçbir zaman ulaşamayacağınız kişi- nesnelere (Brad Pitt- Angelina) hedef biçerseniz, bir arzu nesnesiyle ölmeniz ve bu nesnenin sizin dünyadaki oyalanma aracınız olması da çok normaldir...

Çünkü; siz hiçbir çeperi olmayan, saf bilinç bir varlıksınız ve hangi çeperin hangi noktasına tutunursanız tutunun kendinizi boşlukta hissedeceksiniz...

Benden, yani bizden söylemesi...

Aşk Üzerine

Yönetmenimiz; ergen bir çocuğu (en uç nokta) olarak seçerek, karşısına da hafif meşreb bir kadın yerleştirerek önemli bir noktaya temas ediyor.

Bu çocuk ne kadar beceriksiz olursa olsun; bu kadınla para, mülk, zevk yöntemleri sayesinde birlikte olabilir. (Hedef ulaşılmaz değildir.)

Eğer çocuk fakir ve kadın evli zengin seçilseydi; çocuğun arzusunun çok daha platonik (ulaşılamaz) olması sorunu ortaya çıkacaktı. (Ulaşılabilir Hedef)

Yani; yönetmen; bu çocuğun rüyalarına giren, dürbünle tüm gece- gündüz izlediği kadını ulaşılabilir bir konuma koyarak filmine başka anlamlara ulaşabilme yöntemi veriyor...

Kadın; herkes tarafından bir beden olarak beğenilmesi nedeniyle (çocuk tarafından?), ruhsal (sevgi) yetilerini çok gerilere saklamış bir durumda, kim bilir felek neler yaptı bu kadına...

Toplumun; televizyon ile dayattığı güzellik yarışmaları gençleri, olmaları gerektiği gibi düzenlemeye devam ederken, ergen çocuğumuz orta yaşlı bir hafif meşreb kadına olan ilgisinden vazgeçmiş görünmüyor.

Çocuk kadına yakın olmak için elinden geleni yapıyor, arzusuna yakınlaşmak ve onu elde etmek, onu yenmek istiyor belki de...

Önemli bir ayrım çıkacak karşımıza; çocuk, kadınla ilk anlık cinsel deneyiminden sonra bir daha hiç konuşamayacak (film içinde) duruma geliyor çünkü bileklerini doğruyor. Bu durumda biz çocuğun bu arzusuna ulaşması nedeniyle, bu arzunun kaybolup, kaybolmadığını yani bu çocuğun kadına olan "aşk"noktasının değişip, değişmediğini bilmiyoruz.

Kadın soruyor bir öncesinde bizlere:

Öpüşmek mi, sevişmek mi, yoksa Budapeşte'ye gitmek mi istiyorsun benimle. Neden benimle ilgileniyorsun?

Ve çocuk; hiç diyor. Hiçbir şey istemiyorum. (Karşılıksız)

Kadın; yakın planda verilen klasik bir jestle, neden hiç denildiğini kavrayamıyor ve kadında olanlar (ilgi) yavaş yavaş başlıyor. (Ergen)

Doruk noktasında ise; kadın çocuğu "arzuları" yanlızca cinselliğe mi dayalı acaba mantığıyla bir kez daha yokluyor ve çocuk kadından kaçıp, bileklerini kesiyor.

Bu noktadan sonra kadının kişisel dönüşümüne odaklanıyoruz:

Kadın çocuğu arıyor, çocuğun annesinden fırça yemek pahasına evine gidiyor, çocuğu gözetliyor.

Yani çocuğun daha önce içine düştüğü durum, kadının başına geliyor. Ama durumun karışık olmasının bir sebebi var:

Çocuğun aşkının bir sevişme (ereksiyon) ile kaybolup, kaybolmadığını tam olarak bilmiyoruz ama (bileklerini kesmek ani bir karar çünkü) bu kadın artık bundan sonra bu çocuğu unutamaz. Kadın çocuğa bağlanıyor.

Belki hiçbir erkek (adam- ergen) ona bu kadar saf bir gözle bakmamıştı daha önce...

Yani aşk; Kieslowski'nin dediğine göre (saf olması gereken insani aşk) erkeklerde tanımadan önce, kadınlarda ise tanıdıktan sonra sıralamasıyla vuku buluyor.

