9 Şubat 2011 Çarşamba

Nokta- Derviş Zaim

Tezhib ve Hat


Batı Türkleri diye bir tabirimiz var. Soyları Oğuzlara dayanan Türkiye Türkleri, Kıbrıs Türkleri ve diğer Batı memleketlerinin Türkleri bu kavram içerisinde toplanırlar. Bu civarlarda doğan, soyları ile gen aktarımını Oğuzlardan alagelen bu adamların sanat ve kültür anlayışları iki başlıkta incelenir:

  • İslam Öncesi
  • İslam Sonrası (Karahanlılar)

Talas Savaşı ile müslümanlığı topluca kabul eden Türk Atalarından önce Göktürkler ve Uygurlar da var. Bizi ilgilendiren ve filmimizle ilişki kurduran seçeneğimiz tabiki; islam sonrası sanat.

Tezhib; zehebe kökünden "Altın" demek. Altınlamak anlamında kabaca tarif edilebilir. Hat "çizgi"demek ve Hattat da çizgileri düzenleyen adam.

Bu iki sanat İslam sonrası sanatın en önemli baştacıdır. Yapılan Hat eserinin özel bir kağıtta tutulması ve bu kağıdın etrafının tezhib sanatı ile süslenmesi aynı bir Avrupai resim eseri gibi, renk üzerinde olmasa da bizlere harfler üzerinde hakimiyet kazandırmış.

İyi yazarız biz...

Hat sanatı ile yoğunluk Arapçada. Farsça da kullanılır. Bir Arapça ismi kendi metoduyla (kufi vb.) kağıda döker ve tablo şeklinde bunu evimize asarız. Yaparız da halen...

Selçuklu'nun Arslan ve Yavruları (Alp Arslan, Melik Şah) Abbasilerden aldıkları halifelikle Arap gelenekleri ve sanatları ile batının şu aralar bizim olmadığını gösterdikleri sanatlarımızı harmanlamışlar. Bir zaman sonra biz Arap geleneklerini İslam'ın kendisiyle karıştırınca sanatta da bir takım değişikler yaşamışız.

Himmm...

İşte Hat ve Tezhib; bizim Araplardan ihtiyari olarak saflığımızla alıp onlardan daha ileriye taşıdığımız geneleksel sanat dallarımızdandır.

Öyledir...

Neden mi söyledim bunları!

Sinema ve Biçim (Sinematografi Kavramı)

Sinemanın kurulum düzenini nereden aldığını bilen var mı?

Yani bir film eseri yaparken nasıl yapacağınıza nasıl karar verirsiniz?

Yani ilk sinema eserini yapan- yapmaya çalışan adam ( Keaton, Lumiere, Niepce,...) ne yapmaya çalışır, çalışmıştır?

Benzetmeye değil mi? Yani geriye gitmeye! Yani bir öncekine bakmaya! Yani kopyalamanın kendine ait özgünlüğünü işlemeye!

Sıfırdan bir oluşum olabilir mi? Yeni doğmuş bir bebek bile anasına, babasına, dayısına benzetilirken "yeni doğan" sinema neye benzetilmelidir!

Diğer sanat dallarına, eski tecrübelere...

Tamam çoktandır söylediğim gibi aralarında bir çok farklar vardır ama bu sefer sanat dallarının farklılıklarından değil "yapılmalarından" bahsetmek istiyorum.

Pelikül üzerinde kimyasalların var, ışık alıyosun, f-2f ince kenarlı merceğin tamamdır. Yani tekniğin oldu. Ama estetiğin var mı?

Yok. O zaman estetik düzeni, biçim olarak kopyalarsın. Diğer bir eserden. Toptan yani.

Akımları bulursun; Realist, İdealist, Sürrealist, Nihilist bunların diğer sanat dallarındaki örneklerini inceler ve aklını kullanırsın.

İşte sinema doğdu. İsmi sinema olan bir sanat doğdu. İsmi sinema olan ama kendine ait hiçbir şeyi olmayan bir sanat doğdu.

Yıllardan sonra; her çocuk gibi büyüdükçe sinema artık kendisine yapıştırılan tabulardan uzaklaşmak ister. Çıkartır ağırlıkları, elbiseleri, pislikleri.

En son eğer akıllı bir çocuksa, ölünce tertemiz olur. İlk doğduğu gibi olur. Sinema gibi. Ölünce sinema olur, çocuk sinema. ÖLDÜRÜLÜNCE...

Müdür olmaya giderken müdür olursunuz, müdür olduğunuzda değil!

