18 Şubat 2011 Cuma

Zeki Demirkubuz- Yazgı

YARGI


Mesele yargılamak. Yargılayıp, kendine göre, kendi isteğine göre, kendi faydana ve arzularına göre hareket etmek.

Yargılamazsan ne olur.

O zaman büyük çarkın senin küçük çarkını döndürmesine izin verirsin.

Yargılarsan ne olur peki!

Büyük çark senin küçük çarkını yine döndürmeye devam edecektir.

Peh...

100 metre yukarı çıktığımda; seni göremiyorum insan! Sence Plüton da senin varlığınla ilgileniyor mudur!

Sorabilirsin bana:

Peki neden sinemaya yaparsın o zaman? Veya neden kitap yazarsın.

Büyük çarkın tekerine çomak sokmaktır benim derdim...

Küçük çarkımın başka küçük çarkları etkilemesine olanak sağlamak...

Plütonun beni iplemesini sağlamak aslında...

Olur mu birşeyler!

Ne yapacaksın ki susup!

Küçük bir çocuğun ölümüne sessiz mi kalacaksın. Tüm algıların kapanacak, nefes almadan mı yaşayacaksın.

Yargısız infaz olacaksın yani büyük çark tarafından...

Olmasın yönetmenim? 

İstemiyorum.

İstememem de umut etmem değil midir?

HEY YABANCI


İyice düşünürseniz; böyle bir "öykü kahramanı" (Albert Camus- Yabancı) bu yaşına kadar hayatta kalmayı başaramaz...

Eylemi başlatmak ile ilgili bir problem söz konusu olsaydı eğer "Canım İstedi" diyemezdi...

Arkadaşı (Yavuz) sinemaya çağırdığında; ben gelmek istemiyorum tercihini yapamazdı. Ya da sonra evinde sıkılıp sinemaya gidemezdi.

Yargısı var bu adamın. Mekanizması çalışıyor...

An içerisinde hangi içgüdüsel dürtü ile şahlanırsanız; ona göre yaşacaksınız da diyemezdi.

Çünkü içgüdü de bir yargı mekanizmasıdır. Kendine ait bir "doğa kanunu" vardır. Büyük çarktan bağımsız hareket edemez...

Öncelikle; filmin başından sonuna kadar tasvir olan karakter ile kitabın anlatmak istediği karakteri birbirinden ayırmalıyız...

Ve kişiler hakkında determine (nedensel) bir sonuç oluşturmaktan kaçınmalıyız. O da öyle bir canlıdır diyip kendi işimize bakmalıyız.

Öyle mi?

Yargılamak; her olayı bir nedene bağlamaktır.

Siz yargılamazsanız da sizi yargılarlar. Hep böyle olur. 

Ne sen galaksinden ayrısındır ne de galaksin senden ayrı.

Seni iplemez ama kızar sana Plüton!

Bırakalım tanrı ve tanrısızlık, umut ve umutsuzluk arasındaki açıklanamaz duyguyu tarif etmeye çalışsın küçük adam...

Evet...

Ben seni anlarım Musa ama "doğanın kanunu" anlamaz...

GÖRSEL ARZULAR


Kapı metaforu hep var filmlerinde.

Ama ben tüm film boyunca bir "görsel imge" yakalamak için kapıyı mı bekleyeceğim.

Abi "hikayesi iyi" mi demek zorundayım, tartışmak için.

Kapılar da yalama olmuş zaten.

Fikirler güzel, öyküler çekici de olsa, kamerayı koyup karşısına koyduğumuz oyunculara sandalyeden seslenmek yeterli olmamalıdır değil mi!

Çerçeveyi belirleyip, sağ boşluğa vazo, sol boşluğa "tablo", oyuncu biraz geri gel, kamera biraz öne gel demek midir sanatçılık!

İmge kafada değil mi öncelikle! Zaten en baştan beri orada değil mi o atmosfer. 

Fikirlerin çerçeveleri ne olacak peki!

İstanbul'u seyrediyorum; gözlerim kapalı...

Bilmem yapabilecek miyim?