Bir detay olarak; (önemli bir detay) kadın çocuğun teleskobundan kendine baktığında, çocuğu kendi yanında, bir eş (iki zıt eşleşmesi) olarak tanımlıyor. Burada klişe noktadaki bir konuyu sinematografik olarak nasıl daha ileriye götürebileceğimiz hakkında örnek alabileceğimiz bir görsel plan (düşünce) görüyoruz.

Belki de ilk baştan beri rüya yaşananlar...

...

Kieslowski

Bu adam; enteresan.

Blue (mavi) filmi ve dekalog serisinin birkaçında o kadar güçlü "görsel düşünceler" sunuyor ki bizlere; insan gerçekten şaşırıyor.

Sadece; görerek hissedebileceğiniz, yorumlamaya kalktığınızda elinizden kaçan dalgalar (parçacık değil) bunlar. İnanılmaz gerçekten...

Ve bu adam ses kullanımını (atmosfer- diyalog dışı ses) o kadar azaltıyor ki bu nedenle görsel dinamik (yakın ve orta çekim) zenginleşiyor ve kişinin (seyircinin) görselde gösterilenle ilişkisi daha da netleşiyor.

Yönetmen olmak, sinema biçimi üzerinde düşünmek, bu noktayı tepelere taşımak ayrı bir olgudur.

İnsan olmak ve saf bilinç olduğunu deneyimleyip, deneyimlemekten de kurtulmak, yani insani bir maneviyat ile yükselmek de ayrı bir olgudur. (Sabit bilinçlilik hali)

Bir de; insana ve tüm ortak bilinç temasına sevgi ile bakmak ayrı bir olgudur. (Paylaşım içinde dünya hayatından- pratik hayattan kaçmadan, yüzleşerek yaşamak)

Orson Welles iyi bir yönetmendir, deha bir adamdır ama tek noktalıdır. Çünkü insanı olarak bir aydınlanma figürü değildir.

Griffith, Jean- Luc Godard, Stanley Kubrick bunlar da deha sayılabilirler ama tek boyutludurlar, yani yönetmenlik olgusu ile alakalıdırlar. Daha ötesinde değildirler.

Parajanov, Bresson, Bergman ve en önemlisi Tarkovski; hem yönetmenlik anlamında hem de insanı yükseliş anlamında önemlidirler.

Yönetmen olarak deha vasfıi sergilerler, ayrıca çok az insanın ulaştığı manevi değerlere temas ederler.

İsa kültürü olarak Tarkovski, hem sevgi boyutunda (yani paylaşım- karşılıksız- ilkelerine sadık olan yönetmen) hem yönetmenlik hem de insanı gelişim boyutunda sinemanın en önemli ismidir, hep bundan bahsediyorum.

Yani; bir Mevlana'nın, Şems'in, Sokrates'in sinema yaptığını ve bunu şu ana kadar ortaya koyulmamış bir sinematografik bileşim ile izlediğinizi düşünün...

Ya...

İşte Kieslowski, ilk iki bahsedilen olgudan ilkinde çok önemli bir noktadadır, lakin ikinciolguda çok iyi niyetli olmasına rağmen belirli bir dikey (transpersonal) sınırı geçememektir.

Saygıyla, sevgiyle andığım bir yönetmen ve filmi.

Siz de inceleyin...

20.10.2011

18 Ekim 2011 Salı

Of Gods and Men- Tanrılar ve İnsanlar


SANATIN MERKEZİ

Biraz eskilere gidelim bir bakalım, sanat ile din arasında nasıl bir ilişki kurabileceğiz.

Şöyle bir önerme ile başlayalım: İlk tarihi kalıntılardan analiz ettiğimiz objelere göre atalarımız hayvani içgüdülerini, bedenlerinin onları kısıtladığı, -dur, kaç, savaş düzlemi içerisindeki barınma, yeme, içme ve uyuma faaliyetlerini sağlamaktan ziyade daha farklı şeylerle ilgileniyorlarmış.

Nasıl yani!

Yani atalarımız, daha iyi barınma, yemek yeme aracı olacak tas- kab- çömlek (toprak biçimleme) araçlarını bu basit düşüncelere yönelik kullanmamışlar. Pragmatik olmayan bir şekillenme ile (ben faydacı) ilk sanat eserlerini; tanrılara sunmak, homojen toplumun ayinlerinde kullanmak ya da bu ayinlerde bedenlerini, barınaklarını ve toplumun düzenini sağlayan kolektif katılımları zenginleştirmek için kullanmışlar.

