7 Aralık 2011 Çarşamba

Krzysztof Kieslowski- Dekalog- 4- Anne ve Babana Saygısızlık Etme!


DAD

Sofistike bir bölüm bu. Anana ve babana saygı, hürmet göster ki; yaşadığın mekanda selamet bulasın" karmaşıklığında bir orta metraj.

10 Emir'den yola çıkarsak kolay okuyabileceğimiz bir film gibi gözüküyor lakin filmi izleyince durumun vahameti bizi her yerimizden sarıyor.

Çok konuşmayan bu film yönetmenlerinin filmlerini ingilizce altyazıdan ya da ingilizce altyazıdan çevrilmiş türkçe altyazılardan izlemek filmin o küçük detaylarını kaçırmamıza neden oluyor demeliyiz öncelikle...

Ayrıca; yönetmenin kültürüne doğru bir okuma yapmamız için kulağımıza çok uzaklardan gelen aktarma bilgileri ayıklamak; yönetmeni evrensel salt bir deneme tahtasında değerlendirmek zorundayız.

Zor...

Ama deneyelim bakalım:

Şimdi; anne ve babaya olan saygı, temelinde doğa oluşumlarının en gelişmişi (bütün anlamda) ve en hassası olan insan için bir vefa örneğidir. Sizi ölmeden 20 yaşınıza kadar getiren bu aracı bireylere maddi ve manevi katkılarından dolayı (karşılık), ayrıca beraber geçen yaşantınızın kattığı karşılıksız sevgiyle cevap vermelisiniz.

Hassas nokta şu; anne ve babanız istemediğiniz türde bireyler olabilirler. Ya da gerçekten olmasını istediğiniz (seçebilme şansı olsa) bireyler de olabilirler.

10 Emir'in ve bunun gibi toplumsal düzeni korumak için koyulmuş kuralların nihai hedefi; istesek de istemesek de bize hizmet eden anne ve babamızı hürmetle andırtmaktır.

Yani; 10 Emir'in koyduğu 4. kural anne ve babayı iman düzeyinde sevmeyi, saymayı sağlamaktadır.

Her kural; karşıtını da içermek zorunda olduğu için; anne ve babasını sevmeyen insanlar için bir soru işareti oluşturacaktır.

Sevmediğim bu insanlara nasıl davranmalıyım?

Benim bir birey olarak var olmamı engelleyen, beni kendilerine benzetmeye çalışan, benim bilinç seviyemde olmayan bu insanları da sevmek, saymak zorunda mıyım?

İşte gedik burada:

10 Emir disiplininde yaşayan bir karakter için idealize edilmiş bu kurallar bütünü (10 Kural) bir zorunluluktur. (Farz) İstenmese de yapılmak zorundadır.

Bu durumda, bir noel akşamı bilinçsiz bir şekilde temelleri atılan ben; annem denilen kadını döven, beni istediğim gibi yaşatmayan, babamın kafasını boş laflarıyla dolduran bu dişi veya erkeği sevmek en azından onlara saygı duymak durumundayım!

Ya da bu 10 Emir muhkem (hüküm veren) yasalarını çiğneyip, rest çekip o aileden uzaklaşacağım.

Seçim sizin?

Ama ilk önce...

Böyle bir olasılık üçgeni içinde yaşayan bir genç birey için ve onun bedensel, zihinsel sağlığı için araf- dilemma- ikilem oluşturuldu.

Mantık düzleminde çok gereksiz bir uygulama olabilir ama size benden bir şifre; bu tür kurallar insanda bu tür bir ikilem yaratmak için koyulmuşturlar. Bu ikilem, bu ikilemden kurtulamayanlar için çok problemli bir süreç olabilir lakin bu ikilemden kurtulup iki noktaya da saf gözlerle bakmak, kendini bulmak noktasındaki bireye inanılmaz bir deneyim süreci katmaktadır.

Kural var ise; karşıtı da vardır. Ama kural yok ( ki toplum yapısında şimdilik imkansız) ise; karşıtı da bulunumaz.

Kural; özdeştir. Karşıtı da kuralın yadsınması. Selamet kural tanımamakta değil; kuralları bilinç düzeyinde aşkınlamaktadır. Benden söylemesi...

Bir de anne ve baba bireylerini bilinçli bir şekilde seçen kişilikler vardır. Anne ve babalarını isterler, onlar gibi olmak isterler, anne ve babalarına zorunluluktan değil de; sevdikleri için severler.

Bu durumda neler olur!

