22 Şubat 2011 Salı

Bilge Nuri Ceylan- Mayıs Sıkıntısı

YETENEK


Bakın; bir sinemacı genç, yaptığı işin orijin noktasını öğrenebilecek kadar azimli, teorisini konumlayacak kadar potansiyele sahip ve pratikte "kendini koruyabilecek" kadar onurlu ise iki yoldan birini seçerek ilerler...

Öğretiler bu yönde ayrılan iki seçenek ortaya koyarlar:

-Tümdengelimli.
-Tümevarımlı.

Kavramlara baktığımız da anladığımız bir yapı var:

Tümdengelimli olan; tüm olarak kabul ettiği bir nedene kendini bağlayarak aşağıya sarkar.

Tümevarımlı olan da; aşağıdan kendi merdiven basamaklarını istediği noktaya koyarak bir nedene tırmanır.

Tümdengelimli olan adam "son nokta" olarak belirlediği bir mesnet seçer ve ona göre teorik ve pratik uygulamalarını hazır bulduğu "taklitten" yani mesnetten kendine doğru çeker. Ta ki özgün bir yapı kurana kadar. Tabi gücü izin verirse...

Tümevarımlı adam da her noktaya belli bir mesafeden bakarak; kendi hiçbir! şeye benzemeyen yolunu belirlemeye çalışır.

İlki genişten gelir, diğeri özelden gider...

Sinema için düşünürsek- ki sinema 130 yıllık (1880) bir sanat açılımıdır- yöntem bilimlerinden hangisini nasıl konumlandıracağımızı bulabiliriz.

Her zaman söylediğim gibi her sanat bilimseldir. Her sanat bilim aracılığıyla ortaya çıkar ve bilimin sosyolojik altyapısını "sistem" üzerinde hakim kılmak için yansımalar yaratır.

Kuantum sıçraması bilimdir; lakin "orbitallerden sıçrayan" elekturonun enerji salınımı sanattır.

Ya da astronomik olarak yeniay bilim, dolunay sanattır.

İnsan bir ilk bulur- bulduğu bu "ilk " bilimdir. Bu "ilki" ta ki başka "ilklere" kadar koruyan ve eskimesini sağlayan durum ise sanattır.

Ya işte demek ki; Tümdengelimsel ve Tümevarımsal bütün yöntemler 1800- 1900 arası ve 1900- 2000 arası gerçekleşen bilimsel çözümlemeler yüzünden ortaya çıkmıştır.

Bunca karın ağrısının sinema için olan kısmına dönersek;

Sinema da tümdengelimsel yöntem biçimciliktir. ( Başka bir yönetmenden sistem kopyalama)
Sinema da tümevarımsal yöntem de benciliktir. (Görsellik, edebi metinsel bakış, avantgard akımlar)

Tümdengelimsel ilerleyen yönetmen adayı; Tarkovski, Bresson, Kubrick, Godard gibi sevdiği adamın yöntemini bir "son" kabul eder ve bunu kendi kabiliyetince uygulayıp kendi özgünlüğünü yaratmaya çalışır.

Lakin; tümevarımcı sinemacı, son kabul etmeden bir ondan, bir bundan etkilenerek kendi stratejik planını korumaya çalışır.

Bir arkadaş; ilk önce biçimini oturtup; sonra edebi repkliklerini, çerçevelerini, görsel gücünü ve diğer küçük gibi gözüken ayrıntılarını hafifletiyorsa Tümdengelimcidir.

Başka bir arkadaş ise; tüm planlarını kendi gözü gibi çok dikkatli kurup bir sinemasal biçimin kendiliğinden oluşmasını sağlamaya çalışıyorsa Tümevarımcıdır.

İki düşüncenin size de kolaylık olarak anlaşılabilmesi için örneklemem gerekiyorsa;

Tümdengelimci Sinemacı Semih Kaplanoğlu'dur.
Tümevarımcı Sinemacı da Nuri Bilge Ceylan'dır.

Nasıl mı?

Semih Kaplanoğlu belirli bir biçimi oluşturana kadar hiç ortalıklarda görünmedi. İçeriği ve görselliği, biçimin yanında kuruyordu. (Herkes Kendi Evinde- Meleklerin Düşüşü) Daha az önem veriyordu bunlara...

