11 Şubat 2011 Cuma

Uzak İhtimal- Mahmut Fazıl Çoşkun

Olasılıklar Silsilesi


Olabilir...

8 bacaklı, 7 kollu bir tatlı su balığı tasvir edilebilir. İhtimal içidir. Hayır demem...

Ya da ben hayır dedim diye, ihtimaliniz uzak mıdır? Ben olmaz dediğimde, "tamam olmaz bu iş" der bırakır gider misiniz?

Nuri Bilge; Uzak filminde metafor yerleştirmişti filmin ismine. Kasabasıyla şehir arası değildi Uzak olan. Mesafeler değildi insanları ayıran. Benlikti, saflığa olan uzaklıktı, ayırıcı olan, mesafe koyan, insandı...

Hani o elinizle tutup, bana gösteremediğiniz şeydi "sanat". Öyle diyorduk...

Uzak İhtimal filminin azcık ucundan konusunu okuyan bir adam için "merak" unsuru olacak bir öğe geriye kalıyor mu?

Hayır; klişe değil; merak unsuru olmadan, merakınız cezbedilmeden bir eylemi yapmanız çok "oligarşik"tir.

Metaforunuz; bir döngü meselesi dahi olsa, hiçbir zaman olmayacak, hiçbir zaman "Yakın" olmayacak bir ihtimal peşinden bile koşuyor olsanız, bana merak unsurunu tattırmalısınız.

Teaser, fragman: Pazarlama- tutundurma- reklam kısmına dahil değil miydi?

Sizin ilk uzun metrajınız; daha yerleşmemiş bir yönetmen ismi. Ben olsam filme bakarım, yönetmene değil. Daha beni cezbetmedi çünkü koltuktaki isim.

Uzak İhtimal ismi gerçekten bu film için hem ticari, hem de meta-fiziki olarak çok yanlış bir seçim.

Neden mi?

Çünkü hikaye anlatmak istiyorsunuz. Filmin öyküsünü anlatmak istiyorsunuz. İki din adamının ilişkisini anlatmak istiyorsunuz. Hem de nasıl olursa olsun.

En baştan kabul ettik. Filmi izlemeden kapaktaki konuyu okuduk ve anladık:

Olmayacak bu iş. Başaramayacaklar...

İmam ve Hatipler



Anadolu imam hatip orta-okul menuzuyum ben. Muhafaza edileni iyi bilirim. Muhafaza edenleri de iyi bilirim.

Evimizde sert başımız, yok olan benliklerimiz, haksızlığa karşı sessizliğimiz, ağzımıza geleni söyleyememe, anadan, babadan, dededen, atadan, üstaddan, kendimizden korkaklığımız...

Böyle gelmiş böyle gider; istisnalar kaideyi bozmaz. (Hocama saygılar; Mehmet Karabacak)

O kaybettiğimiz benliği kazanmak için, çok çalışmalıyız.

Nefsini yok et demediler sana, araya kimseyi sokta kurtar kendini demediler sana, sen öyle anladın imam kardeşim.

40 yaşına kadar ya bünyen kabul edecek bu işi ya da kabul etmeyip araba çalacak, ahlak sınırlarını zorlayacak, sıradan bir insana dahi ağır gelen saçmalıkları, sırf o "muhafaza cumhuriyetinden" kurtulmak için yapacaksın.

Ya teslim, ya da gayri- teslim olacaksın...

İşte böyledir; bazı saf temiz imam çocukları; aşkını söyleyemez, hakkını arayamaz, kötülük etmemek için ezilir durur, bu günlerinden ilerideki günleri için vazgeçer. Ne denilirse yapar, sonra kendisi de ne söylerse yapılmasını ister. Eleştiriye katlanamaz, eleştirmemiştir çünkü...

Babadan oğula, Selçuktan- Osmana, Osmandan Mustafa'ya bilinmeden ilerler durur. 

Vay bea.

Ya bu deveyi güdersin MUSA, ya da Deveyi çalar, Deveyi Keser, Deveyi Başkasına Satarsın. Başka çaren yok...

