4 Aralık 2011 Pazar

Terrence Malick- The Tree of Life (Hayat Ağacı)


Deneysel Sinema



Az önce gözüm bir yoruma ulaştı. Terrence Malick'in deneysel filmler yaptığını, ya da Tree of Life filminde deneysel (deneye dayalı) bir film dili denendiği söyleniyordu.

?

Aslında bir ikisi hariç popüler sinema sayfalarının eleştirmenlerini okumam ama öyle ucundan bir denk geldiğimde üzüldüğüm yazılarla karşılaşıyorum.

Deney yapan bir sanat adamı.

Deneme yanılma yöntemi ile bir sanat eseri ortaya koyuluyor!



Analitik bir zihin (zihnin üstüne çıkamayan- çıkmasına da gerek olmayan) oturmuş film fikrini bulduktan sonra "acaba bu filmi bu sefer hangi metodolojiyi kullanarak yapmalıyım" diye düşünüyor.

Konu bu denk geldiğim yazı değil tabi. Ama birazcık da olsa bilim ve sanat ayrımına göz atmalıyız:

Şimdi; bilim (salt kavram olarak) nesneler üzerine yönelir. Newton kardeşten beridir biz bilimi materyalar üzerinden düşünüyoruz. Çıkarımız şu: Düşüncemizdeki toplumsal ya da bireysel gelişimi evrensel bir (yasa- kanun) yapıya oturtmak için uğraşıyoruz. Nesneler yani beş duyunun algılayabildiği süreçleri belirli bir kural altında tüm insanlığın yararı- zararı için ortalıklara fırlatıyoruz.

Nesne yani. Dokunabildiğim, görebildiğim bir şeye ulaşmaya çalışıyorum ve dokunabildiğim en azından görebildiğim yöntemler kullanarak.

Deney yöntemini; yani zihinsel amaç uğruna yine zihinsel olanı kullanıyorum. Hep zihindeyim yani. Dışarısına çıkamıyorum. (Çıkmıyorum) Analitik olan zihnimi; dokunmatik olan bedenime usta olarak atıyorum.

Salt zihin. (Bilinç diyenler de var)

Kısaca; bilim hissedilebilir, deneyimlenebilir ama başkasına sunulamaz bir sürecin yöntemi olamaz. Çünkü bilim veri aldığı (doxa) süreci tekrardan tecrübe edilmesine gerek kalmayan bir şekilde kanıtlamak zorundadır.

Einstein gibi Minkovski denklemlerini tekrardan gözden geçirip E=Mcc'yi sıfırdan bulmanıza gerek yok. Onu kullanıp, başka kanıtlanabilir verilerle uğraşabilirsiniz.

Yani babam bana vektörleri, doğal, rasyonel sayıları ve bir kaç hesap işlemini iyice anlatırsa ben bu öğrendiklerimden yola çıkarak yeni bilimsel verilerimi deney ile yasa haline getirebilirim.

Peki babam bana; Tarkovski gibi film yapmayı öğretebilir mi. Ben Tarkovski'nin sinema yapma denklemlerini kullanarak Tarkovski gibi ya da daha da üstünde (dil olarak) bir film yapabilir miyim!

Kamerayı, ışığı ve sesi hallettim veya hallettirdim. Teknik her şeyi yuttum bitirdim. Eeee.

Ne anlatıcam şimdi.

Mitoslardan kalma 30 çeşit öykü türünden bir sentez (felsefe) yapıp iyi bir öykü üzerinden bu tekniğimi kurabilirim. Olmaz mı?

Evet olur. Seni yönetmen diye anarlar. Artık bir film çektiğin için yönetmen sıfatını üzerine alabilirsin.

Peki sanatçı olabilir misin?

Komik.

Mevlana Şems kardeşinden analitik geometri dersleri aldığı için onu çok seviyordu zaten.

Taptuk; Yunus'u hakikatı bulduracak; nesneye dayalı ( deneyimlemeye gerek yok) bir yöntemle eğitmişti.

Bayram Veli; okumalar yapıp, verilen problemleri çözebileceğin test föyleri dağıtıyordu müridlerine.

Ah be güzel kardeşim. İki üç tane fizik sorusu çözdün, üç tane çizgiden şekil oluşturdun diye gittiğin üniversitelerde öğretmediler mi sana.

Bu yol kal (laf, lakırdı) yolu değil hal (bireysel deneyim) yoludur.

Notaları ezberledin, tüm operalara katıldın diye, Bach mı olacaktın birden!

Nokta, ton, çizgi, doku, form, şekil kavramlarını anladın diye Michelangelo mu olacaktın!

Mesleği yönetmen olan kişiler sinemayı bir deneme yanılma tahtası olarak kullanabilirler. Mesleği yönetmen olan kardeşler; 0.7 diyaframda çalışan lensler icat etmiş olabilirler (Kubrick), lakin bunları yapıyorsun diye sanatçı olamazsın.

Mesleği yönetmen olan sanatçılar; kendi deneyimlerini, kendi aydınlanma verilerini, kendi toplumunun bilinçaltını konu alırlar ve bunu baskı, kural düzleminin altına gizleyerek kendinden sonrakilere yol verecek şekilde anlatırlar.

Doğal olarak baskı düzlemi (toplum ve değerler) sizi anlatacağınız şeyleri kullanılmamış bir dille anlatmaya itecektir. Ama bu deneyip yanılmak için değil, anlatılamaz; yalnızca hissedilebilir olanı açığa çıkartmak içindir.

Unutma; insan külliyen bir sanat eseridir. Bedenine bilim, zihnine felsefe, yüreğine ise ancak sanat ile temas edebilirsin.