Her farklı bir atta gibi sinema da Türk toplumunda Avrupaist ve Kapitalist elbiseler giyer. Bir adam söyler, toplum söyler, akım olur ve sinema da modasına uyar. İşte size ekoller, ideolojiler, akımlar...

Sinemanın üstüne giydirilen elbiseler.

Hangisi daha güzel sizce?

NOKTA

Derviş Zaim; sinemayı çırıl çıplak etmiş. Ben giydiricem bu çocuğu demiş. Ben Kültürel Müslümanlık öğelerine sahibim. Türküm. Atalarımın eskilerine bir göz atayım demiş. Almış Hat'tı, bulmuş beyaz Tuz kağıdını, tek plan (one shot) devamlı kamera ile mürekkebini elinden düşürmeyen bir Hattat- yönetmen edasıyla, yukarı aşağı, sağa sola oynatmış kamerasını...

Ayn, Elif, Lam, Nun, Fe, He.

Çizittirmiş lafzını.

Noktasını da koymuş nun'un filmin sonunda...

Doğrudur...

Bu biçim; yani bir hat- sinema bağı için çok iyi tercihler yapılmıştır. Tek Plan ve hareketli kamera, devamlı oyunculuk, iyi seçilen mekan (kağıt), iyi çerçeveler...

 
Ama sorarım; Derviş Zaim; Kıbrıslı bir Türk olarak nereye kadar geri gidebiliyorsun tarihinde. Batılıların bizim tarihimizi çizdikleri yere kadar mı?

Ya da sorarım; başka bir biçimden yola çıkmak bir "yeni yol" bulmak mıdır, yoksa kendini tekrarlamak mıdır?

Ya da sorarım; Oğuz Türkü neden Arapça kullanır? Kendine ait bir sinema dili yok mudur bu Kıbrıslının.

Sizce; sinema; yalnızca bir kültür- sanat olayı mıdır?

Daha da derinleşir sorarım;

Türk kültüründe Divan edebiyatından daha farklı bir akım daha var mıdır?

Yesevi, Yunus, Köroğlu, Karacaoğlan neden Halk Edebiyatçısı olarak geçerler.

Eserleri ne renktir bu adamların?

TENZİH (Nezih Tutmak)

Şu ki arkadaş; sinema teknik gelişmelerin sanatıdır. Bilimin sanatıdır. Kameranın sanatıdır. Merceklerin sanatıdır.

Sinema; E=mcc'den hangi edebi, çerçeveli, seyircili sanata daha yakın olabilir ki?

Ya da Sanat; ne kadar bilinmeyen Türk tarihinden uzak durabilir ki?

Ya Tarih; ne kadar kendi gerçeğinden uzak durabilir ki?

Ya da gerçek ne kadar daha basit olabilir ki?


Sinemayı giydirmek için, yönetmeni çıplak hale getirmeli, sinema ile yönetmeni aynı anda giydirmeliyiz.

Sinema; tüm biçimlerden tenzih edilmeden, tarihinin ve kültürünün hakkı verilmeden, bilimsel görüşü sadece kamera merceği değiştirmek ile bir tutma alışkanlığından ayrılmadan; halen babasız, halen annesizdir.

O zaman halen Türk değildir!

09/ 02/ 2011

8 Şubat 2011 Salı

Prensesin Uykusu

Uykulu Günler


Çağan Irmak...

Enteresan bir yönetmen kişiliği. Senesinin içine iki film sığdıran çalışkan bir adam. Üretmeyi seven bir sinemacı.

Evet kabul etmeliyiz, örnek bir adam bu adam. Denk geldiğim röpartajlarında vücut geliştirme ile uğraştığını, okuduğunu ve güzel de konuştuğunu görmüştüm. Yani beyaz sakalları sarılaşmış, göbek tutmuş, bedenine küsmüş entelektüel kişiliklerden olmamak için çabalayan bir adam bu...

Yazılarımı yoğun teknik içerik ile gümletmek isterdim ama bugün biraz ağırlık var üstümde. Ben söylesem de birileri yazsa di mi, aslında ne kadar zor şey şu yazmak! Bazen kabul ettiği şeylerin tarihi yanlışlığına rağmen yazan- yazmaya devam eden insanları hayretle karşılarım.