Sinematografi


Biz sinema kelimesi yerine sinematografiyi kullanmalıyız aslında. Orjin lafzı "kineo" dan türeyen "kinetik" den benzeşen "kinemato- graf". Hareketli çizim, "hareketli ışıkla çizilen resim" gibi size göre uyarlayayım.

Bu kelimeyi aynen "foto- grafi" gibi teknik ve içeriğin benzeşmesi için kullanıyoruz. Sinematografi bir sistemdir, öyle kavramlaşmıştır bizde...

Uzak İhtimal filmi isim analizinden de anladığımız üzere "hikaye- öykü- konu" anlatmak derdinde. Yani ne olursa olsun ben bu "isevi ile muhammedi" karakterlerin enteresan ilişkilerini anlatmalıyım demek istiyor.

Bu yüzden dağınık bir sinematografisi var. Eski efektli planlarımız, jump (zıplayan) cut sekanslarımız, kapalı geometrili (sol baş- sağ baş, alt açılı, cisimle kesilmiş çerçeve) seçimlerimiz var.

Dikkatle inceleyip; tutarlılığına baktım. Jump Cut ile belirlenmiş iyi seçim olan " ana estetik hamle" dışında genellikle plan değişsin diye plan değiştirilmiş. Enteresanlık katsın diye...

Klasik (Main Stream) anlatı; epos- drama temelli kamera anlatımında; kamera- göz hizası en önemli ayrıntıdır. Ana anlatı başka bir şey de değildir aslında... (Bknz: Griffith, Orson Welles, Alfred Hitchcock)

Normal insan gözünün üstü ve altı genellikle farklı anlamlar, psikolojik betimlemeler sağlar.

Dikkat etmeliyiz, en azından ne yaptığımızı bileceğimiz kadar az değişimle sinema biçimimizi kurmalıyız.

Ehliyet sınavında; eliniz hep bildik bir eda ile vites üzerinde durursa bu sizin eskiden beri iyi araba sürdüğünüzü değil; heyecandan ne yapacağınızı bilmiyorsunuz anlamına getirir. Çünkü sınav yapan adam, zaten teorik olamayacak bir kaç kuralı görmek için atlamıştır sizin arabınızın arkasına...

Değil mi Musa?

Dediğim gibi; ağız olamıyorsak susmalı ve kulak olmalıyız?

Öyküsel Seçim

Hıristiyan ve Müslüman iki din görevlisi. İkisi de dinin o muğlak havasını üstünde taşıyor. Ne diyeceklerini ne zaman diyeceklerini bilmiyorlar...

Kızın babasını dahi tavladığı halde konuşamayan bir adam var. Ee genellikle de erkekler lafı başlatırlar. O kadar içine kapanmış, klişe de büyümüş bir kız nasıl olur da "Aşkım" diyebilir sana...

Zor değil mi?

Uzak İhtimal...

Yalnız; eğer bu kızın normal bir kız olduğunu düşünsek, yine utangaç ve öksüz ama "rahibe adayı" değil. Yine İtalya'ya gidicek ama "rahibelik için" değil.

Bu sefer; filmimiz istediğimiz yani bu izlediğimiz şekilde olamaz mıydı?

Evet olurdu...

Eğer daha dikkatli işlenip; kızın da "din baskısı" yüzünden konuşamadığını betimleseydik (annesi kilisede ölmeyecekti) belki biraz daha anlam yüklerdik.

Eğer müslüman veya hıristiyan mahalle baskısı hissettirseydik yine olurdu.

Ama...

Burada Hıristiyan ve Müslüman bir genelleme yapılmak istenmiş. Yani kollarımızı geniş tutup "izlenebilirliğimizi" bu iki seyirci kitlesinden yana kullanmışız.

Çok konuşmak istemişiz aslında. Haykırmak. Haykırırken "Kırmızıgül" tuzağına düşmeyecek kadar da akıllı olmuşuz.

Kimbilir hangi "alter ego" ya da menkibeden kıssadır bu...

Ha illa olayı din konusuna getirirseniz derim ki:

" İman tek; onu insanlar çoğalttılar." 