Daha sonra biçimini oluşturup kendini ayrıntılarla ilgilenmeye itti.

Nuri Bilge ise baştan beri hep planlarının muazzamlığı için uğraşıp durdu.

Şimdi son durumlara bakarsan; Semih Kaplanoğlu geriden gelip sinema biçimini "Zaman Denklemli Sinema" uygulayıp, çerçevelerin ve repliklerinin kontrolünü eline geçirerek daha iyi bir sinemaya yol almaya başladı.

Demek ki; insanlığın tüm tarihi geçmişini inceleyip, yaptığımız iş içerisindeki "en iyi noktayı" belirleyip, en iyi olana sülük gibi yapışmalı ve ondan kurtulabilecek hale gelene kadar onu sömürmeliyiz...

Sinema teorisini bilmek biçimciliğe yaklaşmaya başlamaktır çünkü...

Tarihinden bağımsız, genetiğinden aykırı bir sinemacı olamayacağına göre; Lumiere, Eisenstein, Lang, Godard, Antonioni, Tarkovski, Bergman, Tarkovski ve Angelopulos, Nuri ve Semih'ten ayrı da sinema olamaz.

Lakin dert şuradadır:

Sen hangi çeşit bir düşünürsün ve senin ustan kim?

Ya da ustanı kopyalamak istemiyecek kadar "batılı isen" nereye kadar gücünü koruyabileceksin.


Düşünsene Hollywood'tan bir türlü bir Tarkovski çıkamadı...

Bana ustanı söyle sana kim olduğunu söyleyeyim!

MAYIS ve SIKINTISI


Ben de Tümdengelimsel bir adam olduğum için; biçimsel arayışımı sona erdirene kadar; çerçevelerin içini "muazzam dolduran" bu adamları görünce korkmaya başlıyorum.

Teorik olarak ilerleyen adam edebiyata yakınlaştığı için genelden özele ilerleyebiliyor. Bu durumda sinema sistemini oturturmak namına bazı detayları unutuyorsun.

Nuri Bilge ve foto- grafi insanlarını çok seviyorum. Gerçekten kurulan çerçeveler muazzam. Söz kalmıyor benim gibi "biçimcilere"...

Koza, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak ve İklimler belirli bir yapıya sahipler.

Koza; bir patlama.

Kasaba; kendi gözünden doğaya bir bakış atış.

Mayıs sıkıntısı yavaş yavaş kendine doğru yönelmeler. Tanımlama çabası...

Uzak; benliğin her şeyi esirleştirmeye başlaması. Yalnızlık.

İklimler; bu benliğin "cinselliği" denemeye çabalaması. Özgür adamın, kadının sorumluluklarındaki kayboluşu.

Hep aynı çekim aşaması stratejisi devam ediyor bunlarda...

Mayıs da sıkıntı mıdır bilmiyorum; ama "Üç Maymun" artık geri dönüşü olmayan bir kurmaca yolunun başlangıcıdır.

Biçimsizliğin mesnedini kaybetmiş bir "görselliğe" boğulmasıdır.

Tümevarımın görsellik içerisinde tıkanması ve popülerliğe kayıtlanmasıdır.

Semih Kaplanoğlu Bal ile ilerlerken; Nuri Bilge "Üç Maymun" ile geri gidiyor.

Şimdi tüm yazımı baştan okuyun...

Hangi Mayıs ayının SIKINTISI bu?

METAFORLAMA


Baba nasıl bir oyuncudur öyle. Sesi, tonlaması, doğaçlaması, gerçekten şahane...

Anne, çocuk, yönetmen, rahmetli, saçlı adam...

Kusursuz.

Görsel dinamik, oyuncu yönetimi, atmosfer kurma. Gerçekten bravo.

Yumurtalı çocuk küçüklüğü, M.Emin gençliği, yönetmen hayatını kurmaya çalışan sanatçı orta yaşlılığı, baba da inatçılığı ve azimi simgeliyor.

Hem de aynı anda, aynı zaman aralığında.