19/02/2011

Teodoros Angelopulos- Ulis'in Bakışı (Ulysses' Gaze)

Yolculuk


Önce yol var di mi? Yolcu var sonra. Yol olmalı, yoksa yolcu olamaz.

Yol-suzluk da var. Yolları olmayan yolcular da var demek ki. Aaa.

Yol-suz olan adama "nereye" diye sorabilir misiniz?

Yolu yok ki adamın...

Ama ömrü var di mi? Her yolsuzun da bir ömrü vardır! Fizik kuralıdır bu!

Neyse...


Ulyis- Odisseas- Odyseas yiğit anlamında. Dadaş adamdır yani. Hikayesi; evinden çıkıp, zekice yaptığı hamleler ile Truva'da ün salması ve en sonunda yolculuğun başladığı yerde- başladığı gibi tamamlanması imgelidir.

Tüm insanlığın hikayesidir bu...

Herkes bahseder bundan. Çok bilirler ya. Destan da destan yani. Ben Odyseas kelimesini gördüğümde yazan yazıyı okumuyordum mesela.

Neden mi?

Çünkü şöyle basitçe anlatmıyorlardı bana. Sanki kendi hikayeleri değilmiş gibi boş boş konuşuyorlardı:

Bir Myth (Mit- Destan- Epos- Drama- Anlatı) maksimum gerileme sınırı olarak DOĞUM- OLUŞUM- İCAT olayını seçebilir. Maksimum ilerleme sınırı da ÖLÜM- KIYAMET-YOKLUK olabilir.

Doğum ve Ölüm arasında olur tüm hikayeler. Tek dert, tüm insanlığın bilgi yığını, bu iki kavram arasındadır her zaman...

Olmayan bir küçük canlı ana rahminde olmaya başlar. Yavaş yavaş kendini ortamına hazırlar ve "DOĞAR".

Doğar ve tabiki ilk anında temizdir bu canlı. Kafası temiz, elleri, ayakları temiz, kafasının içi temiz. Sonra bu canlı maddesel olarak dışa doğru genişler ve belirli bir yaşa gelince temizliğini, saflığını kaybeder.

Toprakla ellerini kirletir, kültürler de kafasını...

Kaybeder; çünkü ilk çıktığı anda kendini koruma bilgisine sahip değildir. Onu başkaları korurlar, ona öğretirler, ona yol verirler.

Yolcu olur, eğer yolunu bulursa...

İşte kirlenen bu adam, yolunu kaybetmiş bir şekilde kendine yeni bir yol aramaya başlar, eski yolunda sıkılınca. Çıkar, gezer, tozar, yer, içer, sevişir...

Dertlenir, sevinçlenir...

Öyle bir duruma gelir ki- ancak özel yolcuların yeridir burası- siyasi güçler, dış bağlantılar, pislik, insanlık, hayvanlık içerisinde güçsüz ve çaresiz kalır. Hisseder her yerinde yalnızlığını...

Sorar:

Bu pisliğin içinde neden var olmuştur. Bu pislikten kurtulmak imkansızdır öyleyse bu pislikte yaşamamalıdır.

Sonra karısı, çocuğu, anası, parası için ölümünden bir an vazgeçer.

Sanki bir daha ölmeyecekmiş gibi yeniden yaşar. EEE.

Ya çocuk, kadın, para, mal, mülk bir yere kadar tatmin oldurttuyorsa. Ki öyle yapar yiğit adama...

Ya yine her şey anlamsız gelmeye başlarsa. Yine aynı sorunlar karşınıza çıkarsa, hem de kullanılmış olarak.

Bu sefer dayanacak bir "umut" ta kalmayacaktır.

Ve...

İşte döngü tamamlanır. İnsan ilk doğduğu gibi yapayalnız kalır. Temizlenir, amaçsızlaşır, bilgisizleşir, paklaşır.

Bu sefer hem anasız hem de babasızdır. Yalnızdır koca dünyasında...

İnsanlığı ve kendini düzeltmek için var gücü ile çalışmalı ya da kendini ölümün kollarına bırakmalıdır...

