12 Aralık 2011 Pazartesi

Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 10- Komşuna Tamah Etme!


BABA ve Oğulları


Böylesi bir ruhsal tatminiyet ile biteceğini tahmin etmiştim serinin. Diğer filmlere oranla bu filmin metaforik anlatım teması (sujet) daha esnek. Karakterler daha vurdumduymaz, daha hareketli ve daha sempatik...

Diğer seri filmleri; daha ağır (yüksek bilinç) temalardan bahsediyordu demek istemem ama dekalog filmlerini tek bir filmmiş gibi kabul edip (500 dk) yorumlayacak olursak; dramatik giriş (1) bölümünün acı üzerine yoğunlaşmış yapısını, gelişmede bu acıların bastırılmış, bilinçaltı düzlemde saklanmış yapısını, sonuç bölümünde ise her neyse, ne olursa (böbrek bile gitse) olsun hayat yaşamaya devam eder, bilinçli eylemini rahatça görebiliyoruz.



Yani tek bir istem yönünden (karakter) değerlendirirsek filmleri; sonuç noktasına doğru bir saflaşma, tenzih olma halini yakalayabiliyoruz.

...

İki kardeş; babalarının vefatı üzerine 2 yıl aradan sonra tekrardan buluşuyorlar. Babalarının takıntılı kilitlerinden kurtulup evine ulaşıyorlar. Ama çok büyük bir sürpriz bekliyor onları: 250 Milyon Polonya parası değerinde bir pul koleksiyonu miras kalmış kendilerine.

Gözleri açılıp, bu acayip olayı maddi düzlemde değerlendirdikten bir müddet sonra babalarına- kendi yaşamsal aracılarına- özdeş kurmaya başlıyorlar.

Koleksiyona harcanmış bir adamın ömrünü görüyorlar. Babalarının koleksiyonunu maddi-manevi anlamda korumak için daha gelişmiş! önlemler alıyorlar.

Büyük olan karısı ve oğlunu geride bırakıyor. Küçük olan da o hippi hayatını.

İkisi birden, yeniden doğru düzgün yaşayamadıkları çocukluklarına dönüyorlar.

Zyvagintsev'in The Return filmini hatırladınız mı! Babalarının ölümüne üzülmeyip!, babalarının cesedini koydukları kayığın batmasına üzülen o iki çocuğu.

O denli altlara saklanmış bir baba hasreti vardı o filmde.

İşte bu iki koca adamda; babalarının vefatı ile kaybettikleri, belki de hiç yaşayamadıkları çocukluklarını, aile bağlarını, pul koleksiyonu bahanesiyle yeniden buluyorlar.

Büyük kardeş; maddiyata bağlı gibi gözüken bir amaçla eksik bir pul için bir böbreğini hiç düşünmeden verebiliyor.

Küçük kardeş; belki yıllarını verdiği popüler hayatına, kardeşine göz kulak olmak için rest çekebiliyor.

250 Milyon mu bunları yaptıran sizce!

Bu iki kardeşi, o küçük baba evinde buluşturan şey sadece para mı!

Neredeyse hiç tartışmadan, kavga etmeden beraber düşünebiliyorlar. Birbirlerinin hatalarını görmezden gelebiliyorlar. Kardeşlik bağlarının kopmuş olduğunu düşündüğümüz iki senelik süreçten sonra bile, pulları çalan adam olarak polise şikayet ettikleri kardeşleri için pişmanlık duyabiliyorlar...

Bu büyük para mı bu kardeşleri yeniden çocukluklarına döndüren. Hayatlarına yeni bir gaye tanımlayan.

Tüm geçmişlerini, sıkıntılarını bir kenara bırakmaya yönlendiren bu para mı!

Bir çocuk gibi olmadan, bir çocuk gibi küçük bir böceği hiçbir şey bilmiyormuş gibi heyecanla takip etmeden, benim krallığıma giremeyeceksiniz sözünü duymadınız mı Meryem oğlu İsa'dan...

Peki...

Bir koca sanatçı; salt maddi düzlemde yorumlanabilecek bir film yapabilir mi!

Baba oğullarına iki miras bıraktı:

Birincisi yeniden toparlanabilecek bir pul koleksiyonu...

İkincisi duyarlılık, sevgi üzerine kurulan bir çocuksu kardeşlik.

Siz birisinden vazgeçmek zorunda kalsanız, hangisini tercih ederdiniz?