Genelleştirme olmasa da erkek çocuk annesine, kız çocuk da babasına ilgi duymaya başlar. (Yaş 14- Ergenlik)

Karşılaştığı erkek ve bayanda onların özelliklerini arar. Herkesi ilk temel aldığı bu bireyler üzerinden değerlendirir ve kıyaslar. Bu bireylerden ölümleri durumunda bile kopmak imkansız noktalara gelebilir.

Kendisine dayatılan kuralları saygı duyduğu için uygular, selameti onların yanında iken arar.

Şifre 2:

İki zıtlık da aşılması gereken bir gelişim aşamasıdır. Severek ya da sevmeyerek o kişilerin iktidarından azat olunması gerekmektedir. Bu bir olgunlaşma aşamasıdır.

...

Kieslovski; her zaman ki gibi; çatışmayı biraz flu bir düzlemde kurmuş. Kız mektubu okumamış ve doğal olarak da babasıyla (Michal) büyümüş olduğu için (onu benimsediği) babasına yoğun bir ilgi duyuyor.

Baba; içindeki süpheden dolayı ne yapacağını bilemiyor.

Gerçekten bu kız (Anna) onun kızı mı, yoksa değil mi!

Ve kız çocuğun başlattığı kurmaca ile iki tarafta birbirine açılıyor. Herhangi bir cinsel doyum amacı yok. Kız karşısındaki adamı bu konuda zorluyor ama bir cevap gelmiyor.

Mektup açılmalı ve gerçek öğrenilmeli.

Ama içleri dökülmüş iki birey; yaşadıkları ve konuştukları şeylerin sarhoşluğuyla mektubu yakıyorlar...

Ee tabii Kieslovki amcamız da ensest bir ilişkiyi engellemek için film içindeki sahte baba- kız aşkını sonuçlandırmadan ama adamın kızın babası olmadığına doğru tavır alarak (?) filmi sonlandırıyor.

Ve bize de kurallar, emirler ve neden olduklarını sorgulamaktan başka bir düşünme yöntemi kalmıyor.

TABU

Üzerinden 2500 sene geçti. Kurallar basitlikleriyle ortada duruyorlar.

Siz 10 Emir üzerinden Kieslovski gibi mini filmcikler yapacak olursanız ne yaparsınız.

O dönemi yeniden mi kurmaya çalışırsınız...

Basit (muhkem) anlamını kavradığınız başat cümleyi aynen mi anlatırsınız?

Yoksa...

Gelişen toplum dinamiklerini belirlediğiniz başlık altında kendi yorumunuzla birlikte mi sunarsınız.

Soru bu?

10 Emir'in tarihini anlatan filmlerden artık pek zevk almıyoruz değil mi!

Ama.




Kendi yorumu katılan bir emir cümlesi bize ne kadar da enteresan geliyor.

Tabu belirleniyor, kuralın aslında ne anlatmak istediği deneyimleniyor ve film karmaşık bir şekilde ortaya koyuluyor.

Sanmayın ki Kieslovski bu emirlere harfiyen karşıt, sadece anlamı üzerine düşünmeyen yobazları- hoşlarına gitmese de- denetliyor.

Anlamları genişletiyor. (Müceddid)

Bir nevi tefsir- tebyin (beyan) çalışması bu.

Neden!

Sizce görsel bir tefsir yapılamaz mı?

Sizce rabbi, ferisi yahudaların yaptıkları yorumlama çalışmalarından ne tür bir farkı bu eserlerin?

Peki ya sizce Kieslovski de bir müfessir değil midir?

Görsel bir meali nasıl karşılarsınız!

Birkaç soruda benden...

GÖRSEL ve İŞİTSEL

Dış ses sanki yok. Her birey edim içerisinde yalnızca o edimin atmosferini yansıtıyor.

Yani gece köpek sesini, araba sesini, komşu sesini duymanız çok zor.

Semih Kaplanoğlu'nun Bal filminde en küçük ayrıntıya ayırdığı ses frekansının tam tersi oluşuyor. (Film Yapma Yöntemi)

Sessizlik.

Salt sessizlik.

Mektup açıldığında yalnızca kağıt sesi duyuyorsun. Başka hiçbir şey yok.

Bu sessizlikte "ah içim memleket havasıyla doldu" seyircisini kaçırmamak gerek. O yüzden planlar çok iyi çalışılmış ve doğrudan (straight) görsel fikre odaklı.