Ölmeye karar verir. Çıkar dağın tepesine...

Sonra tam o sırada dağ sallanır, bir çicek konuşmaya başlar, bir ceylan yavrusunu ayının elinden kurtarır, bir kar damlası düşer arap yarımadasına, denizi yararlar senin için, yaşa dercesine, atlamayasın diye...

Umut olurlar sana. Ya da sen umut sanarsın; anasız küçük çocuğu...

Yaa işte yiğit (odyseus); doğdun ve öleceksin.

Ama umudunu kaybetme derler...

Umut; Destan da Tanrıdır, törelerde Eloh, temiz oğlanlarda Baba, teslim olanlarda Allah. Candır o...

Umut olmadan yaşanır mı be koca oğlan, şu pis dünyada!

Teodoros Angelopulos Tarkovsky


Tarkovski olmasaydı ne yapacaktk yahu...

Ne güzel adam değil mi şu Tarkovski.

Ama hep yalnış anlaşıldı güzelim. Fil gibi tuttular bir tarafından tuttuklarına yorum yaptılar.

Halbuki; o içeriğini anlatmak için kurmuştu o "zamansız" sinema biçimini. Planları bol konuşmak için geniş, resimleri saklı içeriğini gizlemek için ferah, zamanı da bilimle örtüşmek için alacalıydı...

Angelopulos; Tarkovski'den 4 yaş küçük bir adam. Aynı dönemlerde yaşamışlar. Kurban'ın baş rölü ve Nostalgia'nın delisi Tarkovski'ye saygı amaçlı olarak konulmuş "Ulyis'in Bakışı" filmine.

2 Saatin üstünde film zamanı, renkler donuk, planlar geniş ve kapalı olunca her şey halleniyor mı sanıyorsunuz.

Tarkovski tüm metaforlarını tek bir metaforunun açılımını pekiştirmek için yerleştirirdi. Mekanı azaltır ve ana özetin çıkması için uğraşır dururdu. Anlamış adamla iyi anlaşırdı evet, ama saf avamı da dışarda bırakmazdı. Çünkü hep kafasında paklanmış bir eski destanı anlatırdı. Rusya da olan film; Türkiye'de de olsa, Afrika Kıyılarında'da olsa aynı manayı betimlerdi.

Otele, ormana veya koca bir malikaneye sırtını dayardı.

Neden?

Çünkü derdi; geniş düşüncelerini, en basitinden anlatma çabasıydı...

Ya Angelopulos;

Her söz ayrı bir metafor, her yer bir Coğrafya Atlası, her mekanın tipik hikayesi. Balkanlardan girip, balkanlardan çıkamama...

Tarihlerle, dramalarla kaynaşma...

Yunan tarihi, bilgisi, mitleri.

Ben ansiklopedi ile izler anlarım, ya seyirci ne olacak!

Yapma, dünyayı kurtaramayacağını sen de biliyorsun değil mi! 

Kendini kurtarsan bize yeter.

Zaman ve Kapalı Planlar

İlk sahneyi ve bağlı olduğu Yunanistan sekansını görünce; üzülmeye başladım. Çünkü benim hayal gücüm bu kadar büyük yapım desteğiyle düşünümez.

Caddeler, ışıklar, figüranlar, kameralar, lensler...

Kıskandım.

Her plan ait olduğu merkezden başlıyor, başladığı planla yeniden kapanıyordu.

Gerçekten muazzam bir zorluk bu!

Hem para, hem zaman, tek planlar, her sahnede; Jimmy, magnum, dolly...

Kaç kere yapılmış tekrar acaba, kameraya bakmayan figüranlar...

Bravo.


İşte sinema böyle önemli silahlarla kuşanılarak yapılmalı.

Boyutlar değişirken- yani mekan, bu sırada oyuncu ve figürler aynı endamlarında kalıyorlar. Zaman geçmiş ve gelecekle, şimdi de toplanıyor.

Ana konu biçim olarak saklanıyor arkaya ve bir kaç sahnede sinemayla resmen dalga geçiliyor.

Kızıyorum ayrıca;

Neden mi, çünkü tutarlılık yok.