Ben bir kütüphaneye ya da kitapçıya girdiğimde içerideki tüm yazıyı, kitapları kafama yerleştirme duygusuyla dolarım. Ama düşünsenize sizin uzun süreler boyunca deneyim ve araştırmalarınız ile gark ettiğiniz ana fikre karşıt olan hatta sizin ana fikrinizi hiç düşünmeden sizinle aynı konulardan yazan- bahseden insanlar da var. Onları da okumalı mıyım...

Hayır, diyalekt düşünmekten, bildiğin şeye yabancılaşmaktan, ya da karşıt fikirlere açık olmaktan bahsetmiyorum. Her şeyi muhafaza etmekten, her yolu deneyip, tüm gedikleri kapatmaktan, her söyleyene, her yapana benzer fiillerde bulunmaktan bahsediyorum. İnsanoğlu bunu yapabilir mi, sizce? İnsanoğlu tüm insanlığın ortaya koyduğu tecrübeyi, tekrardan tecrübe edebilir mi? Aslında tüm ilmi, yani atalarımızdan bize gelen tüm deneyimli kültürü tekrardan deneyip karşısına geçebilir miyiz diye soruyorum! Karşısına geçmeksek, ezberci oluyoruz. Hayır bu gereksiz zaten dersek, içimizde hep bir ukde kalıyor. Keşke deneseydim, dinleseydim diyoruz. UFFFFFF.

İşte atalarımız ve genlerimiz bize hiçbir zaman rehavete kapılmamız için bir çok tecrübe aktarmış. Ya onlar gibi düşüneceğiz, ya baştan red ederek, ya da kabul edip, sonra eleştirerek ilerlemek zorundayız. Hangisi peki?

Sanat

Sinema da böyle bir şey, Niepce ve Lumiere'lerden hatta Edison ve Tesla'dan beri bize miras bırakıyor. Yaklaşık 130 senelik bir adım bu sinema. Tabii bu salt şekilde kabul edersek. Yani pratik tarih hesapları yaparsak. Yoksa hiçbir sanat tek başına ortaya çıkamaz. Geçmişi de üzerinde taşır.

Ne yani tüm tarihi arka planından koparıp sinemayı 130 seneye sığdırabilir miyiz?

Hayır...

Ama sığdırdık diyelim. Eisenstein, Griffith, Fritz Lang, Godard, Tarkovski, Bergman, Bresson, Ozu, Kurusowa gibi de başlıklara ayırdık.

Ya her birisinin anlattığını anlayıp, karşılarına bir fikirle çıkmalıyız ya da birini direk kabul etmeliyiz. Hangisi?

İşte çoğunlukla Griffith. En çabuk seçilen, en anlaşılır, en az düşünmeye zorlayan, en az geçmişi anlatan, en fazla M.Ö 500'e kadar gidebilen, şimdiki Batı'yı anımsatan, popülerliği anımsatan, güç ile kabuklaşmış sistemi anımsatan çoğunluk.

Yani Epikür, Demokrat, Sokrat, Platon ve Aristo. Bu adamlar bilgiyi sıfırdan mı buldular. Yani tarih boyunca tek düşünen adamlar bunlar mıydı? Yok mu geçmişleri? Onlara aktaran ataları?

Var değil mi? Griffith, en basit hesapla maksimum bu kadar geriye gidebilmiş. Bu durumda Griffith'i seçen bir adamda tarihte bu kadar geriye gidebilir.

Şunu söylüyorum; ortak hafızayı kabul etmek- seçmek, ilk insandan beri aktarılan verileri direk kabul etmek ile bunları red etmeyerek eleştirmek çok önemli bir düşünme sınırıdır. Peki Klasik Grifith Ana Akım Sineması bunu yapmış mıdır?
Var deyip geçmeyin, yapmıştır deyip geçmeyin, İbrahim'in Sara (Prensesi) Babillerden beri uyuyor. Bir bakın, bir daha bakın ve karşılarına çıkın.

Ey atam, seni benden üstün kılan özelliğin nedir?

Hiç sordun mu sinemacı...


Prensesin Uykusu

İşte Çağan Irmak; Prensesin Uykusu filmi boyunca kendine gelen eleştirileri cevaplamış, hem kendi gibi olan bir başrol ile, hem kendini gibi düşünen bir yönetmen ile, hem kendi gibi düşünen bir film ile.

Yaşam diyor yönetmen. Ben yaşamaktan bahsediyorum. Ben ölümü değil, yaşamı hatırlatıyorum seyircilerime. Klişelerden beslenip, ağlatıyorum, güldürüyorum. Bana sanatçı demiyorlar diyor? Varsın demesinler ben işimi yapıyorum...