11/ 02/ 2011

9 Şubat 2011 Çarşamba

Nokta- Derviş Zaim

Tezhib ve Hat


Batı Türkleri diye bir tabirimiz var. Soyları Oğuzlara dayanan Türkiye Türkleri, Kıbrıs Türkleri ve diğer Batı memleketlerinin Türkleri bu kavram içerisinde toplanırlar. Bu civarlarda doğan, soyları ile gen aktarımını Oğuzlardan alagelen bu adamların sanat ve kültür anlayışları iki başlıkta incelenir:

  • İslam Öncesi
  • İslam Sonrası (Karahanlılar)

Talas Savaşı ile müslümanlığı topluca kabul eden Türk Atalarından önce Göktürkler ve Uygurlar da var. Bizi ilgilendiren ve filmimizle ilişki kurduran seçeneğimiz tabiki; islam sonrası sanat.

Tezhib; zehebe kökünden "Altın" demek. Altınlamak anlamında kabaca tarif edilebilir. Hat "çizgi"demek ve Hattat da çizgileri düzenleyen adam.

Bu iki sanat İslam sonrası sanatın en önemli baştacıdır. Yapılan Hat eserinin özel bir kağıtta tutulması ve bu kağıdın etrafının tezhib sanatı ile süslenmesi aynı bir Avrupai resim eseri gibi, renk üzerinde olmasa da bizlere harfler üzerinde hakimiyet kazandırmış.

İyi yazarız biz...

Hat sanatı ile yoğunluk Arapçada. Farsça da kullanılır. Bir Arapça ismi kendi metoduyla (kufi vb.) kağıda döker ve tablo şeklinde bunu evimize asarız. Yaparız da halen...

Selçuklu'nun Arslan ve Yavruları (Alp Arslan, Melik Şah) Abbasilerden aldıkları halifelikle Arap gelenekleri ve sanatları ile batının şu aralar bizim olmadığını gösterdikleri sanatlarımızı harmanlamışlar. Bir zaman sonra biz Arap geleneklerini İslam'ın kendisiyle karıştırınca sanatta da bir takım değişikler yaşamışız.

Himmm...

İşte Hat ve Tezhib; bizim Araplardan ihtiyari olarak saflığımızla alıp onlardan daha ileriye taşıdığımız geneleksel sanat dallarımızdandır.

Öyledir...

Neden mi söyledim bunları!

Sinema ve Biçim (Sinematografi Kavramı)

Sinemanın kurulum düzenini nereden aldığını bilen var mı?

Yani bir film eseri yaparken nasıl yapacağınıza nasıl karar verirsiniz?

Yani ilk sinema eserini yapan- yapmaya çalışan adam ( Keaton, Lumiere, Niepce,...) ne yapmaya çalışır, çalışmıştır?

Benzetmeye değil mi? Yani geriye gitmeye! Yani bir öncekine bakmaya! Yani kopyalamanın kendine ait özgünlüğünü işlemeye!

Sıfırdan bir oluşum olabilir mi? Yeni doğmuş bir bebek bile anasına, babasına, dayısına benzetilirken "yeni doğan" sinema neye benzetilmelidir!

Diğer sanat dallarına, eski tecrübelere...

Tamam çoktandır söylediğim gibi aralarında bir çok farklar vardır ama bu sefer sanat dallarının farklılıklarından değil "yapılmalarından" bahsetmek istiyorum.

Pelikül üzerinde kimyasalların var, ışık alıyosun, f-2f ince kenarlı merceğin tamamdır. Yani tekniğin oldu. Ama estetiğin var mı?

Yok. O zaman estetik düzeni, biçim olarak kopyalarsın. Diğer bir eserden. Toptan yani.

Akımları bulursun; Realist, İdealist, Sürrealist, Nihilist bunların diğer sanat dallarındaki örneklerini inceler ve aklını kullanırsın.

İşte sinema doğdu. İsmi sinema olan bir sanat doğdu. İsmi sinema olan ama kendine ait hiçbir şeyi olmayan bir sanat doğdu.

Yıllardan sonra; her çocuk gibi büyüdükçe sinema artık kendisine yapıştırılan tabulardan uzaklaşmak ister. Çıkartır ağırlıkları, elbiseleri, pislikleri.