Manakis kardeşlerin siyah beyazıyla, ilk sinema bakışıyla, filmine başladın. Metaforun tüm tarihin, antik yunanın, insanlığın bu "ilk bakış" içerisinde hapsedildiğini göstermek değil mi?

Eee...

Ne gerek var; o şekilde eski filmi aynen göstererek başlamana. Hem zaman birdir diyip, her mekanda güzel bir Truvalı kızı bize sevdirttiyorsun, hem de Manakislerin sinema biçimiyle kendi filmini birbirinden ayırıyorsun...

Planları kapatıcam diye bir çok yerde gereksiz uzatmalar yapıyorsun.

Müzik ile yaptığın atışmalarda "biçimsiz" olarak müziğini kendi zamanından ve filminden ayırıyorsun...

Başladığın gibi gitmeyi unutup; sonlarda hikayenin içinden çıkıyorsun. Dallanıp, budaklanıyorsun...

Sözlerin; kendi tarihini bile yanlış değerlendirdiğini gösterecek kadar; ezber...

Yaaa...

Nostalgia'nın delisi; mumu söndürmeden şurdan şuraya git demişti Tarkovski'ye, sence senin Yiğit- Ulyis'inde o hareketi yapacak kadar bunaldı mı!

Yoksa tüm Balkanları gezmek ve her birinin birikimini tek bir savaşta göstermek uğruna Ulyis'inden mi vazgeçtin?

Kalk geldik evmize; Spartaküs...

SON

Bir başyapıt değil.

Yüksek bir sinema görselliği ve çalışma disiplini evet; ama başkası değil...

Çünkü tüm filmin her bir sekansa ait organik bağları kopuk...

Cannes'da, Berlin'de, Venedik'te her tarih her zaman ödüller dağıtılır. Her zaman farklı yönetmenlerden farklı filmler alınır yarışmalara...

Ama şöyle yapsak Cannes Festivalinde mesela; şu ana kadar gerçekleşen tüm yarışmaların en iyi filmlerini, en iyi yönetmenlerini birbiriyle karşılaştırsak...

Sizce kim veya hangi film kazanır.

İşte festivallik olmak da böyle basit bir soruyla başlıyor.

18/02/2011

17 Şubat 2011 Perşembe

Semih Kaplanoğlu- Meleğin Düşüşü

Sinemanın Tekniği


Çerçeve var bir tane. Ebatlarını biz belirleriz. Gözün en hassas algı dinamiğine göre kare, dikdötgen, kimi zaman daire alanları ile sınırlarız...

Çerçevenin içinde elemanlar var. Ana öğe, yardımcı öğeler. Renk, doku, leke seçimlerini oluşturan değerler var. Işığın cepheden, tepeden, yandan, tersten gelmesine göre oluşan betimlemeler var.

Oyuncular var, diyaloglar, monologlar, net alanlar, flu alanlar var.

Var da var...

Ayrıca bu çerçeveyi kendinden önceki ve sonraki çerçeveye bağlayan bilinç öğeleri var. Arada devamlılık var. Ses var, montaj değerleri var.

Saniyede gözünüzün önünden geçecek 24 karenin hepsini ilgilendiren meseleler bunlar. Değil mi!

Bunlar var ve ne kadar "bilinçle" yaklaşırsanız bunlara; o kadar da siz var olursunuz!

İşte bu sinemanın tekniğidir, siz ve ekibiniz bu değerler üzerinden "içeriğinizi aktarmak" ile uğraşırsınız.

O yüzden işin mutfağını; fikrinin olup olmamasına bağlı olmadan öğretirler okullarda. İşine lazım olur diye...

İlk önce kirlenmeliyiz değil mi Alexander!

Doğal Seleksiyon

Bir sinema eserinde yönetmeni ilgilendirmeyen bir durum söz konusu olabilir mi!

Tabiki olamaz. Her birim; organizatör sanatçının tezgahında kendi bireyselliklerini ortaya koyarak bir bütüne yardımcı olur.