Eğer görselliği, atmosferden ayırmayacak sahneler olsaydı (televizyon) tüm zamanı (tüm Bilge Ceylan nesli) aynı anda bir Mayıs ayında hissedecektik.

Maymun iştahlı küçük boyutlu, hareketli NURİ BİLGE.

Klasik bir hayatı ve işi kabullenemeyen, enteresan NURİ BİLGE.

İnsanlarla en az ilişki içerisinde, minnetlik oluşturmadan film çekmeye çalışan NURİ BİLGE.

Hak, hukuk peşinde koşan yaşlı, bilge NURİ CEYLAN.

Baban gibi; klasik bir insan olmak sana hem zor, hem de çok kolay geldi değil mi?

Ne kadar da çok takdir ettin di mi! 1000 lira için günde 10 saat boya yapan adamı?

Sen neden yapamadın?

Neden klasik olamadın BİLGE?

Sıkıntı mı bastı!

SİNE-MASAL

Çok sinema konuşmuyorum diye kızmayın bana. Sinemayı oluşturan esas şeyler bu ayrıntılar aslında.

Tüm kavramları ile konusundan, kurgusuna, oyunculuktan, kamera merceklerine kadar ayrıntılı yazabilirim yazılarımı.

Ama ne bana, ne de uzun anlamda size faydası olmaz.

Sinema eleştirmeni, ya da yazarı, ya da teorisyeni benim gözümde bir sanatçıdır.

İşini iyi yapmaya çalışan herkes sanatçıdır.

Belki yönetmen değildir herkes, ama sanatçıdır.

İşte bende filmler üzerinden size sıkıntılarımı anlatıyorum. Sinemasal olmayan, ama sinemayı oluşturan sıkıntılarımı.

Nuri Bilge'nin filmindeki film yapma sıkıntılarını...

Hayat filmini kurgulayan adamlara yazıyorum ben...

Kendi hayatlarına bir gram  "yönetmen" katkısı katmak isteyenlere...

Çok şey mi istiyorum!

22/02/2011

18 Şubat 2011 Cuma

Zeki Demirkubuz- Yazgı

YARGI


Mesele yargılamak. Yargılayıp, kendine göre, kendi isteğine göre, kendi faydana ve arzularına göre hareket etmek.

Yargılamazsan ne olur.

O zaman büyük çarkın senin küçük çarkını döndürmesine izin verirsin.

Yargılarsan ne olur peki!

Büyük çark senin küçük çarkını yine döndürmeye devam edecektir.

Peh...

100 metre yukarı çıktığımda; seni göremiyorum insan! Sence Plüton da senin varlığınla ilgileniyor mudur!

Sorabilirsin bana:

Peki neden sinemaya yaparsın o zaman? Veya neden kitap yazarsın.

Büyük çarkın tekerine çomak sokmaktır benim derdim...

Küçük çarkımın başka küçük çarkları etkilemesine olanak sağlamak...

Plütonun beni iplemesini sağlamak aslında...

Olur mu birşeyler!

Ne yapacaksın ki susup!

Küçük bir çocuğun ölümüne sessiz mi kalacaksın. Tüm algıların kapanacak, nefes almadan mı yaşayacaksın.

Yargısız infaz olacaksın yani büyük çark tarafından...

Olmasın yönetmenim? 

İstemiyorum.

İstememem de umut etmem değil midir?

HEY YABANCI


İyice düşünürseniz; böyle bir "öykü kahramanı" (Albert Camus- Yabancı) bu yaşına kadar hayatta kalmayı başaramaz...

Eylemi başlatmak ile ilgili bir problem söz konusu olsaydı eğer "Canım İstedi" diyemezdi...

Arkadaşı (Yavuz) sinemaya çağırdığında; ben gelmek istemiyorum tercihini yapamazdı. Ya da sonra evinde sıkılıp sinemaya gidemezdi.

Yargısı var bu adamın. Mekanizması çalışıyor...

An içerisinde hangi içgüdüsel dürtü ile şahlanırsanız; ona göre yaşacaksınız da diyemezdi.