Yani şu an yemek yemek için kullandığınız çorba kasesi, eskilerin tanrılara kullanılan kan kasesi olarak tasarlanmıştı.

Bir sanat eseri ile yemek yemektesin...

Anlıyor musun!

İnsan; pratik bir amaç için değil, çok daha ulvi (homojen toplumda özne fikri yoktur) manevi bir birliktelik için kullanıyordu sanat (şu an zanaat) eserlerini...

Avatar filminden bir hatırlayın; Navi'ler büyük duaları için sıradan hayatlarından nasıl sıyrılıp, güzelleşmişlerdi.

Ya da kolektif bilincin akışı için giyindiğiniz bayramlıklarınızı düşünün, camilerde, sinagoglarda, kiliselerde giyilen, süslenen kişileri düşünün.

Rahipler; kiliselerde giydikleri elbiselerle takılırlar halen, Araplar'da Kabe'den kalan sanat eşyalarını pratik hayatlarını sokmuşlardır...

Ya da şöyle bakın, Mimar Sinan'a, Andrei Rublev'e, Kilise, Cami tasarlayan ustalara...

Amaç barınacak bir yer edinmek değildi; amaç bir kutsal güce, kutsal olarak anlatılmış bir destana, bir mite benzemek, onu mimetik (temsili) olarak kopyalamaya çalışmaktı.

Sanat; gündelik bir kişisel tatminle uğraşmıyordu o zamanlar...

Nasıl oldu da uzaklaştık o diyarlardan.

Nasıl oldu da süslenmek, estetik bir güzellik yakalamak, şanına yakışmak, Yar-ına yanaşmak niyetli olacak sanat eserlerimiz, şimdilerde birer para kazanma amacına dönüştü.

Nasıl oldu da; pratik hiçbir kazanç, gelir, takas elde etmek istemeyen o güzel fiiller (sanat eserleri) şimdilerde seyirci, para, üstünlük, siyasi ideoloji propagandası haline dönüştü.

Ne oldu bize insanlık!

Ne oldu o sanat eserlerine!

Kültür ve DİN

Bir yöntem; sizden önceki bir kişi tarafından denenmiş ve sonuçları size aktarılmıştır. Siz sonuçları kendi deneyim süzgecinizden geçirmeden kendinizde bulacak olursanız enteresan durumlarla karşılaşırsınız.

Bilim, Sanat ve Felsefe kelimeleri her an çıkabilir karşınıza...

Einstein, Maxwell, Termodinamik Yasaları, David Bohm, Neuman, Culbertson size bir şeyler anlatırlar, siz bunları kavramaya çalışırsınız ve ortalama algının biraz üstündeyseniz tahminen başarılı olursunuz.

Andrei Tarkovski, Beethoven, Michelangelo, Rublev, Çaykovski size bir şeyler sunar, ama siz bunları kavramaya çalışırsanız, başarılı olamazsınız.

Nasıl yani!

Bilim adamı size bir förmül- denklem, işlem sunar siz bunun ana mantığını anlayıp bunu başka bir çözümleme- hesaplama işlemi için kullanabilirsiniz. (Bilim Parçalar, Tüme Varır)

Sanat adamı size bir sanat eseri sunar, siz bunun ana mantığını anlayıp başka bir bütünleme ile sanat eseri için kullanamazsınız. (Sanat Tümden Gelir)

Neden...

Çünkü sanat eseri, her yazımızda da hafiften sağlamasını yaptığımız üzere, bir katılım, bir estetik amaçsızlık, bir zihinsizlik (kalp, yürek, gönül) istemek zorundadır.

Çünkü; bilim adamı bir çiceği alıp (öncesinde oluşmuş bir sanat eseri) onu kullanacak ve zihin (ikileme) tezgahına sokacaktır.

Lakin; sanat adamı, bir amaçsızlık, bir gönül açılımı (sevgi) nedeniyle çiceğin bilim adamı tarafından bölünen parçalarını yapıştırmak yerine (kolaj), kendinden önceki çiceği mimetik bir kopyalama (aşkınlama) iradesiyle yeniden tasarlayacaktır.

Yaptığı işin sorumluluğunu almak istemeyen, lakin bir sanat eseri hakkında konuşmak, yargılama yapmak ve zihinsel bir kategori olarak insanlığı zihinsel boyutta ilerletmek için çalışanlarda felsefecilerdir. (Filosofya değil- Zihin'e düşen felsefe)

Sanat; dinin çocuğudur...