En son eğer akıllı bir çocuksa, ölünce tertemiz olur. İlk doğduğu gibi olur. Sinema gibi. Ölünce sinema olur, çocuk sinema. ÖLDÜRÜLÜNCE...

Müdür olmaya giderken müdür olursunuz, müdür olduğunuzda değil!

Her farklı bir atta gibi sinema da Türk toplumunda Avrupaist ve Kapitalist elbiseler giyer. Bir adam söyler, toplum söyler, akım olur ve sinema da modasına uyar. İşte size ekoller, ideolojiler, akımlar...

Sinemanın üstüne giydirilen elbiseler.

Hangisi daha güzel sizce?

NOKTA

Derviş Zaim; sinemayı çırıl çıplak etmiş. Ben giydiricem bu çocuğu demiş. Ben Kültürel Müslümanlık öğelerine sahibim. Türküm. Atalarımın eskilerine bir göz atayım demiş. Almış Hat'tı, bulmuş beyaz Tuz kağıdını, tek plan (one shot) devamlı kamera ile mürekkebini elinden düşürmeyen bir Hattat- yönetmen edasıyla, yukarı aşağı, sağa sola oynatmış kamerasını...

Ayn, Elif, Lam, Nun, Fe, He.

Çizittirmiş lafzını.

Noktasını da koymuş nun'un filmin sonunda...

Doğrudur...

Bu biçim; yani bir hat- sinema bağı için çok iyi tercihler yapılmıştır. Tek Plan ve hareketli kamera, devamlı oyunculuk, iyi seçilen mekan (kağıt), iyi çerçeveler...

 
Ama sorarım; Derviş Zaim; Kıbrıslı bir Türk olarak nereye kadar geri gidebiliyorsun tarihinde. Batılıların bizim tarihimizi çizdikleri yere kadar mı?

Ya da sorarım; başka bir biçimden yola çıkmak bir "yeni yol" bulmak mıdır, yoksa kendini tekrarlamak mıdır?

Ya da sorarım; Oğuz Türkü neden Arapça kullanır? Kendine ait bir sinema dili yok mudur bu Kıbrıslının.

Sizce; sinema; yalnızca bir kültür- sanat olayı mıdır?

Daha da derinleşir sorarım;

Türk kültüründe Divan edebiyatından daha farklı bir akım daha var mıdır?

Yesevi, Yunus, Köroğlu, Karacaoğlan neden Halk Edebiyatçısı olarak geçerler.

Eserleri ne renktir bu adamların?

TENZİH (Nezih Tutmak)

Şu ki arkadaş; sinema teknik gelişmelerin sanatıdır. Bilimin sanatıdır. Kameranın sanatıdır. Merceklerin sanatıdır.

Sinema; E=mcc'den hangi edebi, çerçeveli, seyircili sanata daha yakın olabilir ki?

Ya da Sanat; ne kadar bilinmeyen Türk tarihinden uzak durabilir ki?

Ya Tarih; ne kadar kendi gerçeğinden uzak durabilir ki?

Ya da gerçek ne kadar daha basit olabilir ki?


Sinemayı giydirmek için, yönetmeni çıplak hale getirmeli, sinema ile yönetmeni aynı anda giydirmeliyiz.

Sinema; tüm biçimlerden tenzih edilmeden, tarihinin ve kültürünün hakkı verilmeden, bilimsel görüşü sadece kamera merceği değiştirmek ile bir tutma alışkanlığından ayrılmadan; halen babasız, halen annesizdir.

O zaman halen Türk değildir!

09/ 02/ 2011

8 Şubat 2011 Salı

Prensesin Uykusu

Uykulu Günler


Çağan Irmak...

Enteresan bir yönetmen kişiliği. Senesinin içine iki film sığdıran çalışkan bir adam. Üretmeyi seven bir sinemacı.

Evet kabul etmeliyiz, örnek bir adam bu adam. Denk geldiğim röpartajlarında vücut geliştirme ile uğraştığını, okuduğunu ve güzel de konuştuğunu görmüştüm. Yani beyaz sakalları sarılaşmış, göbek tutmuş, bedenine küsmüş entelektüel kişiliklerden olmamak için çabalayan bir adam bu...