Ben bir filmden çıkıp hayatı değişeni görmedim. Bir kitap okuyup, hayatının değiştiğini söyleyenleri duydum. Ama bu film yüzünden hayatım değişti diyeni duymadım.

Neden sizce?

Cidden soruyorum?

Bir filmden çıkıp yaşamım etkilendi, şimdi daha iyi bir insan olacağım diyen olmuş mudur? Küçük nüanslardan vazgeçin, geniş bakın olaya. Hangi kurmaca film hangi hayatı tetiklemiştir.

Kim filmden sonra yaşamdan dem alır. Zaten el ele gelip, güle ağlaya terkederiz salonu. Kimimiz sevişir, kimimiz sıkılır, kimimiz güler, kimimiz ağlar.


Ama her şey salondan çıkıncaya kadardır...

2 saatlik film boyunca ne yapabiliriz. Tek bir film ile nasıl bir güç gösterisi yapabiliriz. Tek bir 2 saat bize yönetmen olarak nasıl bir örnekleme şansı tanır.

Mesela; fotoğrafik hafızaya sahip değilseniz, 100 sayfalık bir eserden kapasitenize göre ana fikri çıkartmanız yeterlidir. Öz, tohum, tümdengelimsel fikir yeterlidir. Özet yeterlidir sizin için.

Sinema ve diğer sanatlar için de böyle midir?

2 saat içinde küçük bir hatırlatma yapmanız yeterli midir?

Peki. Aslında hep varolan, hep bir yerlerde duran, hiç unutmadığımız bir şeyi hatırlatmak mıdır bu?

Yaşam mıdır yani hatırlattığınız?

Hayır...

Siz hiç yaşadığını unutan bir adam gördünüz mü?

:) Ölümü unutan gördünüz mü peki? Ah, ah...

İşte Çağan Irmak; sanat, sinema bu yüzden ölümü hatırlatır. Ölümden bahsetmez, bedenin bitmesinden, maddenin gümlemesinden, biyoelektiriğin kesilmesinden, hızın artmasından korkan insanlara hatırlatır. Unutan hafızaları cilalar.

Bunları sana hatırlatır. Sana senin çıplak halini, bir hiç olduğunu, yoktan varolan olduğunu hatırlatır. Sana seni yaratanı, yaratıldığını hatırlatır. Ölecek bir bedenle 20 metre yukarı çıkıldığında bir nokta kadar gözükmediğini hatırlatır.

Peki soruyorum: Ölümü bilmeyen var mıdır?

Ama Çağan Irmak; yaşamayı bilmeyen vardır.

Wouvvv.

Kendimi kaptırmış dünyayı sırtıma almış koşuyorum. Kaslarım gelişmiş, beynim jimnastik yapmış, tüm her şeyimin sahibiyim. Her şey benden sorulur, doğaya hükmederim, hayvanları yönetir, insanlara emir veririm.

Yok mu bana dur diyecek? Yok mu bana bir bardak su verip dinlendirecek? Yok mu bir gram ölüm korkusu? Yok mu sanat?

Yok muyum ben!

08 Şubat 2011

25 Ocak 2011 Salı

ADAM- Director: Mehmet Emin Yıldırım

You can download Adam -THE FULL MOVİE- links below:



http://www.4shared.com/file/ev4bkTSh/ADAM.html (With Subtitle)



Âdem is a twenty five year old boy who graduated from computer enginering department. While he is trying to adapt business life after he graduated, He get himself in a complicated mood, as we all experienced. He want properly, routine lifestyle like everyone have however
the truth is that he can't get away from his questions which comes from his nature.

In the past Âdem was a sociable adolesent and he clever just like everybody, but nowadays he is getting problems from his cleverness that like everybody have. He don't want to get in everyday life tempo before finding his question’s answers, he afraid to forget the questions and leave them without answers.

He want to live in social environment without problems with getting more simple, actually this is the only problem he have...


The movie, Adam tells Adem's consious dilemma that he have in his life. The character of Âdem; in movie universe, make a reflect a image from fathers, mothers, friends and adolesents who similar to him.

Is it right for a human to keep distance from society, live alone to express himself/herself?
While living in society, can a human express himself/herself exactly? Or is the important one, living which instant inner mood, all society and place notions are they not important to tidy up this personel situations?

While Âdem searching answer for his questions; with movie universe, we are going back to our origin when our questions occured. We are thinking deeply in metaphorical level that did we can ask these questions to ourselves or we just asked and hid them in the backgrounds.