Küçük bir boş görseli bekleme süresi bile yok. (Nuri Bilge) 

Diyaloglar sınırda tutuluyor. Özdeş bozma (bilinçli sinema yapma) akıllıca ve yeterli. (Kızın Kameraya Bakması)

Çok beğeniyorum gerçekten.

Seçilen konuyu, kamera ve sesin kullanım dilini, oyunculukları, kurguyu...

O kayık taşıyan adam varya; kız mektubu açmasın diye bakıyordu boş bakışlarla.

Babanın süt almaya gidiyor diye mutlu olduğu kızın kurtarıcısı hani...

Bana böyle şeyler gerek.

Sana da gerekmez mi!

08.12.2011

4 Aralık 2011 Pazar

Terrence Malick- The Tree of Life (Hayat Ağacı)


Deneysel Sinema



Az önce gözüm bir yoruma ulaştı. Terrence Malick'in deneysel filmler yaptığını, ya da Tree of Life filminde deneysel (deneye dayalı) bir film dili denendiği söyleniyordu.

?

Aslında bir ikisi hariç popüler sinema sayfalarının eleştirmenlerini okumam ama öyle ucundan bir denk geldiğimde üzüldüğüm yazılarla karşılaşıyorum.

Deney yapan bir sanat adamı.

Deneme yanılma yöntemi ile bir sanat eseri ortaya koyuluyor!



Analitik bir zihin (zihnin üstüne çıkamayan- çıkmasına da gerek olmayan) oturmuş film fikrini bulduktan sonra "acaba bu filmi bu sefer hangi metodolojiyi kullanarak yapmalıyım" diye düşünüyor.

Konu bu denk geldiğim yazı değil tabi. Ama birazcık da olsa bilim ve sanat ayrımına göz atmalıyız:

Şimdi; bilim (salt kavram olarak) nesneler üzerine yönelir. Newton kardeşten beridir biz bilimi materyalar üzerinden düşünüyoruz. Çıkarımız şu: Düşüncemizdeki toplumsal ya da bireysel gelişimi evrensel bir (yasa- kanun) yapıya oturtmak için uğraşıyoruz. Nesneler yani beş duyunun algılayabildiği süreçleri belirli bir kural altında tüm insanlığın yararı- zararı için ortalıklara fırlatıyoruz.

Nesne yani. Dokunabildiğim, görebildiğim bir şeye ulaşmaya çalışıyorum ve dokunabildiğim en azından görebildiğim yöntemler kullanarak.

Deney yöntemini; yani zihinsel amaç uğruna yine zihinsel olanı kullanıyorum. Hep zihindeyim yani. Dışarısına çıkamıyorum. (Çıkmıyorum) Analitik olan zihnimi; dokunmatik olan bedenime usta olarak atıyorum.

Salt zihin. (Bilinç diyenler de var)

Kısaca; bilim hissedilebilir, deneyimlenebilir ama başkasına sunulamaz bir sürecin yöntemi olamaz. Çünkü bilim veri aldığı (doxa) süreci tekrardan tecrübe edilmesine gerek kalmayan bir şekilde kanıtlamak zorundadır.

Einstein gibi Minkovski denklemlerini tekrardan gözden geçirip E=Mcc'yi sıfırdan bulmanıza gerek yok. Onu kullanıp, başka kanıtlanabilir verilerle uğraşabilirsiniz.

Yani babam bana vektörleri, doğal, rasyonel sayıları ve bir kaç hesap işlemini iyice anlatırsa ben bu öğrendiklerimden yola çıkarak yeni bilimsel verilerimi deney ile yasa haline getirebilirim.

Peki babam bana; Tarkovski gibi film yapmayı öğretebilir mi. Ben Tarkovski'nin sinema yapma denklemlerini kullanarak Tarkovski gibi ya da daha da üstünde (dil olarak) bir film yapabilir miyim!

Kamerayı, ışığı ve sesi hallettim veya hallettirdim. Teknik her şeyi yuttum bitirdim. Eeee.

Ne anlatıcam şimdi.

Mitoslardan kalma 30 çeşit öykü türünden bir sentez (felsefe) yapıp iyi bir öykü üzerinden bu tekniğimi kurabilirim. Olmaz mı?

Evet olur. Seni yönetmen diye anarlar. Artık bir film çektiğin için yönetmen sıfatını üzerine alabilirsin.

Peki sanatçı olabilir misin?

Komik.

Mevlana Şems kardeşinden analitik geometri dersleri aldığı için onu çok seviyordu zaten.

Taptuk; Yunus'u hakikatı bulduracak; nesneye dayalı ( deneyimlemeye gerek yok) bir yöntemle eğitmişti.