Yazılarımı yoğun teknik içerik ile gümletmek isterdim ama bugün biraz ağırlık var üstümde. Ben söylesem de birileri yazsa di mi, aslında ne kadar zor şey şu yazmak! Bazen kabul ettiği şeylerin tarihi yanlışlığına rağmen yazan- yazmaya devam eden insanları hayretle karşılarım.

Ben bir kütüphaneye ya da kitapçıya girdiğimde içerideki tüm yazıyı, kitapları kafama yerleştirme duygusuyla dolarım. Ama düşünsenize sizin uzun süreler boyunca deneyim ve araştırmalarınız ile gark ettiğiniz ana fikre karşıt olan hatta sizin ana fikrinizi hiç düşünmeden sizinle aynı konulardan yazan- bahseden insanlar da var. Onları da okumalı mıyım...

Hayır, diyalekt düşünmekten, bildiğin şeye yabancılaşmaktan, ya da karşıt fikirlere açık olmaktan bahsetmiyorum. Her şeyi muhafaza etmekten, her yolu deneyip, tüm gedikleri kapatmaktan, her söyleyene, her yapana benzer fiillerde bulunmaktan bahsediyorum. İnsanoğlu bunu yapabilir mi, sizce? İnsanoğlu tüm insanlığın ortaya koyduğu tecrübeyi, tekrardan tecrübe edebilir mi? Aslında tüm ilmi, yani atalarımızdan bize gelen tüm deneyimli kültürü tekrardan deneyip karşısına geçebilir miyiz diye soruyorum! Karşısına geçmeksek, ezberci oluyoruz. Hayır bu gereksiz zaten dersek, içimizde hep bir ukde kalıyor. Keşke deneseydim, dinleseydim diyoruz. UFFFFFF.

İşte atalarımız ve genlerimiz bize hiçbir zaman rehavete kapılmamız için bir çok tecrübe aktarmış. Ya onlar gibi düşüneceğiz, ya baştan red ederek, ya da kabul edip, sonra eleştirerek ilerlemek zorundayız. Hangisi peki?

Sanat

Sinema da böyle bir şey, Niepce ve Lumiere'lerden hatta Edison ve Tesla'dan beri bize miras bırakıyor. Yaklaşık 130 senelik bir adım bu sinema. Tabii bu salt şekilde kabul edersek. Yani pratik tarih hesapları yaparsak. Yoksa hiçbir sanat tek başına ortaya çıkamaz. Geçmişi de üzerinde taşır.

Ne yani tüm tarihi arka planından koparıp sinemayı 130 seneye sığdırabilir miyiz?

Hayır...

Ama sığdırdık diyelim. Eisenstein, Griffith, Fritz Lang, Godard, Tarkovski, Bergman, Bresson, Ozu, Kurusowa gibi de başlıklara ayırdık.

Ya her birisinin anlattığını anlayıp, karşılarına bir fikirle çıkmalıyız ya da birini direk kabul etmeliyiz. Hangisi?

İşte çoğunlukla Griffith. En çabuk seçilen, en anlaşılır, en az düşünmeye zorlayan, en az geçmişi anlatan, en fazla M.Ö 500'e kadar gidebilen, şimdiki Batı'yı anımsatan, popülerliği anımsatan, güç ile kabuklaşmış sistemi anımsatan çoğunluk.

Yani Epikür, Demokrat, Sokrat, Platon ve Aristo. Bu adamlar bilgiyi sıfırdan mı buldular. Yani tarih boyunca tek düşünen adamlar bunlar mıydı? Yok mu geçmişleri? Onlara aktaran ataları?

Var değil mi? Griffith, en basit hesapla maksimum bu kadar geriye gidebilmiş. Bu durumda Griffith'i seçen bir adamda tarihte bu kadar geriye gidebilir.