TAMAH ETMEK

Tama'a: Kendinde olandan daha fazla elde edebilmek için açgözlüce davranmak olarak yorumlanabilir.

2 elma sende, 2 elma da karşındakinde. Gözün doysun, iki elmanı yemeden elma sayını 3,4 yapmak istiyor ve bunun için haddinden fazla emek harcıyorsun.

250 Milyon ederlik koleksiyonun var.

Birinci miras; maddiyatla ilgili, yani babanın yıllardır emek harcadığı, kendi yıllarını adadığı 2 elmayı, iki üç gün içerisinde 3 elma yapmaya adapte olmuşsun.

E kardeşim, 2 elma neyine yetmiyor be.

Sen kendini çok akıllı mı sanıyorsun. Yıllarca bir pulu bulmak için fırsat kollayan yaşlı kurtlardan daha mı akıllısın.

Burnunu kanattığın genç hırsızın öcünü almayacağını mı düşünüyorsun.

Yaa işte, böylece birinci mirasın elinden alınıverir.

Böbreğinden, 250 Milyonundan, az kalsın kardeşinden de oluyordun di mi!

O zaman ne yapacaksın, sabırla, dikkatle, yaptığın işe değer vererek koleksiyonunun sıfırdan oluşmasını sağlayacaksın.

İkinci mirasının değerini bilecek, birinci miras olan para için çalışıp, emek harcayacaksın.


Kieslovski filmlerinde piyangodan para bulan bir adam gördün mü hiç! Sence piyango talihlisi olan bir karakter Kieslovski filminde zenginliğini koruyabilir mi.

Sakin ol, kardeşlik sana yeter.

Para da gelirse ardından, ne mutlu sana...

Sarışın Adam

9'da yazmıştım, sarışın bir kader anı değişkeni adamı.

Bu sefer yok bu adam.

Onun yerine About Love'nin postane çalışanı, genç platoniği var bu filmde. (Dekalog 6)

Sıfırdan kurulacak bir hayat ve anlayışı için yardımcı oluyor bu gençlere, güler yüzüyle. Amaçsız sevgiyi hatırlatıyor, kendi filmindeki gibi.

Ölü balıklar vefat haberini gönderiyorlar bizlere.

İki adam, iki köpek ve burnu kanıyan genç; kimin daha akıllı olduğunu gösteriyorlar.

Aynı 3 puldan alan, iki eski kardeş ve köpekleri; bu işlere en baştan başlamak gerektiğini vurguluyorlar.

Böbrekten çıkan kanlı bezler, hem ruhların, hem de bedenlerin pisliğininin hırsız tarafından dışarı çıkarttıldıklarını...

Tek böbrekle de yaşıyor İnsan.

Hem de insanca...

SON

Seriyi dilimiz döndüğünce literatüre aktarmış olduk. (Çeviri)

Bir görüntü biriminin başka bir denklikle açıklanması, günümüz bilim ve sanatının haddi değil. Bir görüntü, yalnızca bir görüntüdür.

Görüntüye yapılan yorumlar, görsel bir eseri edebi- retorik düzleme yönlendirmek demektir.

Her çevirmen yaptığı çeviriden sorumludur.

Çevirmeni okuyan da kendi anladığından sorumludur.

Edebiyat ya da diğer sanatlar; salt bir görüntünün imgesel dünyasını bize taşıyabilselerdi eğer insanlığın fotografi ve aşkınlığı sinematografiye ihtiyacı olmayacaktı zaten.

Bu yüzden siz de Dekolag serisinin çevirisine girişmek niyetindeyseniz (izle- yorum yap), tavsiyem o dur ki; teknik ve estetik bilgilerinizi birazcık kenara bırakın.

Filmin kalbinize ulaşmasına ortam hazırlayın. (Meditare)

Filmin sanatçısının duygudaşı olabilirseniz eğer, zihninizin yapacağı teknik ve estetik hatalara ben kefilim.

Saygılar sevgili dostum Kieslovski.

Görüşmek üzere...

13.12.2011

11 Aralık 2011 Pazar

Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 9- Aldatma!


Komşu ve Karısı


Bir gerçeği fark ediyoruz:

Roman zaten karısını daha önceki tartışmaları sırasında "cinsel tatminini" doyurması için başka birisine yönlendirmiş. Kadın; evliliği sırasında gönlü ile kocası Roman'ı, cinsel olarak da (biyolojik) sevgilisini korumak zorunda...