Bayram Veli; okumalar yapıp, verilen problemleri çözebileceğin test föyleri dağıtıyordu müridlerine.

Ah be güzel kardeşim. İki üç tane fizik sorusu çözdün, üç tane çizgiden şekil oluşturdun diye gittiğin üniversitelerde öğretmediler mi sana.

Bu yol kal (laf, lakırdı) yolu değil hal (bireysel deneyim) yoludur.

Notaları ezberledin, tüm operalara katıldın diye, Bach mı olacaktın birden!

Nokta, ton, çizgi, doku, form, şekil kavramlarını anladın diye Michelangelo mu olacaktın!

Mesleği yönetmen olan kişiler sinemayı bir deneme yanılma tahtası olarak kullanabilirler. Mesleği yönetmen olan kardeşler; 0.7 diyaframda çalışan lensler icat etmiş olabilirler (Kubrick), lakin bunları yapıyorsun diye sanatçı olamazsın.

Mesleği yönetmen olan sanatçılar; kendi deneyimlerini, kendi aydınlanma verilerini, kendi toplumunun bilinçaltını konu alırlar ve bunu baskı, kural düzleminin altına gizleyerek kendinden sonrakilere yol verecek şekilde anlatırlar.

Doğal olarak baskı düzlemi (toplum ve değerler) sizi anlatacağınız şeyleri kullanılmamış bir dille anlatmaya itecektir. Ama bu deneyip yanılmak için değil, anlatılamaz; yalnızca hissedilebilir olanı açığa çıkartmak içindir.

Unutma; insan külliyen bir sanat eseridir. Bedenine bilim, zihnine felsefe, yüreğine ise ancak sanat ile temas edebilirsin.

Sanat insan varlığına en yakın konum olan yürekten hareketle insanlara bilimin, felsefenin (zihin felsefesi) ulaşamadığı bir deneyim yaşatabilir.

Her bireye farklı deneyimler yaşatır, ama bu deneyler fizik kanunları gibi babadan oğula aktarılamaz. 

Ayrıca:

Bilincine temas etmek; yöntemsiz bir yönteme gereksinim duyar.

Bilinç...

Seksiz şüphesiz bir bilinç çay bile içse eylemi sanattır.

Siz deneyip yanılmaya devam edin yönetmenlerim!

İNSAN

Var ve yok.

İki zıt kutup.

Bir anne olan, bir baba olan var.

Anne ve baba.

Yine bir zıt kutup...

Anne; rahim, masum, güçlü, duygusal, hissiyatı yüksek, yöntemi sevgi.

Baba; rahman, iktidar, zayıf, analitik, yöntemi kuralcılık.

Merkezin içi anne, çeperi baba. İç kuvvet anne, dış kuvvet baba.

İç kuvvet; sevgiyle, sanatla yaklaşıyor çocuğuna (Evren).

Dış kuvvet, ayırmaya yönelik, ayrışmaya yönelik bilimiyle...

Ve çocuk büyüyor. İki kuvvetin dinamiği altında.

Anne buradayken; sorun yok, filmin rahibelerinin dediği gibi yol; doğanın yolu. Her şeyi yapmak, eğlenmek, bağırmak çağırmak serbest.


Baba buradayken; sorun çok, filmin rahibelerinin dediği gibi inayet yolu. Uygun olanı yapmak, toplumla yaşamak gerek.

Kardeş doğuyor.

Ve bir tane daha...

Çocuk anne sevgisini paylaşmak zorunda. Kıskanıyor.

Büyüyor. Zorunlu bir arkadaşlık kuruyor kardeşleri ile.

Anne aynı kalıyor yine, ama baba sertleşiyor gittikçe.

Çocuk geliyor 14 yaşına.

Doğadan aldığı cinsel enerji (libido) akacak bir kanal arıyor kendince.

Her şeyin en güzeline akmak istiyor. Her şeyin en güzeli annesine...

Ve babaya kızmaya başlıyor, baba olmaya çalışıyor kendince. Annenin kocası rolünü benimsiyor yine.

Kızdıkça kızıyor, babanın korumasından çıkmayı da göze alıyor annesi için. 

Babayı öldürmek geçiyor içinden. Bunu yapamayınca kardeşlere geçiriyor dişlerini...

Ve çocuk bir çok acılı ve güzel olayla büyüyor. Zengin oluyor, işini kuruyor. Koca binalarda çalışmaya başlıyor.

Ama hep bir eksik var bu çocukta.