Bu nedenle sanatçı, deneyimleme, aşkınlama ve kendine bulma tabirleri ile çalışmalı ve nihayetinde sanatı ile kendi dinini (orijin) merkezini, keşfe açılmalıdır.

O zaman sanatçı; birey olma yolunda, özgürleşme istemiyle yola çıkmalı, ideolojilerinden arınmış (en son olarak da ideale ulaşma arzusundan da arınmış) olarak saf merkezine dönmelidir.

Dön be kardeş!

Seni bekliyoruz...

Tanrı ve İnsanları


Kendilerini, Hıristiyan (farketmez halk) toplumuna (içinde bulundukları köy- kasaba) adamış rahiplerimiz filmin kahramanları.

Kahramanlar; çünkü kendilerine Tanrıları adına ideolojiler yüklemiş, karşıt din gruplarının arasında yaşıyorlar ve kendilerini bunlardan korumak zorundalar.

Doktor; tüm halka (müslüman) yardım etmek ile uğraşıyor karşılıksız. Diğerleri de kilisenin toplumu şekilendirdiği şekilde, halkın da kiliseyi biçimlendirmesi mantığıyla yüzleşiyor ve yaşıyorlar...

Baş rahip; çalışkan, ideoloji olarak da olsa tüm dinler hakkında, en önemlisi içinde bulunduğu toplumun çoğunluk dini hakkında bilgi toplamaya çalışıyor.

Bu rahipler, kimseye yük olmadan, insanlara yardım ederek, kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılayarak, hem İsa öğretisinin aydınlanma anını bekliyorlar (Sevgi yöntemi beklemek ile ilişkilidir)  hem de diyalektik bir şekilde karşılıklı gelişim için insanlığa (topluma) yol açıyorlar...

Ayinlerini de sırasıyla takip edip kişisel görevlerini aksatmıyorlar...

Bir doruk noktası, dramatik geleneğin en en önemli detayıdır. Bir film ya bu doruk noktasında bir karakteri anlatır, ya bu doruk noktasına ulaşacak bir kolektif bütünlüğü...

Öyle de oluyor; rahipler kötü- (ideolojisi ile iyi) adamlar tarafından tehdit ediliyorlar ve hiçbir şeyden korkmadan, İsa'nın çarmığa gerilmesindeki gibi ikilemde kalıyorlar. Kiliseyi mi ve onun taşıdığı değerleri mi, yoksa benliklerini mi koruyacaklar!

Film bu izlek üzerine, bir yandan rahiplerin kişisel çatışmalarını bir yandan da müslüman- hıristiyan kültür farklarının boşluğunu anlatmaya çalışıyor...

İdeolojik Filmler


Eisenstein gibi Devrim peşinde koşan filmler yapmak, yani siyasi göstergeyi saklamadan direkt gözler önüne sürmek artık 1920'ler kadar kolay değil.

Artık; sanat eseri hakkında yapılan bir yığın konuşma ve yazı sayesinde, direkt olarak bir siyasi propaganda yapmak zor filmlerde...

Yani yönetmen; siyaset bile yapmak istese artık etrafından sakınmak için bunu belirli bir konunun içine gizliyor. Çok gizliyor ki, hatta kendisi bile artık farkına varmıyor ideolojisinin. (İçgüdü- Dürtü- Arzu Dönüşümü)

Bunu filmlerde farkedin!

Cannes film festivali; elinden geldiğince siyaset içeriğini azaltmak ile uğraşır ama...

Bunu iyi farkedin diyorum!

Bir siyasetçinin, tanınmış bir kişinin kişisel gerilimini, kendi içsel dinamiğini anlatmak, yapılanın saf niyetli bir sanat eseri olmasını engellemez.

Ama büyük konuşmanın (bilmediğin şey hakkında konuşmak) toplumsal hakikatle (toplumun hakikati olmaz!) olan bağı, görenler için enteresan bir ayrıntıdır.

Toplum üzerinde yapılmaya çalışılan ideolojik değişimlerin filmde saklandığı metaforlar, filmin sanat eserinden çok, gizli propoganda olmasının önünü açar. (Hitchcock)

Birey olmaya giden; sanatçı, toplumun kendi üzerindeki etkisini anlamıştır ve toplumun başka bir ideolojiyle şu an içinde bulunduğu problemlerden kurtulamayacağını kavramıştır. Kesin olarak, kendi deneyimleri ile sağlamasını yapmıştır bu ifadenin...