Problem burada değil; problem kadının kocasına biyolojik isteklerini tatmin edecek bir genç oğlanı bulduğunu söylememiş olmasında.

Birincisi; yeni bulunan genç yakışıklı sevgili, kadın ile yaptığı anlaşmayı bozuyor ve kadına aşık olmaya başlıyor. Onunla evlenmek istiyor.

İkincisi; Roman karısından boşanmamak için taviz verdiği cinsellik noktasında şüpheler yaşamaya başlıyor.

Roman kendi dışındaki iki kişi arasında gerçekleşen cinselliği mi kıskanıyor yoksa karısının cinsellik sürecinin aşka dönüşmesi yüzünden olabilecek terk etme ihtimalini mi göze alamıyor; bunu düşünmeliyiz.

Durumlarız ikinci olasılıktan yana...

Roman'ın karşısına genç ve güzel bir kız çıkıyor hastanede. Cıbıl cıbıl gezen güzel bir kız bu. Roman kızı süzüyor aslında, aklına gelmiyor değil bazı şeyler. Ama Kieslovski merak unsurunu yeniden flu tutmak için Roman'ın süzmesini değil de kameranın süzmesini gösteriyor bizlere.

Sonuçta Roman karısını kendisini aldatırken yakalamış olmasa bile; kadın çocuğun kendisine aşık olmasından dolayı ilişkisini bitirecek...

Roman görmeyecek olsa bile yani...

Bu durumda; kadının kendisini gözetleyen kocasına haklıymış gibi bağırmasını belirli bir mantık çerçevesine oturtabiliyoruz.

Şimdi:

Bu orta metraj film; aldatmak fiil ve eyleminin üzerine dönüşmek zorunda kalıyor. Kadın ve kocası bilinçli bir kararla; hayatlarının geri kalanında cinsel bir ilişkiye giremeyeceklerinden dolayı bir antlaşma yapıyorlar.

Ve kadın bu antlaşmayı bozarak kocasını aldatıyor. Yeni cinsel ilişkisini kocasına söylemiyor.

Zaten söylese adamın bunu kabul edemeyeceğini de görmüş oluyoruz.

Aldatmak eylemi; kocasının karısını başka bir erkekle yakalamasında değil, dürüst olarak, aslında anlaştıkları bir şeyi kocasına söylememesinde aranmak zorunda kalıyor.

Böylece, komşusunun karısına bakmasına izin veren bir adam (bilinçli değil) karısının dürüst olmaması nedeniyle aldatılmış oluyor.

Ne garip bir aldatmadır bu...

Gizli Servis

Biraz bekledim bu sarışın, ince, orta boylu adamı söylemek için. 7'de sınıfta öğrenciler arasında bir var bir yok, 1'de çocuğun düşeceği buz kütlesinin yanında ateş başında bulunan adam, 2'de adamın iyileşeceği odada bekleyen hasta bakıcı, 4'de kızın mektubu açmasını engelleyen kayıkçı...

Fark ettiniz mi!

2'de anlatılan hikayenin temelinin, 8'de profesörün ders sırasında anlattığı kanser öyküsü olduğunu.

2'deki apartmanın 8'deki apartman olduğunu.

Kötü kadınların! renkli gözlü (mavi) ve sarışın olduklarını...

9'daki gibi kapanmayan torpido gözünü, 2'deki serum şişesinde gezinen böceği.


10 filmin içerisindeki dinamik yapıyı gördünüz mü!

Sarışın, ince, gizli adamın Kieslovski'nin kendisi olduğunu.

Olaylara müdahale eden tanrısal kuvvetin her filmde imgelendiğini...

Ne zaman sarışın adam ortaya çıksa, bu sayede filmin dönüşüm noktalarının, filmin ikileme düşen noktalarının korunduğunu...

Bunlarda gizli paketler, herkes Recep İvedik gibi isim vererek dalga geçecek değil ya!

Kimileri de düşünülmüş Anadolu giydirmelerine yer verirler filmlerinde.

Daha iç açıcı değiller mi?

SON İKİ

52 ile oynanan King oyununda son iki diye bir ceza vardır. Son iki eli alan 360 puan ceza yer. Son iki king oyunundaki 13 El Almaz ve 13 Kupa Almaz mucizelerini saymaksak en büyük cezadır.