Anne gibi mi, baba gibi mi olmalı. Annesine mi kızmalı babasına mı? Bu krizlerin sebebi anne mi, baba mı?

Her ikisine de kızıyor çocuk.

Yoksa kardeşleri mi yaptı bu kalleşliği. Onlara da kızıyor...

Ama...

Aniden.

Herkesi affediyor. Yüzünde gülümseme. Herkesi atıyor kendi benliğinden.

Yalnız ve özgür oluyor en sonunda.

İşte büyüdü çocuk, büyümekle kalmadı özgürleşti de.

Zıtlıkları aştı çocuk. Zıtlıkları; doğayı ve zıttı  inayet yolunu da aştı.

Olgunlaştı çocuk.

Ve.

O çocuk artık bir İnsan...

FİLMCİLİK

Filmin yapısal analizinde dikkati çeken bir özellik var:

Özdeş bozma. Özdeşleşmeyi kırmak. Dramatik geleneğe çomak sokmak.

Yönetmen Jump Cut ve doğal olmayan (alt açı, üst açı, aşırı) kamera açılarıyla seyirciyi dışlamaya başlıyor ilk başlardan.

Belgesel türü; kurmacanın içine (birleyerek) sokarak yadsımayı daha da büyütüyor.

Uzun tutulan film süresi olayı daha da derinleştiriyor.

Soluk soluğa izlemek yerine azcık sabırla, yöntemli bir izleme fiiline aktarılıyor seyirci.

İyi de oluyor.

Tüm bir insanlık tarihi; dramatik gelenekten olmayan başat bir karakter tarafından sunuluyor bizlere.

Din; zıtlıkları aşma deneyimleri ile siyasi bir eşkale bürünmekten kurtuluyor.

Bireysel bir deneyim süreci anlatılıyor kısaca...

Malick; kendini ve aydınlanma yöntemini anlatıyor bizlere.

Tanrı ve tanrısallık; anne ve baba üzerinden seriliyor önümüze...

İşte böyle...

Güzel bir deneyim süreci sizleri bekliyor.

Bu seferlik bir eksik bulup yazmıyorum.

Eksikleri bulmaya sizi davet ediyorum. 

Bulabilirsek tabii!

05.12.2011

28 Kasım 2011 Pazartesi

Dedemin İnsanları


Bilinç ve Gizlenen Alt Tarafı


Çalıştınız, kendinizi teknik anlamda geliştirdiniz. Artık kamera, ses ve ışık konusunda temelleriniz oluşmuştu. Basit bir görsel durumu aletlerinizle izah edebiliyordunuz.

Yetmedi!

Benden önce film yapan adamlar neler ile uğraşmışlar acaba diye geriye döndünüz: Eisenstein, Griffith bir yandan Orson Welles, Godard, De Sica, Rossellini bir yandan Sokurov, Tarkovski, Bergman, Bresson okudunuz, araştırdınız, film okumaları yaptınız. 

Anlamaya çalıştınız bu adamların filmlerini. Yazılarını, röportajlarını değerlendirdiniz.


Şimdi bu seviyedeyken, bu levele geldiğinizde önemli bir rol ayrımına girmiş olursunuz.

Ya öğrendiğiniz kamera, ses ve ışık yöntemlerini anlamaya çalıştığınız bu adamlar gibi yapmayı deneyeceksiniz, ya da okuyup, araştırdığınız kısımları bir kenara bırakıp sadece kendinize güveneceksiniz.

Ya ilgilendiğiniz filmcinin yaptığı, oluşturduğu durumları nasıl yakaladığını anlamak için onu birazcık taklit edeceksiniz, ya da yöntemsel bilginizi entelektüel düzeyde bırakıp ordan burdan kafanızda kalanlarla film çekeseksiniz. Zor olsa da...

Çünkü; yönetmen sıfatını her türlü hak ettiğinizi düşünüyorsunuz.

Çünkü; yönetmenlik çok güçlü bir ego kütlesi oluşturuyor.

Çünkü; para kazanıp, ilkelerinizin bazılarından vazgeçmeniz gerekiyor. Evde çoluk, çocuk yemek bekliyor...

Çünkü...

?

Ama hazır değilsin. Halen yeterli değilsin. Evet yönetmen isimlerini ezberlemiş, bu adamların nerde, hangi filmleri yaptıklarını öğrenmiş, hangi lenslerle çalıştıklarını kavramışsın.

Eeee.

10 senedir yönetmen yardımcılığı yapıyorsun. Bak bakalım yardımcılığını yaptığın yönetmen gerçekten bir yönetmen mi?