Çünkü içgüdü de bir yargı mekanizmasıdır. Kendine ait bir "doğa kanunu" vardır. Büyük çarktan bağımsız hareket edemez...

Öncelikle; filmin başından sonuna kadar tasvir olan karakter ile kitabın anlatmak istediği karakteri birbirinden ayırmalıyız...

Ve kişiler hakkında determine (nedensel) bir sonuç oluşturmaktan kaçınmalıyız. O da öyle bir canlıdır diyip kendi işimize bakmalıyız.

Öyle mi?

Yargılamak; her olayı bir nedene bağlamaktır.

Siz yargılamazsanız da sizi yargılarlar. Hep böyle olur. 

Ne sen galaksinden ayrısındır ne de galaksin senden ayrı.

Seni iplemez ama kızar sana Plüton!

Bırakalım tanrı ve tanrısızlık, umut ve umutsuzluk arasındaki açıklanamaz duyguyu tarif etmeye çalışsın küçük adam...

Evet...

Ben seni anlarım Musa ama "doğanın kanunu" anlamaz...

GÖRSEL ARZULAR


Kapı metaforu hep var filmlerinde.

Ama ben tüm film boyunca bir "görsel imge" yakalamak için kapıyı mı bekleyeceğim.

Abi "hikayesi iyi" mi demek zorundayım, tartışmak için.

Kapılar da yalama olmuş zaten.

Fikirler güzel, öyküler çekici de olsa, kamerayı koyup karşısına koyduğumuz oyunculara sandalyeden seslenmek yeterli olmamalıdır değil mi!

Çerçeveyi belirleyip, sağ boşluğa vazo, sol boşluğa "tablo", oyuncu biraz geri gel, kamera biraz öne gel demek midir sanatçılık!

İmge kafada değil mi öncelikle! Zaten en baştan beri orada değil mi o atmosfer. 

Fikirlerin çerçeveleri ne olacak peki!

İstanbul'u seyrediyorum; gözlerim kapalı...

Bilmem yapabilecek miyim?

19/02/2011

Teodoros Angelopulos- Ulis'in Bakışı (Ulysses' Gaze)

Yolculuk


Önce yol var di mi? Yolcu var sonra. Yol olmalı, yoksa yolcu olamaz.

Yol-suzluk da var. Yolları olmayan yolcular da var demek ki. Aaa.

Yol-suz olan adama "nereye" diye sorabilir misiniz?

Yolu yok ki adamın...

Ama ömrü var di mi? Her yolsuzun da bir ömrü vardır! Fizik kuralıdır bu!

Neyse...


Ulyis- Odisseas- Odyseas yiğit anlamında. Dadaş adamdır yani. Hikayesi; evinden çıkıp, zekice yaptığı hamleler ile Truva'da ün salması ve en sonunda yolculuğun başladığı yerde- başladığı gibi tamamlanması imgelidir.

Tüm insanlığın hikayesidir bu...

Herkes bahseder bundan. Çok bilirler ya. Destan da destan yani. Ben Odyseas kelimesini gördüğümde yazan yazıyı okumuyordum mesela.

Neden mi?

Çünkü şöyle basitçe anlatmıyorlardı bana. Sanki kendi hikayeleri değilmiş gibi boş boş konuşuyorlardı:

Bir Myth (Mit- Destan- Epos- Drama- Anlatı) maksimum gerileme sınırı olarak DOĞUM- OLUŞUM- İCAT olayını seçebilir. Maksimum ilerleme sınırı da ÖLÜM- KIYAMET-YOKLUK olabilir.

Doğum ve Ölüm arasında olur tüm hikayeler. Tek dert, tüm insanlığın bilgi yığını, bu iki kavram arasındadır her zaman...

Olmayan bir küçük canlı ana rahminde olmaya başlar. Yavaş yavaş kendini ortamına hazırlar ve "DOĞAR".

Doğar ve tabiki ilk anında temizdir bu canlı. Kafası temiz, elleri, ayakları temiz, kafasının içi temiz. Sonra bu canlı maddesel olarak dışa doğru genişler ve belirli bir yaşa gelince temizliğini, saflığını kaybeder.