Mevlana'nın, Yunus'un, Sokrates'in, Hermes'in, Tarkovski'nin yaptığı kendi düşünsel, gönülsel açılımlarını anlatmaktır. Siz onları nasıl anlar, nasıl onlardan bir siyaset zemini bulursunuz o sizin probleminizdir.

Lakin; bu adamlar, resuller, nebiler, hakiki sanatçılar, toplum üzerinden kurulacak hiçbir amaç için zemin hazırlamazlar...

Nokta budur; bakın ve görün, ne kadar saklarsanız saklayın; kişisel hakikat yönünde değil de toplumsal alanlarda yönlendirme yaparsanız, sanat eseri değil, kişisel arzu tatminiyle, siyaset (Politika- Polis Etika) yapmış olursunuz.

Of Gods Of Men; insanlığın, siyasi din resitalinden daha önemli bir ayrıntı olduğunu düşündüren ama kendisi de yukarıda bahsettiğimiz bubi tuzaklarına basarak sanat eseri olmaktan uzaklaşan bir sinema filmidir.

Cannes'da ödül alsa da, almasa da bu hakikat (toplumsal!) değişmez...

18.10.2011

17 Ekim 2011 Pazartesi

Woody Allen- Midnight in Paris (Paris'te Bir Gece)


Hazırlıksız Seyir


Bir filmi izlemek için ne türden bir bilgiye ihtiyacımız vardır?

Film izlerken beynimizin hangi lobunu daha aktif kullanırız?

Film izleme aktivitesi; zihinsel bir ön hazırlık, yani entelektüel bir geçmiş ile bağlantılı mıdır?

Sizce!

Mesela; Bazin'den duyduğuma göre; eskilerde -ismi lazım değil- Fransız sömürgecileri, sömürdükleri coğrafi bölgede ikamet eden toplumun (yerli) genel algısına etki etmek ve bu sayede kendi sömürme faaliyetlerini meşru kılmak için bir film (sunum) hazırlıyorlar.

Filmi izleyen, (siyah ırk) vatandaşlar; izledikleri filmde önemsiz bir tavuğun hareketini tüm filmin genel içeriğine oranla daha önemli görüyorlar.

Yani; koca filmde bir tavuk ve onun plan içindeki hareketi (çok kısa bir süre) tüm film içindeki entelektüel geçmişe yeğlenebiliyor kimileri tarafından.

Hem de Fransız film yapımcıları, hazırladıkları sunumu yavaşlatılmış olarak izlediklerinde ancak keşfediyorlar bu hareketli tavuğu. Adamların filmi hazırlarken hiç görmedikleri bir unsur, bu koca tavuk...

Yani...

Dolayımsız bir yöntemle direkt gönüle (yürek- kalp) ulaşmak zor gibi...

Zihin de kavramlaşmadan, bir elma ağacını, bir çilek ağacından ayırmadan yani (tümel- tikel), gördüğün görüntüden saflaşarak yönetmenin görmeni istediği algıya ulaşabilmen biraz zor gözüküyor.

Dramatik gelenek, bir anlamda manipüle eden kurgulu anlatım bile belirli bir zihinsel harekete ihtiyaç duyuyor diyebiliriz. Size filme katılmak için bir alan bırakmayan Hollywood yönetmenleri dahi, istediklerini (ortalama algıya hitap eden basit amaçlarını) size aktaramıyorlar...

Saflık, masumiyet, sanatta ulaşılan dolayımsız tavır, sanatın en karmaşık olguyu basitleştirmesi ve küçücük bir parçaya sıkı sıkı yerleştirilen o koca bütünlük hissi...

Boş mu bunlar! Sorması ayıp!

Nasıl yakalayacağım Michelangelodaki saflığı, Beethoven'daki akışı, Tarkovski'deki derinliği...

Onlar gibi mi olmam gerekiyor, dehalık sınırına mı taşmam gerekiyor; bir dehayı anlamam için.

Yoksa...

HollyWOODY Allen

Hemingway, Picasso, Man Ray, Bunuel, Dali, Fitzgerald's.

Pariste bir gece yarısı çıktım yola, aynı anda 10 tane deha ile karşılaştım. Şimdi ben hangisinden ne anlayabilirim diye soruyorum size.