Bu dekalogların (10 Emir) son iki emri de gerçekten büyük cezalar...

Üzerlerine metaforik yaklaşımlar sağlamak gerçekten zor, çünkü bireyin iç devinimlerini değil de toplum ilişkilerini belirleyen yasalar bunlar.

Toplumlar değişir değil mi! Muhkem kalmazlar.

Ahlak yapısı değişir, bu yüzden İsrailiyeyi yeniden yakalamak zorlaşır.

İşte bu yüzden Kieslovski komşu ve karı ilişkisini toplumun şimdiki muhkemlerine göre değerlendiriyor.

Şu an toplum, kadının cinsel özgürlüğüne daha farklı bakıyor.

1988-1989 Polonyası karı-koca- cinsellik ilişkisine daha farklı bakıyor.

EEEE...

Kızmayın yani; en cinsel olması gerektiğinde bile mahrem açıklığa yer vermeyen bu yönetmene bir bakın.

Sevişme dediğimiz sahnelere bir bakın.

Bir de televizyon dizilerinize.

Aşk'ınız Memnun mudur!

12.12.2011

10 Aralık 2011 Cumartesi

Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 8- Yalan Yere Şahitlik Etme!



ŞEHADET

Şahit olan; tanık olandır. Sanskrit kökenli olduğu düşünülen dillerin kökleri "S-H-D" "H-F-Z" gibi üç sessizden ve bunların çekimlenmesinden oluşurlar. (Eklemeli- Genel)

Şüheda, şahit, şehit, şehadet, aynı kökün çekimlenerek konsol kazanması ile kavramlaşır. Siz bu kavramları toplumlar olarak kendinize göre yönlendirir ve bir dil- kültür- uygarlık yapısı kurarsınız.

İbranice, Aremce, İsmailice bize farklı manaları üzerinde bulunan " şahit" kavramını ulaştırırlar ve biz bunları kendi dilimizin esnek yapısı içerisine yerleştiririz.

Her neyse; şehid, müşahede, şehadet kavramları İbrahim Atadan (Tek Tanrı) bize din kapsülü içerisinde temeli bilinçli bir durumda kalmak, özdeşleşme ve yadsıma olmadan, olaylar ve olgulara tanıklık etmekle akalalı olarak ulaştılar.

Sonradan bu iş biraz; siyasi yöntemlerle yönlendirilse de biz şahitliği halen müşahede ettiğimiz şeyin kendisiyle olan ilişkimiz ile belirliyoruz.

Aslında toplumsal, sosyolojik açıdan bakmaksak eğer bilinç düzeyinde yalan yere şahitlik yapmaktan bahsedemeyiz...

Şahitlik yapılan şey o an olabilecek en gerçek noktadır. Özdeşleşme ya da yadsınma üzerinden kurulacak (ego) şahitlik ise kuruluşundan yalandır...

Yalnız bilinçli varlık; şahitlik ettiği durumu o an içerisinde bulunduğu toplumun ya da bulunulan durumun vahametine göre aktarabilir.

Yalan söylemenin dinen kabul edildiği noktalara bir göz atın. Savaş anları, karı kocayı birleştirme çabaları.

Yalan eylemi; daha önemli bir buluşmaya aracılık edecekse eğer makbuldür.

Bu ayrımı diyalektik süreçlerle süreklilik gösteren günlük hayatımızda da tanımlamak zorundayız.

Bir adamın; hayatı boyunca hiç yalan söylemediğini, hep doğrucu olduğunu duymuştum. Ve bunun muhteşem derece ulvi bir özellik olduğunu düşünüyordu.

Sizce de öyle mi!

Sizce de bu adam hazır bulduğu kodlarla yaşamıyor mu! Bu adamın ne yapacağını, bir gün boyunca nasıl bir robot gibi davranacağını göremiyor musunuz?

Hep yalan söyleyen, mumu yatsıya kadar yanan adamdan ne tür bir farkı var bu adamın!

Sizce de doğru ve yanlışı, iyi ve kötüyü oluşturan durumun "anlığı" içinde karar verilmesi gereken bir tercih meselesi değil mi!

Hiçbir olaya katılmazsanız, dolu dolu bir farkındalık da yaşarsanız, doğal olarak hiçbir yanlış söz, eylem içerisinde bulunmazsınız.

Peki sizce yalansız bir hayat yaşanabilir mi!

Bu yaşamak mıdır, yaşamdan kaçmak mıdır?