Don't try to find an answer that you can make it general in the movie; because just asking the question is the important one.

Answer; allready the question’s itself...

ADAM- Yönetmen: Mehmet Emin Yıldırım

Adam filmimizi ücretsiz olarak indirmek için:

http://www.4shared.com/file/ev4bkTSh/ADAM.html (İngilizce Altyazılı)


Adam filmi; Âdem’in hayatın içindeki şuursal dilemmasını anlatıyor. Âdem karakteri; film evreninde kendi gibi olan gençlere, babalara, annelere ve arkadaşlara ayna oluyor. Acaba insan kendini ortaya koyabilmek için yalnız, toplumdan uzak mı yaşamalı? Toplumun içindeykeninsan, kendini tam anlamıyla ortaya koyamaz mı? Yoksa önemli olan insanın hangi anlık içsel hali yaşadığı mı, bütün toplum ve mekân mefhumları önemsiz mi bu kişisel durumları rayına sokmak için? Âdem’in sorularına cevap ararken; film evreniyle birlikte orijinimize, sorularımızın ayyuka çıktığı gençliğimize bir dönüş yapıyoruz. Bu soruları sorabildik mi kendimize, yoksa sorup da arka planlara mı sakladık diye metaforik düzeyde derince düşünüyoruz. Sakın film içinde genelleştirilebilecek bir cevap aramayın; çünkü gerçekten önemli olan sadece soruyu sormak. Cevap; sorunun kendisi zaten…



18 Ocak 2011 Salı

11'e 10 Kala (10 to 11)


 10'a 11 Kala!


Herhangi bir düzlemin enlemi üzerinde hareket edecek olursanız; başladığınız noktanın bir gerisi arkanızı, bir ilerisi de önünüzü betimler. Siz başlangıç noktanızı nereye koyacak olursanız, istikametinizde o kabulle birlikte şekillenir.

Ya peki dostlarım; başlangıç noktanızın bir gerisi yoksa, yani sizin arkaya kabaca atabileceğiniz bir adım yoksa, ileriye de mi adım atamayacaksınız. Arkanız, geriniz, bir önceniz yoksa; ileriniz, sonranız, önünüz de mi yoktur.

Bu durumda gerisi olmayan bir başlangıç noktası tabiri yapılabilir mi?

İşte bu soruya verilen cevap; çok önceleri bizleri matematiksel sonsuzluk sabitine götürüyordu. Sonlu olmayan bir sonsuzla muhabbet ediyorduk. Taki zaman mefhumu bizlere netleşene kadar.

Zaman size şöyle dedi; başlangıç noktanızı nereye koyarsanız ben size ordan eşlik etmeye başlarım. Bir önceniz geçmiş, bir sonranız gelecek, başlangıç noktanız da şimdi oluverir. 

Evet.


Belge Niteliği

Ölümsüzlük! Ölümlü yaşayanın isteği. Ölümlü olmayan bir adam için sizce ölümsüzlük diye bir kavram var mıdır. Yani hiç ölmeyecek olsanız; ölümsüz olmak için çabalamanın bir faydası var mıdır. Hayır.

Peki ölümlü dostum. Kendini ölümsüz kılmak için neler yaparsın. Ne ile uğraşırsın, nasıl yaparsın! Madem ölümsüz de değilsin.

  • Kendimi mumyalarım.
  • Heykelimi yaparım, yaptırırım.
  • Mezarımı öğrencilerime kutsallarım.
  • Beni hatırlatacak bir maddeyi sembol olarak hazırlar,benden sonrakilere miras bırakırım.
  • Yazar, çizer, boyar, ses kaydı yapar, bağırır veya görüntü kayıt ederim.

Peki ölümlü dostum. Senin için önemli olan ileride sadece bir beden- cisim olarak hatırlanmak mı, yoksa ilerideki senlere tecrübelerini aktarmak mı?
  •  Bilemiyorum!
Şöyle düşünelim:

Eğer kendini ileriye bedeninle aktarırsan bedenine "güzel" der geçerler, bilimle aktarırsan yararlanır ve daha iyisi bulununca "geçersiz" der bırakırlar, düşüncelerini aynen olduğu gibi kaydedip aktarırsan bu sefer de geçmişte kaldı" derler, unuturlar...

AMA ölümlü dostum bildiklerini gizli bir biçim, düzen, kurgu içerisinde eritip, saklayıp salt bir düşünce gibi değil; gözle görülüp- elle tutulamayan, hissedilip- cisimce kavranamayan bir stratejik planla aktarırsan sana "sanatçı" derler. Senin artık ne bir gerin, ne bir ilerin, ne de başlangıç noktan yoktur.