İsimlerini dahi bilmediğim kişiler var karşımda ve yönetmen bunları bilmememin ayıp olduğunu söylercesine, her dehaya ayrı bir olay örgüsü elementi eklemiş...

Nasıl takip edebilirim ben bunları...

Hayır hepsini biliyorum da ne oluyor, günümüzdekileri, 19 ve 20. yüzyıllardakileri, aydınlanma hareketindekileri...

Angelopulos'u takip etmek için bir coğrafya atlasına, Woody amcayı takip etmek için de Sanat Tarihi kitabına ihtiyacımız var gibi gözüküyor.

Tanımayan, bilmeyen seyirciye ne kalacak bu filmden geri:

Her devrin kendine has bir güzelliğinin olduğu, her devrin aşklarının aynı kurulduğu, romantik Paris akşamlarının varlığı...

Kusura bakma Woody amca, sırf tebessüm etmek için filme gitmeyeli çok zamanlar oluyor...

Paramı geri alıp, koşmaya başlayayım en iyisi ben...

Paris ve Gece


Her memlekette bir olay örgüsü kurabilirsiniz. Her toprağın kendine ait bir bütünlüğü, onu ortaya koyan bir dokusu vardır.

Barcelona, İstanbul, Paris, Roma...

Her tatil mekanında bir film çekmek, bir insanın ulaşabileceği en güzel emeklilik hayallerinden birisidir heralde.

Woody Amca mutlu musun?

Çok ünlü, çok soru, çok bilgi, çok klasik- modern- post modern ilişkiler.

Fransız kalmak deyimi; şu yukarıda bahsettiğim tavuk peşinde koşan yerli amcalar için kullanılmış olabilir.

Lakin ben halen, entelektüel bilgiye, üstün körü belleğe, yani zihne değil, direk kalbe ulaşmaktan bahsetmek isterim.

Sanat eserinin saflığı hakkında düşünmek bile abestir. Sanat eserinin zihinsiz bir boşluğa teması sağlanabilir mi, yoksa zaten sanat o teması yapan esere mi denilir!

Haydi düşünmeyelim!

18.10.2011

12 Ekim 2011 Çarşamba

Lars von Trier- Melancholia


Sinematografik Kişilik

Filmi biraz deşelim.

Bakalım bir şeyler bulabilecekmiyiz!

Şimdi; özdeş sinema, özdeşleşme kategorisi dediğimiz bir olgu var aslında. Filmin size gösterdiği objeler (obje görüntüde erir) içerisinden, filmin gösterim biçimi de dahil olmak üzere bir seçim yapmaya zorlanıyorsunuz. Bir karakter eylem içerisinde bir olaya süreklenirken belirli bir kişilik- tip (per- sona- lity) ortaya koyuyor, siz o kişiliği, filme girmeden önce teslim etmiş olmanız gereken kendi kişiliğinizle yer değiştiriyorsunuz.

Yani; size ait ego (benlik) film salonuna (ayin merkezi) girdiğiniz anda, filmini izlemek istediğiniz yönetmene teslim edilerek (filme inanmak) size o film boyunca kullanmanız gereken bir film kişiliği teslim ediliyor.

3 boyutlu gözlük gibi yani.

Siz; seyirci olarak; ortalama algıyı hedefleyen filmlerin (Klasik Akım- Hollywood Sineması- Dramatik Gelenek) dışına çıkmayı denememişseniz hiç; yani evdeki dizilerden kafanızı kaldırıp, acaba film sanatı alanında neler olabilmektedir dememişseniz hiç, bu ego (hayali 1) kişiliği kendi normal hayali 2 (ego) kişiliğinize ekleyebilir (ego+ego/2) ya da bu yeni hayali ego kişiliğini tamamen benimseyebilirsiniz. (Filmden sonra superman olan adam- Film izleyip, seri katil olanlar)

Yok; ben o egoya bir bakayım ama kendi egomu da kendimde tutayım, ya da kendi egomu, kendi egosunun üstüne (aşkınlama) çıkabilmiş bir adama teslim edeyim de bu egomun beni sınırladığı karanlığıma bir aydınlık deneyim yaşatayım (2D Sinemanın Son Aşaması- Hakikat Sineması) diyenlerdenseniz, doğal olarak dışardan bazı şeyler beklemeye başlarsınız.

Şimdinin ve geçmişin önemli yönetmenleri akıllı seyirciye (gelişmiş bilinç) bazı farklı deneyimler yaşatmak için klasik filmlerin size verdiği egoyu kırmaya çalıştılar, çalışıyorlar...