Bu bir ölüm değil midir!

Haydi şehit olmaya...

Profesör

Yaşlı profesör; 1943 yılı şubat ayının direnişçilerinden. Kocası bir başkan, reis. Yahudi halkını bir şekilde Nazi askerlerinden saklıyorlar. Gizli bir örgüt yapısı içerisinde savaş mağdurlarına yardım ediyorlar.

Bir gün örgütün yanlış bilgilendirdiği bir küçük kız geliyor yanlarına. Kızın gestopa temelli olduğunu düşünüyorlar ve kıza sığınak olarak kullandıkları yeri vermiyorlar.

Bahaneleri Katolik bir aile olmaları. Yahudi kızın musevilikten, iseviliye geçmesini istiyorlar ilk başta. Yalan yere şahitlik yapacaklarını düşündükleri bir bahaneyle kızı yanlarına almıyorlar. (Katolikler dinine bağlıdır)

Yani katolik bir yapıda olsalarda olmasalar da, (asıl neden) ideolojik zeminlerinin kayabilecek olmasından dolayı, örgütün deşifre edileceğini düşündüklerinden; bu küçük kızı evden kovuyorlar.


Ve kız büyüyüp gelip, kadının karşısına dikiliyor.

Kız boynunda bir isevilik simgesi taşıyor. Ağzında hep bir tanrı lafzı.

Yanlız; bahaneleri katoliklik olan kadın katolik gibi davranmıyor.

Kadın; kocasının 9 sene sonra ölmesinden dolayı ideolojik devrimci yapısından da biraz kurtulmuş.

Yaşlı kadın; gerçek nedeni anlatıyor kıza ve haksız olduğunu kabul ediyor.

Düştüğü ikilimde kızdan yana olması gerektiğini söylüyor.

Yalnız; kendiyle ve hataları ile yüzleşebilen kadın mutluluğu tatmışken, kızın kurtulmasına yardımcı olan başka bir yaşlı adam halen savaşın etkilerini taşıyor.

Yardım etmeyen kadın olgun, kız olgun yalnız yardım eden adam halen olgun değil!

Ve kadın hiçbir siyasi, toplumsal amacın bir küçük kızın hayatının yerini tutamayacağına karar vermiş.

Şahitlik değil midir bu!

Boşluk ve Kieslovski

Kadın castıyla, filmi izlediğim süreçte biraz problem yaşadım. Sportif, düzenli, dinamik ve yüzünde geçmişin hatırası olan bir kadın bulmak zor olmuş olmalı kanımca.

Yalnız kadının bahsettiği küçük bir ayrıntı var filmin ortalarında:

Neden Tanrı kelimesini hiç kullanmıyorsun diye soruluyor kendisine.

Kelimeyi kullanmadan, katolik, ortodoks ya da protestan olmadan da onu hissedebilirim diyor kadın.

Esas özgürlüğün burada olduğunu söylüyor.

Anlıyor musun!

Sence Tanrı, Allah, Yehova, Jesus isimlerini hiç kullanmadan tatmin olabilir mi insan!

Onun zatını hiç anlayamayacağını, hissedemeyeceğini, kavramayacağını bilerek tatmin olabilir mi!

Esas özgürlük, bedenin, zihnin ve gönlün boşluğunda mıdır!

Oraya ulaşan bir insan, o özgürlüğü tadan bir insan bu büyük anlamlı kelimeleri söylemeden de yaşabilir mi!

Bu noktaya dikkat edin!

Dekaloglar içerisinde bahsi geçen en derin nokta bu!

Konuşmaya gerek yok anlıyor musun. Hareket etmeye gerek yok.

Çünkü o var.

Peki...

Sence onun kendini kanıtlamasına gerek var mı!

11.12.2011

9 Aralık 2011 Cuma

Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 7- Çalma!


Çalıntı Düşünce

Dekalog serisinin altıncı bölümünü şimdilik es geçiyorum. About Killing (Dekalog 5 ) gibi Dekalog 6 da başka bir filmin kırpılmasından oluşturulmuş. (About Love) Son sahneler, yani bitirici vuruşlar değiştirilerek elde edilen bir anlam bütünlüğü söz konusu...