Toprakla ellerini kirletir, kültürler de kafasını...

Kaybeder; çünkü ilk çıktığı anda kendini koruma bilgisine sahip değildir. Onu başkaları korurlar, ona öğretirler, ona yol verirler.

Yolcu olur, eğer yolunu bulursa...

İşte kirlenen bu adam, yolunu kaybetmiş bir şekilde kendine yeni bir yol aramaya başlar, eski yolunda sıkılınca. Çıkar, gezer, tozar, yer, içer, sevişir...

Dertlenir, sevinçlenir...

Öyle bir duruma gelir ki- ancak özel yolcuların yeridir burası- siyasi güçler, dış bağlantılar, pislik, insanlık, hayvanlık içerisinde güçsüz ve çaresiz kalır. Hisseder her yerinde yalnızlığını...

Sorar:

Bu pisliğin içinde neden var olmuştur. Bu pislikten kurtulmak imkansızdır öyleyse bu pislikte yaşamamalıdır.

Sonra karısı, çocuğu, anası, parası için ölümünden bir an vazgeçer.

Sanki bir daha ölmeyecekmiş gibi yeniden yaşar. EEE.

Ya çocuk, kadın, para, mal, mülk bir yere kadar tatmin oldurttuyorsa. Ki öyle yapar yiğit adama...

Ya yine her şey anlamsız gelmeye başlarsa. Yine aynı sorunlar karşınıza çıkarsa, hem de kullanılmış olarak.

Bu sefer dayanacak bir "umut" ta kalmayacaktır.

Ve...

İşte döngü tamamlanır. İnsan ilk doğduğu gibi yapayalnız kalır. Temizlenir, amaçsızlaşır, bilgisizleşir, paklaşır.

Bu sefer hem anasız hem de babasızdır. Yalnızdır koca dünyasında...

İnsanlığı ve kendini düzeltmek için var gücü ile çalışmalı ya da kendini ölümün kollarına bırakmalıdır...

Ölmeye karar verir. Çıkar dağın tepesine...

Sonra tam o sırada dağ sallanır, bir çicek konuşmaya başlar, bir ceylan yavrusunu ayının elinden kurtarır, bir kar damlası düşer arap yarımadasına, denizi yararlar senin için, yaşa dercesine, atlamayasın diye...

Umut olurlar sana. Ya da sen umut sanarsın; anasız küçük çocuğu...

Yaa işte yiğit (odyseus); doğdun ve öleceksin.

Ama umudunu kaybetme derler...

Umut; Destan da Tanrıdır, törelerde Eloh, temiz oğlanlarda Baba, teslim olanlarda Allah. Candır o...

Umut olmadan yaşanır mı be koca oğlan, şu pis dünyada!

Teodoros Angelopulos Tarkovsky


Tarkovski olmasaydı ne yapacaktk yahu...

Ne güzel adam değil mi şu Tarkovski.

Ama hep yalnış anlaşıldı güzelim. Fil gibi tuttular bir tarafından tuttuklarına yorum yaptılar.

Halbuki; o içeriğini anlatmak için kurmuştu o "zamansız" sinema biçimini. Planları bol konuşmak için geniş, resimleri saklı içeriğini gizlemek için ferah, zamanı da bilimle örtüşmek için alacalıydı...

Angelopulos; Tarkovski'den 4 yaş küçük bir adam. Aynı dönemlerde yaşamışlar. Kurban'ın baş rölü ve Nostalgia'nın delisi Tarkovski'ye saygı amaçlı olarak konulmuş "Ulyis'in Bakışı" filmine.

2 Saatin üstünde film zamanı, renkler donuk, planlar geniş ve kapalı olunca her şey halleniyor mı sanıyorsunuz.

Tarkovski tüm metaforlarını tek bir metaforunun açılımını pekiştirmek için yerleştirirdi. Mekanı azaltır ve ana özetin çıkması için uğraşır dururdu. Anlamış adamla iyi anlaşırdı evet, ama saf avamı da dışarda bırakmazdı. Çünkü hep kafasında paklanmış bir eski destanı anlatırdı. Rusya da olan film; Türkiye'de de olsa, Afrika Kıyılarında'da olsa aynı manayı betimlerdi.