Yani sizin; kendiniz dışında başka bir adama dönüşüp, gözlerinizin kırmızılaştığı, mısırı nerenizle yediğinizi bilmediğiniz durumları ve bu durumları yaratan zihninizi durdurmak istediler.

Filme annesinin yan koltuğunda başlayıp, evde babasının yanında bitiren seyircinin filmde görmeye zorlandığı yoğun eylem, hareket, fiil ve momentumun durduğu, dikkatin; karakterin içine, minimal öykünün içine aktarılmaya çalışıldığı haller ve betimleyicilerdi bunlar...

Sizden kendinizi kaybetmenizi değil; kendiniz kalıp, yönetmenin deneyimlerine tanık (gözlemci değil, tanık) olmanızı isteyen, özdeşleşme (sinematografik kişileşme) içine girmeden akıllı seyirci kalabilmenizi isteyen yönetmenlerdir bunlar...

Neden bu kadar gürültü!

Trier de öyle yapıyorda o yüzden diyorum tüm bunları.

Jean- Luc Godard, Robert Bresson, Andrei Tarkovski...

Kimisi oyuncusunu kameraya baktırır, kimisi empati (duygudaşlık) kurmamamız için oyuncularını robota döndürür. Kimisi zaman, mekan duyarlılığını bozacak şekilde planlarını zıplama kurgu (jump cut) üzerinden (kesik kesik) yapar. Kamerayı normal aksiyon kamera (kamera omuz) tutuşundan çok daha fazla sallar vs...

Eee...

Trier;

  • Melankoli filminde Justin- (Sarı Saçlı Kız)'ın babasını dansederken kameraya baktırmıştır.
  • Diegetik (Homerostan kalma- Epik Anlatı) anlatımın çok eskilerde kalan anlatıcısını geri çağırmıştır. ( Sinema Dramatik Yapısı film içerisinde anlatıcıyı gizler, ve anlatmak yerine göstermeyi kurgular.) Melankolia filminde Part 1 ve Part 2 gibi bölümler nedeniyle (Deccal (Antichrist) filminde Prolog- Epilog) Justin ve Claire kişilikleri ile özdeş kurmanızı engellemiş, anlatıcıyı bu gösterim ile uzaklardan geri çağırmıştır.
  • Yüksek planlar (çok kareli plan) (yavaş çekim!) ile seyirciyi koltuğunda sıkmış ve filme gözleme zorluğu vermiştir.
  • Kamerayı sallamış, planları kesik kesik yapmıştır.

Kısaca özdeş benliğinizi kırmaya çalışmıştır...

Yani en kısaca bu adam; sizi film evreninden, dışarıya yadsır ve filme düşünsel katılımı (tanık) sağlamaya çalışır. (Eylem katılımı değil) (Brecht Estetiği)

Trier; sinemasını iyi bir öykü üzerine kurmaya çalışmaz, doğal olarak da bu adamları bazı ön bilgilere sahip olarak, biraz araştırarak izlemelisiniz.

Bunlar teknik kısımlar...

Ama üzerine düşünürseniz, bazı yönetmenler hakkında fuzuli yorumlar yapmaktan kaçınırsınız.

Devir modern efendim!

Modern bir zihin, modern bir seyirci ister, modern bir seyirci de ne yazık ki, sinema tekniğinden anlamalıdır. (Anlatılanları teknik buluyorsak eğer)

Yoksa Hologramik Sinemaya geçmemiz çok daha uzun sürecektir.

Doğru mu!

Melankolik Bir Gezegen Çarpıyor Bana


Hiçbir yönetmeni ulaşılamaz görmemek gerekir, bazıları biraz ilerde olabilirler, ama onlarda kimileri için ulaşılmaz değildirler...

Yani; bazı yönetmenlerin filmlerini izlerken, acaba yine hangi çakallağı yaptı diye, pür dikkat izlemek, film izlemenin en zor zanaat olduğu durumlardan biridir.

Trier de öyle, filmleri de...

Zor filmler yapar, yapmaya çalışır. Metafor, alegori, imge- simge kafayı zorlar biraz açıkçası. Öyle basit bir film yapsa, yapmaya çalışsa dahi, insan gerilir ve iyice anlamaya çalışır bu yönetmeni.

Geçmişi yüzünden, geçmişimiz yüzünden!

Şimdi...