Çünkü dostum sen artık bir ölümsüz olmuşsundur. Çünkü zamansız olmuşsundur...

Evet ölümlü dostum; ölümsüz olmak işte böyle bir misal getirir aklıma...

O yüzden sinema; yaratıcısının içinde bulunduğu zamanı belgelemek, onu arşivlemek ve Collect- Kolektif- Kolleksiyon etmek zorunda değildir. Sinema ve sanat bu görevi hiçbir zaman kendine kabul etmez.

Hem tarih kavramı; ispatlanan tecrübe bilimi demektir.

AMA ölümlü dost; sinema istemese de; bir görev olarak yapmasa da; yaratıcısının farkında olmadan yaratıcısına ötede kalarak,  bir geçmiş- gelecek- şimdi çizgisini belgeler. Onun görevi değildir bu ama yine de yapar.

Yapana değil de yaptırana bak dediler duymadın mı hiç?

11'e 10 Kala;  belge- görüntü koleksiyonunu anlatan bir film değil; aksine belgeselci, koleksiyoncu bir adamı anlatan bir film. Görevi belge sunmak değil bu filmin. Yönetmen de bu tuzağa düşmemiş zaten. İyi de etmiş...


KLİŞELER  

Kamera omuzdayken, geniş açılarda devamlılık sağlayıp; halk sesi duyurunca (halka karışınca- çarşıya çıkınca) bize belgesel mi çekiyorsunuz derler. O sizin meramınız! Çünkü size göre kamera tripod üstünde durup, kamera büyük ve ağır olunca daha iyi kurmacalar ortaya koyarız. Ama diyorum ya size göre...

Yoksa belgesel denilen türün sabit bir takım görsel planlarımı var!

Bence; yaşlı koleksiyoncu amcamı ve hayatını resmederken sabit ve alan derinlikli planlar kullanıp, dışarı çıkıldığında ise (kimin çıktığı önemli değil- Ali gibi) kamera aksiyonunu (omuzda- klasik belgesel yöntemi) kullansaydın daha keskin bir ayrım yapmış olurdun dost! Hani klasik sinema ile klasik belgesel farkı için söylüyorum...

Çünkü çok söyledim; bizim işimiz her zaman sinemanın NASIL yapıldığı oldu, bundan sonra da böyle olmalı. Biz genetik hafıza olarak bu yeteneğe sahibiz.

ZAMAN MEFHUMU

Minkovski'yle şahlanan "Zaman" Einstein ile evlerimize ulaştı. Saatlerimizle bir soyut boyutu kontrol etmeye başladık. Zamanın efendisi olduk biz. Zaman izin verdiyse tabi.

Tüm film boyunca da dış seste ve ayrıca görselde de SAAT gördük biz. Sen bize kuşakları, asırları, yetenekleri gösterdin. Sen bize zamanı belgelemiş bir adamı gösterdin. Klasik olarak!
Ama ben neden ZAMANI  göremedim. Ağır işleyen, montaj zamanını demiyorum, o zaten öykünün minimal olmasından kaynaklı.





Basittir; uzun plan çekersen, uzun fiziksel zaman alırsın.

Kova içinde su dolma sahnesini, siyah beyaz yıkılmış ev sahnesini, delikten girip evrenlere açılma sahnesini gösterdin. Ardından renkli planda yüzlerce saat gösterdin. Seslerini de duyurdun bizlere.

Peki dost! Neden geçmişi eritmedin biçimin içerisinde. Neden Mithat Amcanın uykuya daldığını gösterdin, neden siyah- beyaz rüyalar, neden renkli ve bol sesli ve montajla fade to black (karartma) yapmayı seçtin.

Seçim senin tabii!

Sence Mithat amcanın rüyası; gündüzünden daha mı renksiz. Ya da sence o günlü (ışıklı- renkli- filmin geneli) sahneler daha mı basit bir hayatı- realiteyi gösteriyor, o bol planlı yıkım sahnelerinden...

Ölümsüz olmaya çalışan ölümlü dost;

Tebrik ederim. Filmin hikayesini yorumlayan çoktur zaten...

Ama bana sorarsan Mithat amcanın saati 11'e 10 Kala da değil; 10'a 11 kala da yaptı yapacağını.

Bu da benim saatim dost.  Başlangıç noktası farklı...

Mehmet Emin YILDIRIM

19. 01. 2011