Şunu söylüyorum; ortak hafızayı kabul etmek- seçmek, ilk insandan beri aktarılan verileri direk kabul etmek ile bunları red etmeyerek eleştirmek çok önemli bir düşünme sınırıdır. Peki Klasik Grifith Ana Akım Sineması bunu yapmış mıdır?
Var deyip geçmeyin, yapmıştır deyip geçmeyin, İbrahim'in Sara (Prensesi) Babillerden beri uyuyor. Bir bakın, bir daha bakın ve karşılarına çıkın.

Ey atam, seni benden üstün kılan özelliğin nedir?

Hiç sordun mu sinemacı...


Prensesin Uykusu

İşte Çağan Irmak; Prensesin Uykusu filmi boyunca kendine gelen eleştirileri cevaplamış, hem kendi gibi olan bir başrol ile, hem kendini gibi düşünen bir yönetmen ile, hem kendi gibi düşünen bir film ile.

Yaşam diyor yönetmen. Ben yaşamaktan bahsediyorum. Ben ölümü değil, yaşamı hatırlatıyorum seyircilerime. Klişelerden beslenip, ağlatıyorum, güldürüyorum. Bana sanatçı demiyorlar diyor? Varsın demesinler ben işimi yapıyorum...

Ben bir filmden çıkıp hayatı değişeni görmedim. Bir kitap okuyup, hayatının değiştiğini söyleyenleri duydum. Ama bu film yüzünden hayatım değişti diyeni duymadım.

Neden sizce?

Cidden soruyorum?

Bir filmden çıkıp yaşamım etkilendi, şimdi daha iyi bir insan olacağım diyen olmuş mudur? Küçük nüanslardan vazgeçin, geniş bakın olaya. Hangi kurmaca film hangi hayatı tetiklemiştir.

Kim filmden sonra yaşamdan dem alır. Zaten el ele gelip, güle ağlaya terkederiz salonu. Kimimiz sevişir, kimimiz sıkılır, kimimiz güler, kimimiz ağlar.


Ama her şey salondan çıkıncaya kadardır...

2 saatlik film boyunca ne yapabiliriz. Tek bir film ile nasıl bir güç gösterisi yapabiliriz. Tek bir 2 saat bize yönetmen olarak nasıl bir örnekleme şansı tanır.

Mesela; fotoğrafik hafızaya sahip değilseniz, 100 sayfalık bir eserden kapasitenize göre ana fikri çıkartmanız yeterlidir. Öz, tohum, tümdengelimsel fikir yeterlidir. Özet yeterlidir sizin için.

Sinema ve diğer sanatlar için de böyle midir?

2 saat içinde küçük bir hatırlatma yapmanız yeterli midir?

Peki. Aslında hep varolan, hep bir yerlerde duran, hiç unutmadığımız bir şeyi hatırlatmak mıdır bu?

Yaşam mıdır yani hatırlattığınız?

Hayır...

Siz hiç yaşadığını unutan bir adam gördünüz mü?

:) Ölümü unutan gördünüz mü peki? Ah, ah...

İşte Çağan Irmak; sanat, sinema bu yüzden ölümü hatırlatır. Ölümden bahsetmez, bedenin bitmesinden, maddenin gümlemesinden, biyoelektiriğin kesilmesinden, hızın artmasından korkan insanlara hatırlatır. Unutan hafızaları cilalar.

Bunları sana hatırlatır. Sana senin çıplak halini, bir hiç olduğunu, yoktan varolan olduğunu hatırlatır. Sana seni yaratanı, yaratıldığını hatırlatır. Ölecek bir bedenle 20 metre yukarı çıkıldığında bir nokta kadar gözükmediğini hatırlatır.

Peki soruyorum: Ölümü bilmeyen var mıdır?

Ama Çağan Irmak; yaşamayı bilmeyen vardır.

Wouvvv.

Kendimi kaptırmış dünyayı sırtıma almış koşuyorum. Kaslarım gelişmiş, beynim jimnastik yapmış, tüm her şeyimin sahibiyim. Her şey benden sorulur, doğaya hükmederim, hayvanları yönetir, insanlara emir veririm.

Yok mu bana dur diyecek? Yok mu bana bir bardak su verip dinlendirecek? Yok mu bir gram ölüm korkusu? Yok mu sanat?

Yok muyum ben!

08 Şubat 2011