Organizatörün mutfağı nedir? Sinema sanatçısı- yönetmen neler yapar!

İstediği içeriği, görsel olarak düşünür ve izleyenlere anlatır.

Görsel olarak düşünemiyorsa ne yapar! O zaman da geçmişinden miras alır. Biçimi "tümdengelimsel" olarak örnek kabul eder ve onu uygular...

Tümevarımsal düşünmek çok uzun sürer çünkü...

Peki biçimi oluşturan nedir! Yani biçim nedir?

Biçim; sinema tekniğidir. Yani yukarıdaki örnek değerlerdir. Her bir biçim öğesi "miras" aldığınız diğer biçimden yalnızca sizin anladığınız kadarıyla size ve eserinize gelir.

Çünkü o biçim; "miras aldığınız önceki yönetmenin" kendi içeriğini anlatmak için seçtiği yoldur. Onundur...

O zaman o biçim kopyalanamaz, kopyalansa da kopyalanamaz. Zaman izin vermez...

Ne yapmak gerekir.


Görsel düşünmelidir. Yani sinema tekniği ile düşünmelidir. Foto-graf tekniği ile, ya da edebiyat tekniği ile ya da resim tekniği ile değil sinema tekniği ile düşünmek gerekir...

Düşünmek gerekir, öğrenip, unutup, yeniden öğrenmelidir...

Tarkovski

Bir feda ve ağıt ve dua. Nostalgia'da başrol adamın tüm hayatının sıkışıklığını bir "delinin sözü" ile yıkmak istemesi. Mumla yürünen uzun yol. Mum sönmeden yürünmeye çalışılan uzun plan...

Kurban'da evinin hanımıyla sevişip, gerçek kadının "gerçek aşkını" yakalama sevdası. Uçan metaforik sevişme sahnesi...

Meleğin Düşüşünde; genç kızın ipliği kopmadan gidebileceği kadar uzun noktalara gidebilmesi. İpliğinin üzerindeki duası...

Bu sahnelerin en verimli olanı Nostalgia'daki. Çünkü one shot bir plan bu, filmin içeriği ile biçimsel bir uyuşma sağlanıyor.

Yani Tarkovski; bu sahneyi "tek plan" çekmiş ve anlattığı adamın problemli hayatının çözümü için anlayana örneklemiş...

Bu sahne "tek plan" çekimi dışında aynı manayı veremezdi. Çünkü görsel düşünen bu adam; fikrine göre sahneyi planlarken "muğlak" kalmayı yeğlemiştir.

Anlayana muğlak değildir, anlamayana muğlaktır bu plan.

Muğlaklığı yaratan "tek plan" ve track- şaryo- magnum'lu sabit çerçeveli plandır. Bilmiyorum anlatabildim mi?

İşte anlamak da; sezgiler kadar elle tutulmaz, bilinç kadar da maddesel bir şeydir.

Ama sinemada biçim sezgi ile değil bilinçle yapılır, kopya sahneyle aynı mantığı anlatmak yordamıyla değil.

Değil mi Prayer!

ZAMAN

İleriye doğru şartlanan bize göre, koca memeli kız, aldatma aracıdır. Bavul aldatılmadan önce alınmış, kız da evden çıktıktan sonra aldığı arabanın anahtarı nedeniyle ölmüştür.

Kırmızı gecelik; ilk Tarkovski- İplik sahnesiyle, edilen duanın, kadınsal cevabıdır. İsevi olanın Musevi olanla hesaplaşmasıdır.

Yükselen Kova'nın yükselen Aslan gibi davranıp, eylemci davranması, üzerindeki tüm yükten kurtulmasıdır.

Bir meleğin düşmesi, bir gizli melekenin baskıdan kurtulmasıdır.

Bal filmine adım atmaya çalışan yönetmenin zaman değerleri ile oynayıp "muğlak" bir yargılamama mekanizması kurmasıdır.

Filmimiz her fikire açık- çünkü muğlak!

O zaman sinemanın tekrarlı biçimini aşırmak nedeniyle elimizden giden diğer öğeler ne olacak.

Ne olacak o film boyunca yalnız bırakılmış güzelim çerçeveler...