Kieslovski'yi anladınız artık. Hiçbir şey hakkında, hiçbir emir cümlesi hakkında doğrusal bir yaklaşıma sahip değil. Rasyonel aklın üstüne çıkabilmek ve seyirciyi aktif düşünen ve hisseden bir birey haline yönlendirmek için görsel öykülerini çok nadiren oluşabilecek- toplumun zihninin eski kodları arasında kolaylıkla bulamayacağı türden oluşturuyor.

Hep bir fluluk hakim. Durumu işleyen de, duruma maruz kalan da ortada tutulmaya çalışılıyor. (Emir cümlesinin kırılabileceği işlenerek!) Lakin şu noktada düşünebilirseniz; yönetmen (yaratacı benlik) ne kadar ortada durmaya çalışırsa çalışsın, ortaya koyduğu eseriyle- oluşturduğu nesne ile- kendi bilinçaltını konu alacaktır, istese de istemese de.

Ya tüm bilinçaltı, aktif bir bilince döndürülürse ne olur?

Düşünün bakalım, düşünebilecek misiniz?

Bir şey hakkında düşünmek, düşünme fiilini ve düşünülen şeyi birbirinden ayırmak ile gerçekleşir. Ama siz düşünce biçiminizi değiştirip, yani düşüncenizi düşünme fiiline, zihninizi de zihninizin kendisine yöneltmeye çalışırsanız, bu ikilem durumunu aşkınlamanız söz konusu olabilir.

Arada küçük bir boşluk görebiliyorum çünkü...

10 emir temeli üzerinden filmler yapmaya kalkıştığınızı düşünün. 7. Emir size "Çalmayacaksın" diyor. Ne yaparsanız yapın; çalmak eylemi üzerinde, çalmak fiili üzerinde, çalmak aktivesi üzerinde düşünmek zorundasınız. Eylem, fiil ve aktivite birbirinden farklı kavramlar sonuçta...

Yani çalmak kavramının bilinçli mi bilinçsiz mi uygulanacağını, bilinçli olmanın nasıl bir çalma eylemine götüreceğini düşünmek zorundasınız.

Farklı olma çabası olarak görmeyin bunu. Çalmak, çalmaktır diye düşünmeyin. Hırsızlığın küçüğü büyüğü olmaz geleneklerinden sıyrılın biraz. Zaten böyle düşünürseniz, yani bu zihinsel ezberlere yapışık olarak yaşamışsanız hayatınız boyunca (özdeşleşme) 10 emir size bildiğiniz, anlatılmasına gerek olmayan bir bütünlük, bir toplumsal kural yapısı olarak gelecektir.

Ya böyle kurallar (özdeş) üzerine düşüneceksiniz, ya da yapamadığınızdan dolayı 10 emir yıllarına dönüp tarihi belgeleyen bir kamera çekimi hazırlayacaksınız.

Bakın!

Aslında yapıştığınız, size ait olduğunu sandığınız şeyler hakkında, yani kendiniz (ego) hakkında düşünmeye başlamazsanız (filosofya) en büyük hırsızlığı yapmış olursunuz.

Belki malın sahibinin haberi olacaktır (ödünç) bu işten ama size çalma diye bağıran güzelim Musa'yı hiç anlamamış olacaksınız.

FARKINDALIK

Fark ettiniz mi!

Kieslovski'nin yapmış olduğunu şu an bende yazım üzerinde yapıyorum. Yönetmenin ortaya koyduğu filmi bir meta olmaktan çıkartıp nefes almaya devam eden bir düşünsel, duygusal eylem olarak kavrıyorum.

Yani ben; Kieslovski'nin güzel Musa'dan alıp yorumladığı filmini alıp, yorumluyorum.


Kieslovski film yaratım sürecini ben de edebi yaratım sürecini kullanıyorum. Dikkat edin! Küçümseme olarak algılamayın ama çoğu film eleştirmeninin yaptığı şeylerden değil bu. Bu kişilerin çoğu; filmi yapılmış sonlanmış bir nesne- meta olarak kabul ediyor, film fikrinin kendilerinde oluşan anlamını yorumlamak yerine, filmi yorumluyorlar.

Ben film yaparım, film yapamayınca da yazı yazarım. Lakin filmin google'da bulunabilecek özelliklerini anlatmam.

Film yapmadığım bu boşluklarda yazı yazarım. Filmler hakkında değil, filmin bende oluşturduğu ilham hakkında yazarım.

Bunları ayırt edin.