Biraz bak! Arkasında dönüp dolaştığın adam ne yapıyor.

Sinema diyince aklına hangi yönetmen geliyor. Filmleri hangi amaçlarla çekiyor. Para kazanmak mı derdi, ünlü olmak mı?

Anlıyor musun!

Din bilgisine sahip (fakıh) ama dini uygulamıyor.

Meditasyonların 112 çeşidini ezbere biliyor ama hiçbirine göz atmamış.

Ağzında Fellini, Tarkovski ama bu adamlar neden film yapıyorlar bilmiyor. Sanatçı nedir sorusunu kendi benliğinde hissedemiyor.

100000 kitaplık kütüphanesi var, belki hepsini okumuş ama onlar gibi bir tane kitap yazamıyor.

Her filmin ismini resminden tanıyor, ama film yaratma sürecinin içine hiç girmemiş.

Yaa...

Eğer ki; kendine ait bir sinema dilinin olmasını istiyorsan, senden önce toplumun bilinç düzeyini yükseklere taşımış adamların deneyimlerine katılmak zorundasın. Aynısını yap demiyorum, zaten yapamazsın. Ama anla, sanatçıları anla, duygudaş ol onlarla.

Yoksa yaptığın yalandır sana söyleyeyim!

Ne kendin mutlu olursun, ne de bir sinema dilin olur.

Bak şimdi:

Nuri Bilge Ceylan'ın, Kaplanoğlu'nun hiçbir filminde kendi eski yapıtlarını neden yaptıklarını anlattıklarını, kimleri tavlamaya çalıştıklarını söylediklerini duydun mu?

Adamlar yapıyor, yapmak istediklerini yapıyor. 

Ama ben Prensesin Uykusu filminde; Çağan Irmak'ın içinde kalan uktesini gördüm. 3 Milyon kişinin izlediği filmleri yapan adam bir önceki filminde kimlere film yaptığını anlatıyordu.

Bilinçaltını gördün mü!

Her zaman film yapabilecek parası olan bir adam, filmlerini neden yaptığını başka filmi içinde anlatıyor.

Neden bu mutsuzluk, tatminsizlik.

Her şey yolunda gözüküyor aslında neden!

Bunları iyi incele. Prensesin Uykusu filmindeki hayaletin gelmesi sahnesine bak.

Unutma dostum; sanat yalnızca sanat içindir.

Sen kendini ortaya koy, sen yalnızca kendin ol, ne gelmiş geçmiş en iyi filmi yapmak olsun amacın, ne Altın Palmiye kazanmak ne de gişe rekorları kırmak.

Enerjini sana ait olmayan şeylere harcama. Enerjini evrene hediye edeceğin esere harca.

Sen sanatını yap, ben kefilim; balık bilmezse halik bilir...

Dede ve İnsanları

Atmosfer kurulmuş, oyunculuklar her zaman ki gibi inandırıcı. Eskilerde; toplumda yer etmiş derin bir konu peşinde koşuluyor.

Toplumun, Egenin geçmişi, Türk kültürünün mesnetleri analiz ediliyor.

Dede ve insanları başrolde...

Lafım yok.

Harcanan emeğe, güzelliklere saygım sonsuz.

Ama öyle noktalar geliyor ki karşıma; hemen sıkılmaya başlıyorum.


Bir çocuk var, çırak olarak giriyor Dede'nin yanına ve Dede camlardan bir seyir aleti yapıyor torunu ve çırağına.
Çocuk torunun çöpe attığı camlı çerçeveyi alıp götürecekken, Dedeyle muhabbet etmek zorunda kalıyor.

Ve kendi ağzı (dil) ile kardeşinin falanını, filanını anlatmaya başlıyor.

Sıkılmadın mı yönetmen!

Hep aynı yerlerden vurmaya. Yaptığın sahneyi kurarken neye göre kuruyorsun. Ağlatacak, ağlayacak adamlar mı arıyorsun!

Ben sıkıldım. Hani amacına bir şey demiyeceğim ama bari daha yaratıcı görsel fikirlerle süsle de seyirci kendi anlamını kendi çıkartsın.

Film böyle sahnelerle dolu. Geçmişe dönme sahnesi. Dede'nin geçmişini anlatması.

Bu film; televizyonda izlediğiniz her hangi bir dizideki mantıkla kurulmuş. Daha da iyisi! Sinema da o güzel annem bulaşık yıkarken izlemiyor bu filmi.