Otele, ormana veya koca bir malikaneye sırtını dayardı.

Neden?

Çünkü derdi; geniş düşüncelerini, en basitinden anlatma çabasıydı...

Ya Angelopulos;

Her söz ayrı bir metafor, her yer bir Coğrafya Atlası, her mekanın tipik hikayesi. Balkanlardan girip, balkanlardan çıkamama...

Tarihlerle, dramalarla kaynaşma...

Yunan tarihi, bilgisi, mitleri.

Ben ansiklopedi ile izler anlarım, ya seyirci ne olacak!

Yapma, dünyayı kurtaramayacağını sen de biliyorsun değil mi! 

Kendini kurtarsan bize yeter.

Zaman ve Kapalı Planlar

İlk sahneyi ve bağlı olduğu Yunanistan sekansını görünce; üzülmeye başladım. Çünkü benim hayal gücüm bu kadar büyük yapım desteğiyle düşünümez.

Caddeler, ışıklar, figüranlar, kameralar, lensler...

Kıskandım.

Her plan ait olduğu merkezden başlıyor, başladığı planla yeniden kapanıyordu.

Gerçekten muazzam bir zorluk bu!

Hem para, hem zaman, tek planlar, her sahnede; Jimmy, magnum, dolly...

Kaç kere yapılmış tekrar acaba, kameraya bakmayan figüranlar...

Bravo.


İşte sinema böyle önemli silahlarla kuşanılarak yapılmalı.

Boyutlar değişirken- yani mekan, bu sırada oyuncu ve figürler aynı endamlarında kalıyorlar. Zaman geçmiş ve gelecekle, şimdi de toplanıyor.

Ana konu biçim olarak saklanıyor arkaya ve bir kaç sahnede sinemayla resmen dalga geçiliyor.

Kızıyorum ayrıca;

Neden mi, çünkü tutarlılık yok.

Manakis kardeşlerin siyah beyazıyla, ilk sinema bakışıyla, filmine başladın. Metaforun tüm tarihin, antik yunanın, insanlığın bu "ilk bakış" içerisinde hapsedildiğini göstermek değil mi?

Eee...

Ne gerek var; o şekilde eski filmi aynen göstererek başlamana. Hem zaman birdir diyip, her mekanda güzel bir Truvalı kızı bize sevdirttiyorsun, hem de Manakislerin sinema biçimiyle kendi filmini birbirinden ayırıyorsun...

Planları kapatıcam diye bir çok yerde gereksiz uzatmalar yapıyorsun.

Müzik ile yaptığın atışmalarda "biçimsiz" olarak müziğini kendi zamanından ve filminden ayırıyorsun...

Başladığın gibi gitmeyi unutup; sonlarda hikayenin içinden çıkıyorsun. Dallanıp, budaklanıyorsun...

Sözlerin; kendi tarihini bile yanlış değerlendirdiğini gösterecek kadar; ezber...

Yaaa...

Nostalgia'nın delisi; mumu söndürmeden şurdan şuraya git demişti Tarkovski'ye, sence senin Yiğit- Ulyis'inde o hareketi yapacak kadar bunaldı mı!

Yoksa tüm Balkanları gezmek ve her birinin birikimini tek bir savaşta göstermek uğruna Ulyis'inden mi vazgeçtin?

Kalk geldik evmize; Spartaküs...

SON

Bir başyapıt değil.

Yüksek bir sinema görselliği ve çalışma disiplini evet; ama başkası değil...

Çünkü tüm filmin her bir sekansa ait organik bağları kopuk...

Cannes'da, Berlin'de, Venedik'te her tarih her zaman ödüller dağıtılır. Her zaman farklı yönetmenlerden farklı filmler alınır yarışmalara...

Ama şöyle yapsak Cannes Festivalinde mesela; şu ana kadar gerçekleşen tüm yarışmaların en iyi filmlerini, en iyi yönetmenlerini birbiriyle karşılaştırsak...

Sizce kim veya hangi film kazanır.

İşte festivallik olmak da böyle basit bir soruyla başlıyor.

18/02/2011