Ne demek istediğimi anlayan, duydudaşlık yaşayan güzel kardeşim, özgürleşme yolunda zor ama güzel bir yolda olduğunu söylemek isterim.

Hadi bakalım farkındalık bizleri bekliyor...

HIRSIZ

Genç anne, kendi kızını, kendisine ait olduğunu etrafına kanıtlayabilmek için evinden kaçırıyor. İlk önce; genç annenin kütüphanedeki duyarsız hareketlerini gösteren yönetmen bu fiilin (kız kaçırma) bir hırsızlık aktivitesi olduğuna doğru yöneltiyor bizi.

Sonra kızın gerçekten bu genç kadından gelme bir birey olduğunu anlıyoruz. Lakin 16 yaşında bilinçsizce! yapılan bir fiilden dolayı bir bebek doğmuş. Genç annenin annesi, başarısız olduğunu düşündüğü, belki çalıştığı için zaman ayıramadığı gerçek kızına olan sevgisini torununa aktarıyor ve torununu kızı gibi sahipleniyor.

Kendi varlığından gelme kızını bilinçli bir eylem gibi göstermek isteyen genç anne ise bu sert, otoriter anneye karşı cephe alıyor.

Aslında iyi bakarsanız; genç anne kendi kızını bile annesinden ilgi görebilmek için kaçırmış gözüküyor. O yıllarca bulamadığı şefkati yeniden arıyor.

Yönetmen; despot bir nine, acemi bir anne ve masum bir kız üçlemi ile seyirciyi film öyküsünden çok, çalmak kavramının üzerine doğru yöneltiyor.

Bu bir kurulum arkadaşlar. Nihai hedefi olmayan tüm filmler düşünsel boşluğu yakalamak ve oradan direkt olarak kalbe nişan almak niyetindedir.

Kalbe nişan almak; hazır bulunamayan bir zihinsel işlevi seyirciye gösterip, arada gerçekleşen cahillikten (bilmediğini bilmek) yararlanmakla ile oluşur.

Kalbe nişan alın, sanatçılar..

FİLM

Dekalog serisi inanılmaz. Dilimde tüy oluşumu gerçekleşti. Kısa film zamanı (orta metraj) ve seçilen konu yönetmeni görsellik üzerine düşünmeye itmiş ve görsel (dil) duygudaşlık tepelere vurmuş.

Sorgulama süreci zaten hepinize aşina. Lakin sorgulama yönteminiz hakkında sorgulama yapmak sizi bir boşluğa itecektir ve güçsüzlüğünüzün güzel bir deneyime dönüşmesine neden olacaktır.

Çok az kişi bu noktalara temas edebilir ve etmiştir.

Değerlerini bilin!

10.12.2011

8 Aralık 2011 Perşembe

Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 5- Öldürme!


Killing

Bazı yerlerde gördüğüm ikilemi açmalıyım.

" A short Film About Killing" mi daha önce çekildi yoksa Dekalog 5 mi?

About Killing 1988 yılında, Dekalog 5 ise 1989 yılında gösterim almış. Arada bilmediğim bir durum yok ise Dekalog 5; About Killing'in kırpılması ile oluşturulmuş.

Birinde kapitalist, sosyalist değişiminden etkilenen gençleri ve onları yargılayan hukuk sistemini diğerinde ise idealleri yüzünden arafta kalan genç bir avukatı konu alıyoruz.

Dekalog 5'in son sahnesinde "Senden Nefret Ediyorum" cümlesi bulunuyorken; About Killing filminde ağlayan avukat monolog olmadan gösteriliyor.

Çok enteresandır, güçlü bir analitik zeka üzerinde duruyoruz. Tamamen aynı bir olay örgüsünden, ufak hatalarla da olsa başka bir sonuca ulaştığımızı görebiliyoruz.

Kurgu derler ya hani; masa başına geçtiniz mi montaj olan o sinemasal kavram.

Ne kadar da disiplinli kullanılıyor farkında mısınız?

Bir tek filmin son sahnesini değiştirip, bazı yan anlam oluşturan sahneleri çıkartınca başka bir filme ulaşıyoruz.

Hiç denediniz mi!

Hiç bu şekilde düşündünüz mü!

Ben ne kadar karşı olsam da bu yapılan işe; yaratıcı yönetmenin gücünü çok rahat bir şekilde görebiliyorum.

Bir filmi öldürüp başka bir film yapan adamı yani...