Müzikler, güzel fotoğraflar...

Bakalım bu Uluslararası alanda başarılı olamama durumunu, gerçek sinemacılardan kabul görememe durumunu hangi filminde savunacaksın yönetmen. 

Ben söyleyeyim:

1- Öykü anlatmayı bilmek; etrafına adam toplayıp onlara söylediklerini dinletmek yeterli değildir; çünkü sinema kendi başına kendi ilkelerine bağlı bir dildir.

2- Bu filmi aynı senaryo hazırlık sürecine girmiş herhangi bir yönetmen tarafından da çekebilir. Filmin esas yönetmeni oyuncu koçu olması koşuluyla! (Oyuncuları Tanıdığı İçin)

3- Sinema ancak sıkıştığı yerde konuşur, esas temeli göstermeye dayalıdır. (Dramatik gelenek)

4- Sanatçının asli görevi karakterler üzerinden özdeşleşme kuracak olsa dahi seyirciyi bir yaratıcı görsel fikir sonucuna götürmektir.

5- Toplumun içine kapandığı durumu analiz etmek sanatçı için yeterli değildir; çünkü sanatçı toplumun bu durumunu (anlatacağı) kendine ait bir çözüme ulaştırmış olmalıdır.

...

Daha bir çok şeyi söylemekten de vazgeçtim.

Eskiden çok basit bir sinema olayı olduğunu bildiğim halde bu tür filmleri sıkılmadan izliyordum ama bu filmde 20.dakikadan sonra patlayacak gibi oldum.

Net ve açık söylüyorum:

Ben ve benim gibi seyircilerin; temeli toplumsal süreçler ile sağlamlaştırılmış manipulasyon video kliplerine ihtiyacımız yok.

Bu da böyle biline.

Son Söz

Söyledim söyleceğimi. Yazdıklarıma biraz kafa yoran bir adamın televizyon dizilerininin sinemaya taşınmasının gereksizliğini anlayacağını sanıyorum.

Ve güzel sinemacı insanlar;

Artık bir çok kamera o görüntüleri sağlayabiliyor.

Paranız ve ekibiniz varsa o mübadele sahnelerini çok rahat çekebilirsiniz.

Oyuncularımız da zaten verecekleri oyunları artık dizilerden kavramış bulunmaktalar.

Senaryoya biraz eğilip, tarihi ve coğrafi koşulları tanıyan bir kaç insanla fikir alışverişinde bulunmanız yeterli.

Haydi kolay gelsin...

 28.11.2011

18 Kasım 2011 Cuma

Bela Tarr- Torino Atı (The Turin Horse)



HİÇ

Boşluk. Sessizlik. Bir düşünce ve yine bir boşluk. Sonra hep düşünce. Ardından yine boşluk.

Bu boşluk sürdükçe sürüyor anlıyor musun!

Sadece boşluk diyorum...

Sen bu boşluğa alıştığında, bu boşluk daimi olduğunda; rüzgarla rüzgar, toz ile toz, güneş ile güneş, ağaç ile ağaç, bülbül ile bülbül oluyorsun.

Seç tüm gönlüm senin, ne istersen onu seç ve onu ol...

İster sevgilinin güzel gamzesi  istersen de bir bahçedeki gül ol.


İstersen de seçme. Evet bunlar da güzel, ne muhteşem bir dinamikmiş bu hayat de...

Ama yine de seçme.

Sonra mı?

Boşluk. Sessizlik, yine sessizlik. Ne bir düşünce ne de bir duygu görüyorum buralarda.

Saf boşluk.

Küçük evinin, her gün yediğin patatesin, bir bardak suyunun olup olmaması ne farkeder.

Etrafını fırtına sarmış, sular akmıyor, yemeğin bitiyor. Elementler duyarlığını yitirmiş.

Ne farkeder!

Saf bir boşluk.

Geldin, gidiyorsun ey dost!

Vakit tamam, süreç yokluktur.

Resimle, müzikle, edebiyat ile...

Görüntü ile bile aktarmaya gerek kalmayan bir noktadasın.

Ne diyorsun!

Ne diyebilirsin?

NİHAİ HEDEF

Zihin; varlığının intikamını almaya başlamıştı. Hedefini belirliyor, odak noktasını seçiyor, bazen sessizce bekliyor, bazen koşuşturuyor ama en sonunda amacına ulaşıyordu.

Şu geçmiş ve gelecekte var olan zihinden bahsediyorum.

Şu an içinde var olamayan. Kuyunun içine doğru düştükçe, kenarlara tutunmaya çalışan.