Onlar yeterince "muğlak" değil mi?

17/02/2011

16 Şubat 2011 Çarşamba

Nuri Bilge Ceylan- İklimler

BEN


Böyle bir durum var tabii. İnsanın kendine vakit ayırması, hep kendiyle olması. İnsana verilen en büyük haktır bu.

İnsan kendine, yani kendi üzerindeki araştırmalarına zaman ayırmalı ve tüm hayat karmaşasından kendini sıyırmalıdır.

Uzlet, inziva, meditasyon...

Karınızdan, çocuğunuzdan, büyük ailenizden, işinizden, en büyük hobinizden biraz sıyrılmalısınız. Öğrenmeyi de bırakmalısınız. Tek-e tek takılmalısınız.

Bu fiili abartırsanız, kendinizi tamamen izole etmeye çalışırsanız hayatın maddi düzleminden; o zaman da yaratılışınıza ters bir takım getirilerle karşılarşınız. Eğer ki çok küçük yaşta yapmaya başlamızsanız bu "gözden kaybolmayı" artık ilerde vücudunuz- bünyeniz hata vermeyi bırakır. Sizi kendinize bırakır.

Kendinizle kaldığınızda ne yaparsınız?

İnsanı, evrimleri, tarihi, coğrafyayı, yani ilim- bilimi araştırırsınız.

Ya tersi olursa?

Yani araştırmak yerine; sadece yalnız kalıp bir takım tekrar cümleleri söyler, kendinizi sadece salt düşünmeye adarsanız ne olur.

Düşüncek birşey kalır mı geriye!

Taassub, muhafaza, gerileme olur. Aynı Osman'ın Devleti'nin son zamanlarındaki gibi.

İnziva olayı tek başına kalıp insanlığa hızlı yoldan hizmet etmek içindir. Paylaşmak için. Kendine ettiğin hizmet, insanlığa yapmış olduğundur ve bu en büyük ibadettir. Değil mi?

8-13. Yüzyıldan "evet" cevabını duyuyoruz. En büyük uzlet gelişimi zamanından...

Bu noktadayken şöyle bir keskin ayrıntı kalır ortaya.

Anne, baba, kadın, evlatlar, arkadaşlar nedir?

Neden zaman ayrılmalıdır! Sadece öğrendiklerimizi "paylaşmak" için mi ihtiyacımız vardır onlara? Bizleri dinlemeleri için mi?

Dünyayı Kurtaran Adam'ın, insanlara olan hizmetini tamamlaması için yalnız takılması mı gerekmektedir! Başka türlü olamaz mı?

Fiziksel ihtiyaçlarımız karşılandığında (seks- yemek- içmek- uyumak) "ben" başka birine daha ihtiyaç duymaz mıyım?

Ben; yani kendini geliştirmeye, araştırmaya, sanat yapmaya adamış olan BEN.

Bir kadına "Fall İn Love" yapamaz mıyım? Kendimden daha çok, hizmet görevimden daha üste tutamaz mıyım o kadını?

Tek başına yaşamaya alışmış olan BEN, kadının boş, kafamı patlatan konuşmaları karşısında ne yapmalıyım. Devam mı etmeliyim. Yoksa bırakmalı mıyım kadını?

Nuri Bilge; İklimler filminde "bir aldatma" yüzünden mi problem yaşıyor sizce kadınıyla?

Yoksa ne? Kaybettiğini düşündüğü kadın kendisine geri dönünce neden geri dönmekten vazgeçiyor adam.

Gurur mu, yoksa "mission complete" mi? Seks mi?

Ne mi?

Bir koca benliğin; her şeye sahip olup, hiçbir şeyden sorumlu olmak istememesi bu. Her şeyi bilip, hiçbir şey paylaşmak istememek bu. Öğrenip anlatmamak. Öğrendikçe öğrenmek, uzletten çıkmak istememk bu!

Küçücük gururunun, koca bir "Ağrı Dağı" taklidi yapması bu.

Yediğin yemeğin bulaşıklarını yıkamamak bu. 