DÜŞÜNSEL

20 yaşındaki genç sarışın, kardeşinin kendi hatası olarak öldüğünü düşündüğü için evden ayrılıyor, hayata küsüyor. Kuralları bozuyor, söylenenlere karşı geliyor.

Aklını rasyonel olan aklın altına alıyor. Biçimsiz bir adama dönüşüyor kimilerince.

İnsanlara zarar vermeye başlıyor bilerek. Bilmeyerek yapmıyor bunları, küçük çocukların kediyi ağaca asmaları gibi bir eylem değil bu.

Kasıtlı olarak; işleyen! çarka çomak sokmaya başlıyor.

Durum da bu ya, genç sarışın adam karısının hazırladığı ekmekleri köpeklere layık gören, sübyancılık noktasında ısrarcı, taksisini iktidar nesnesi olarak kullanan bir adamı öldürmek için onun taksisine biniyor.

Aslında taksicinin kim olduğu önemli değil çocuk için; çocuk ilgi çekmek, boş zamanlarını doldurmak amacıyla bir taksiciyi kestiriyor gözüne.

Bu taksici de ilahi adaletin flu hallerinden biri gibi toplum hukuğunun cezalandıramadığı ama  kulakları çekilmesi gereken bir adam.

Zevk uğruna öldürmek için, yalnızca zevkleri için yaşayan bir figür seçiliyor.

Enteresan.

Yani bu adamın bize gösteriliş tarzı, o adamın ölmesinin layıkı olduğunu destekler nitelikte. Böyle olunca ne oluyor, avukatın ikilemi, genç çocuğun hatasını anlaması ve maktul taksici, ilahi adalet noktasında birleşmek zorunda kalıyorlar.

Başat konu dekalog serisi. Konu dekalogtan dem aldı ise insan bedenini konu alan bilim değil, insan var oluşunu açıklayan din devreye giriyor doğal olarak.


Aslına bakarsanız; Kieslowski'yi tüm filmleriyle din (bilinçlenme) parantezi içinde incelemek gerek.

Kimileri dekalog ve diğer filmleri; toplumsal gelişimlerin üzerinden değerlendirmekte ısrarcı olsalar da; bunun yetersiz bir bakış açısı olduğunu söylemek zorundayım.

Yani; siyasi, ideolojik, politik bir bakış açısı yok bu yönetmenin. Hukuk konusunu bile doğa kavramı üzerinden şekillendiriyor.

Bu durumda, ne yazık ki, bu filmleri okuyabilmek için Aristo, Newton, Marx, Engels, Lenin denkleminden dışarı çıkarak okumak zorunda kalıyorsunuz.

Çünkü; toplumsal değişimleri- gelişimleri- devrimleri- reformları konu seçen disiplinler sanat gibi insan var oluşunu hissettirmeye çalışan disiplinleri yorumlamak için kullanılamazlar.

Yani; hiçbir toplumsal bakış açısı, hiçbir politik amaç, yalnızca siyasi zemine dayanan hiçbir yorum bir sanat filmini okumak için tek başına yeterli değildir.

Siz hiç insanlıkla karşılaştınız mı der Niçe.

Toplum bireylerden oluşur. Ve eğer bu bireylerin bilinçlenmesini istiyorsanız, toplumun kendisini konu alan ideolojilerle değil, bireyi aşkınlayan devrimlerle ilgilenmelisiniz.

Yoksa hala; Tarkovski'yi sürgüne gönderen o koca Sovyetleri tanımlayamadınız mı?

Yoksa hala; toplumları konu alan devrimlerin yetersizliğini kavrayamadınız mı!

O zaman buyrun sanata efendim!

Seri Bozucu

Dekalog serisinin About Killing ve About Love kırpılmaları dışında çok önemli eserler olduğunu belirtmemiz gerekiyor.

Ve iyice dikkat edecek olursanız; bu iki kırpılma filmlerin (dekalog 10) genel yapısına aykırı duruyorlar.

Ne kadar da entegre edilirse edilsin, diğer 8 orta metrajı yakalayamayacaklarını görebiliyoruz.

Bu yüzden saf olarak yaratılmış bir dekalog filmini yorumlamak için daha fazla zaman ayırmak zorundayım.

About Killing'in tek başına yorumlanması birbirinden ayrı dursalar da Dekalog 5'in dahi yorumlanmasına neden oluyor.

Yani...

Diğer bir kuralda görüşmek üzere...

09.12.2011