Şu bedenin dalgacık fonksiyonu işte.

Maddenin diyalektiği, zıtlığın sağ tarafı zihin diyorum!

İşte bu zihin; kendisine güvenen bedeni ölümsüzlük peşinde koşturup duruyordu. Para istiyor para oluyordu, kadın istiyor kadın oluyordu, iktidar istiyor ego oluyordu.

...

Zaman geçti zihnin kendisine ait bir hedefi kalmaz oldu. Çünkü kendisine güvenen bedeni konfora boğdu. Konfor yetmedi, doğaya bulaştı.

Suya, ağaca, kuşa, ateşe...

En son doğayı da kül (kul) etti zihin.

Ve nihai hedefine ulaştı.

Kendisine güvenen beden ile birlikte yok oldu.

Kendisine güvenen beden ile birlikte nihai hedefini buldu.

Yok oldu...

Zaten hiç yoktu.

Zaten kıyametine doğmuştu zihin...

Ve...

BELA TARR ve Yürüyen Alan Derinliği

Filmi izleyince temas ettiğim gönlüm zihnimin önüne geçti. Yazarken dahi zihnimi durdurdu.

Lakin gönül teknik terimlerden anlamaz. Hiçbir zaman da anlamayacak...

O yüzden biraz sustuyorum onu.

Susmak istemese de...

Hep bahsederim; sinema görsel düşünen adamın işidir. Edebi düşünen değil, görsel düşünüp görsel yazan adamın işidir.

Görsel nasıl yazılır!

İşte nerdeyse bu filmdeki gibi...

Fotografik unsurlar korunmalıdır. Baş boşlukları, bakış boşlukları, üçe bir kuralları nizami bir şekilde planlanmalıdır.

Kamera bir kalem gibi, kelimelerin bitimine kadar sabit kalmalı, kelimeden kelimeye atladığında satırını ve sütununu iyi ayarlamalıdır.

Temiz bir sayfaya, ucu açılmış bir kalemle yanaşmalıdır.


Şu filmdeki sahne düzenlemelerine bir bakın. Planların dramatik (Griffith) ve çarpıcı (Eisenstein) kurgu dışında nasıl kurulduğuna bir göz atın.

Alan derinliğinin hareketli bir kamerada bile nasıl korunduğuna iyi bakın. (Orson Welles)

Genişten, yakına geçişlere. Bu geçişlerdeki dikkatli kuruluma. Göz zevkine bir göz atın.

Küçük bir evdeki; ses dinamiğine, tekrar ve tekrar edecek olayların her seferde küçük detaylarla örünmesine.

Görsel fikirlerin oyuncularla birlikte hareket ettiği uzun planlardaki gelişimlerini inceleyin.

Ama...

Zihnim; müzik tercihinin sıralanmasında (yanlış yerde kullanma) bir hata yakalıyor.

Zihnim; bazı planların atmosferi tanımlamaktan öteye geçemeyerek tekrara düşmesine içerliyor.

Yine zihnim; uzun tutulan (haddinden fazla) bir kaç plan sonucuna gıcık oluyor.

Ama bir ders olarak dahi; yürüyen alan derinliğini, nefes alan kamerayı, kendini aşkınlayan görsel disiplini işlemek zorundasınız.

Başka da bir lafım yok.

BİLİNÇLİ YÖNETMEN

Sanki yönetmenin insan dönüşümünün bir durağı olan "ölüm" kavramını işlemesi sırasında bile birazcık mutlu olması gerektiğini düşünüyorum.

Dönüşüm değil mi!

Bir durak değil mi sadece ölüm!

Ne olacak biterse, zaten onunla (evrenle) birlikte başlamadık mı yaşamaya.

Işıklar kapanmamalı...

Bu kadar dengesiz insan soyu için bile, yaptığı her saçmalığa rağmen bir fırsat verilmeli.

Evet...

Sanatçı da gelişmemiş, anlamamış insanla birlikte yok olmamalı.

İstemiyorum.

Karanlık, grimsi, rüzgarlı, sonuçsuz bir atmosferde bile bir aydınlık istiyorum. Azcık da olsa...

Evet insanoğlu suçludur, evet zalimdir, anlayışsızdır.

Ama istemiyorum Bela Tarr.

Küçük bir çiçeğin rengini, bir kuşun sesini, bir atın nezaketini ufak da olsa görmek istiyorum.

Suçluyum Bela Tarr ama yine de istemiyorum.

İstememem de suç mu!

19. 11. 2011