Ama sonra ne oluyor; yıkamadığın bulaşıklar yüzünden yemek yiyemez hale geliyorsun!

Üşüyor musun yönetmen?

Görsel Mizah


Görsel düşünce denince; uzun süre foto-grafi  ile uğraşan "Nuri Bilge" den söz etmeden olmaz gibi geliyor bana.

"Edebi fikir- görsel çevirim" gibi değil de "görsel fikir- görsel uygulama" şeklinde düşünen nadir yönetmenlerden.

Az planı ve bol görselliği var. Yeteneği muazzam. Adama zorla leblebi yedirttiriyor.

Uzak mı? İklimler mi?

Görsel dinamik olarak "İklimler" filmi uzaktan çok daha ötede.

Şöyle bir problem olmuyor değil tabi; "kar yağıyor ve bir pencere görüyorsunuz" bu resme hemen bir aksiyon kuralım. Ana fikrimize uygun olsun diyor ve yapıyorsunuz.

Bu da görsel düşünenin baş belası. İyi resimden, tüm film için vazgeçememe. Tüm estetik için bir resimden vazgeçememe...

Uzak filminde film fikrini tekrar eden en az 20 plan ve çerçeveleri yüzünden onlardan vazgeçememe.

İklimler de o kadar fazla değil, ama yatak odası sahnesi (Ağrı- Otel), biraz deneme tahtası şeklinde fazla planla örülü. Tüm filmin dışında kalıyor bu sahne...

Yüksek bir şölen, çok marifetli çerçeveler, ezber bozan görsel fikirler.

Tebrikler...

Metaforik Düzlem

Yönetmen yaparken düşünür. Olması gerekmese de bir kaç görsel metaforun yorumuna göz atalım:

Yazın başlayan pişkinlik ve "güneşin" insanın kendisine olan yakınlığı. İnsanın kendini dünyanın merkezinde hissetmesi.

Kışa doğru içine sinen, ortaya çıkan kaybetme korkusu. Güneşin başka coğrafyalara ego dağıtması.

Batı ve Kaş (Antalya) daki harabeler. Antik yunan, batılılaşma. Batı gibi kurulmuş ilişkiler, bozuk, aldatmacalı, çok eşli. Muhafaza edilen benlik.

Doğu (İshak Paşa) tek eşlilik, sevginin, ruhun ve sezgilerin geri gelmesi. Muhafaza edilen kültür.

Ama batı gözüyle bakılan bir Doğu, nedir ki!

Fotoğraf; mimari kontrol, hocalık, evleneme, evli yaşayamama.

Kadın problemlerinin kendi hayatının ve gezintilerinin önüne geçmesini engelleme...

Sarı renkte Batı, mavi renkte Doğu.

Hangisi daha sıcak?

Güneşin altında kavuran, ama bencillikle yüklü batı mı, yoksa soğuktan elinizi dışarıya çıkartmadığınız, harbi adamlarla dolu yüksek rakımlı Doğu mu.

4 Mevsim

Biçim iyi kurulmuş. Resimler muazzam. Eleştirmek için gedik arıyorum ama zorlanıyorum...

Oyunculuklar; biyografi unsurunun farkında hareket ediyor. Dublaj sırıtması yüzünden bazı sahnelerde oyunculukların kötü olduğu izlenimi oluşuyor.

Ayrıca elimdeki koz şu; Zaman.

Fotoğraf 4 Boyutu (Uzunluk, genişlik, derinlik, zaman) maksimum 3 boyuta sığdırabilir ama sinema 4 boyutu da 4 boyuta sığdırabilir.

Zaman algısıyla bilinçli bir şekilde oynamak, sinemacının en büyük kozudur.

Tüm ezberleri bozmalı sinemayı "zaman" kavramı üzerinden ve tabi ki günümüzün bilinç (5. Boyut) kavramı üzerinden yeniden değerlendirmeliyiz.

Eleştirmek güzeldir, eleştirilmek iyidir.

Kendimizi daha ileriye, daha fazla uzlete sokmamızı sağlar.

Değil mi sufi!

16/02/2011