Melankolia filminde deşifre olacak ne var!

Zor zanaat film içinde; Tarot İlk Açılım kağıdının (Hermetik Gelenek) resmindeki sağda güneş, solda ay, ortada erkişi mekaniğini keşfediyorum.

Ne sağda, ne solda olacaksın. Ne güneş, ne de ay olacaksın... ( Hakiki Açılım)

Enerjinin zıt kutuplarda akmasının manası ile filmin başındaki Justin, Claire ve Çocuk üstlerinde gezegen ve yıldızlarla bize yürüyorlar. (Filmin açılış sekansı içindeki resim- Yavaş Çekim!)

Solda gelinlikli, üstünde ay ve Justin, sağda Claire üstünde Güneş ve ortada Çocuk ve üstünde Lotus (Erkişi- Erkek ve Dişi, Ne Erkek Ne Dişi, Hakikat, Aydınlanma, Buda, Yakin, Tanrının Krallığı, Melankolia, vs...)

Şimdi Justin; bir kere steelbreaker (çelikkıran teyze) ayrıca Ay'ın gelgitleri gibi, med cezir halinde, psişik güçleriyle yaşıyor, yarı ölü, yarı canlı ve hep yorgun, ayrıca annesi gibi duyarsız ve hayatı iplemiyor.

Claire; duyarlı, fazla takıyor, yaşama meraklı, pimpirik.

Yani zıt iki kardeş vurgulanmaya çalışılıyor.

Bilim adamı olan Claire'in kocası, her zamanki gibi analitik aklın yenilgisini anlatan bir tip, yani biraz mistik durumlara (film izlemek mistik bir durumdur) alışık olmamız için konulmuş.

Ve çocuk, saf, temiz, ne duyarlı, ne duyarsız, ne güneş gibi egoist ve sıcak, ne ay gibi dengesiz ve soğuk. Ne gülümser her dakika, ne de ağlar yanlızlığına...

Ve işte; film tüm dünyanın ölümünü, simyasal (dönüşümsel) olarak güneş, ay'ın ve dengeli çocuğun (erkişinin) dönüşümüne bağlayarak bitiriyor.

Hermetik gelenekten örnekliyorum...

Tüm film boyunca; Ne Justin, ne Claire köprüden öbür tarafa geçemiyorlar (At Sürme Sahnesi) ve bu durum filmi simyasal (kişisel) bir dönüşüme doğru yeniden sürüklüyor. Yani gerçekleşen şey, dünyanın sonu değil, o film karakterlerinin dünyalarının sonu. (Karakterler, kapalı bir kontrol hacimdeler, ilk gösterilen film karelerinin aynısı)

Bilim Adamı (Baba) ölüyor ve film sonunda Justin, Claire (zıt kutuplar) ve aşkınlanarak oluşturacakları saf bilinç, masum bilinç (Trier) çocuk oluşur... (Gezegen ile ölüm)

Dünyanın sonu (yine kişiseldir) olarak kabul edersek bu gezegen çarpışmasını, hayvanların (at) mutlak son geldiğindeki metanet, sessizlik ve olgunlukları, ama onların dışındaki insanların korkuları da imgelenmiş derinlere.

Yani bir hayvan kadar rahat değiliz, dünyanın sonu gelecek diye, sanki dünyayı biz yaratmışız gibi ağlayıp duruyoruz...

Melankolia'nın (Gezegen) çocuk (saf) olabilmesi, simgelemesi de içerik dahilidir...

İşte böyle...

Zorlama yorumlar tabi bunlar, bir film izlerken şamancılık bilgisine sahip olmanız gerekmez elbette...

Klasik Anlatı Yorumu

Trier; kendi bir önceki filminin üstüne çıkamıyor. (Antichrist) Teknik aynı, oyuncu sistemi aynı, içerik zayıflıyor ve tekrara düşme tehlikesi baş gösteriyor.

Dikkat!

Bir seyir olarak düşünürsek, yönetmene olan saygımızla, konuşmadan (yorumlamadan) işte böyle bir şey! diyerek izleyip geçebiliriz filmi.

"Trier'in ölüme bakışı basit anlamda" der gideriz sinemadan dışarı...

Kadınları ön plana çıkartarak, cinselliği biraz azaltarak, kendi dişil karakterini ararken görüyoruz yönetmeni falan işte...

Bir biçimsel yönden, bir de içerik yönünden deştik.

Hayır ola!

13.10.2011