Sanat insan varlığına en yakın konum olan yürekten hareketle insanlara bilimin, felsefenin (zihin felsefesi) ulaşamadığı bir deneyim yaşatabilir.

Her bireye farklı deneyimler yaşatır, ama bu deneyler fizik kanunları gibi babadan oğula aktarılamaz. 

Ayrıca:

Bilincine temas etmek; yöntemsiz bir yönteme gereksinim duyar.

Bilinç...

Seksiz şüphesiz bir bilinç çay bile içse eylemi sanattır.

Siz deneyip yanılmaya devam edin yönetmenlerim!

İNSAN

Var ve yok.

İki zıt kutup.

Bir anne olan, bir baba olan var.

Anne ve baba.

Yine bir zıt kutup...

Anne; rahim, masum, güçlü, duygusal, hissiyatı yüksek, yöntemi sevgi.

Baba; rahman, iktidar, zayıf, analitik, yöntemi kuralcılık.

Merkezin içi anne, çeperi baba. İç kuvvet anne, dış kuvvet baba.

İç kuvvet; sevgiyle, sanatla yaklaşıyor çocuğuna (Evren).

Dış kuvvet, ayırmaya yönelik, ayrışmaya yönelik bilimiyle...

Ve çocuk büyüyor. İki kuvvetin dinamiği altında.

Anne buradayken; sorun yok, filmin rahibelerinin dediği gibi yol; doğanın yolu. Her şeyi yapmak, eğlenmek, bağırmak çağırmak serbest.


Baba buradayken; sorun çok, filmin rahibelerinin dediği gibi inayet yolu. Uygun olanı yapmak, toplumla yaşamak gerek.

Kardeş doğuyor.

Ve bir tane daha...

Çocuk anne sevgisini paylaşmak zorunda. Kıskanıyor.

Büyüyor. Zorunlu bir arkadaşlık kuruyor kardeşleri ile.

Anne aynı kalıyor yine, ama baba sertleşiyor gittikçe.

Çocuk geliyor 14 yaşına.

Doğadan aldığı cinsel enerji (libido) akacak bir kanal arıyor kendince.

Her şeyin en güzeline akmak istiyor. Her şeyin en güzeli annesine...

Ve babaya kızmaya başlıyor, baba olmaya çalışıyor kendince. Annenin kocası rolünü benimsiyor yine.

Kızdıkça kızıyor, babanın korumasından çıkmayı da göze alıyor annesi için. 

Babayı öldürmek geçiyor içinden. Bunu yapamayınca kardeşlere geçiriyor dişlerini...

Ve çocuk bir çok acılı ve güzel olayla büyüyor. Zengin oluyor, işini kuruyor. Koca binalarda çalışmaya başlıyor.

Ama hep bir eksik var bu çocukta.

Anne gibi mi, baba gibi mi olmalı. Annesine mi kızmalı babasına mı? Bu krizlerin sebebi anne mi, baba mı?

Her ikisine de kızıyor çocuk.

Yoksa kardeşleri mi yaptı bu kalleşliği. Onlara da kızıyor...

Ama...

Aniden.

Herkesi affediyor. Yüzünde gülümseme. Herkesi atıyor kendi benliğinden.

Yalnız ve özgür oluyor en sonunda.

İşte büyüdü çocuk, büyümekle kalmadı özgürleşti de.

Zıtlıkları aştı çocuk. Zıtlıkları; doğayı ve zıttı  inayet yolunu da aştı.

Olgunlaştı çocuk.

Ve.

O çocuk artık bir İnsan...

FİLMCİLİK

Filmin yapısal analizinde dikkati çeken bir özellik var:

Özdeş bozma. Özdeşleşmeyi kırmak. Dramatik geleneğe çomak sokmak.

Yönetmen Jump Cut ve doğal olmayan (alt açı, üst açı, aşırı) kamera açılarıyla seyirciyi dışlamaya başlıyor ilk başlardan.

Belgesel türü; kurmacanın içine (birleyerek) sokarak yadsımayı daha da büyütüyor.

Uzun tutulan film süresi olayı daha da derinleştiriyor.

Soluk soluğa izlemek yerine azcık sabırla, yöntemli bir izleme fiiline aktarılıyor seyirci.

İyi de oluyor.

Tüm bir insanlık tarihi; dramatik gelenekten olmayan başat bir karakter tarafından sunuluyor bizlere.

Din; zıtlıkları aşma deneyimleri ile siyasi bir eşkale bürünmekten kurtuluyor.

Bireysel bir deneyim süreci anlatılıyor kısaca...

Malick; kendini ve aydınlanma yöntemini anlatıyor bizlere.

Tanrı ve tanrısallık; anne ve baba üzerinden seriliyor önümüze...

İşte böyle...

Güzel bir deneyim süreci sizleri bekliyor.

Bu seferlik bir eksik bulup yazmıyorum.

Eksikleri bulmaya sizi davet ediyorum. 

Bulabilirsek tabii!

05.12.2011

28 Kasım 2011 Pazartesi

Dedemin İnsanları


Bilinç ve Gizlenen Alt Tarafı


Çalıştınız, kendinizi teknik anlamda geliştirdiniz. Artık kamera, ses ve ışık konusunda temelleriniz oluşmuştu. Basit bir görsel durumu aletlerinizle izah edebiliyordunuz.

Yetmedi!

Benden önce film yapan adamlar neler ile uğraşmışlar acaba diye geriye döndünüz: Eisenstein, Griffith bir yandan Orson Welles, Godard, De Sica, Rossellini bir yandan Sokurov, Tarkovski, Bergman, Bresson okudunuz, araştırdınız, film okumaları yaptınız. 

Anlamaya çalıştınız bu adamların filmlerini. Yazılarını, röportajlarını değerlendirdiniz.


Şimdi bu seviyedeyken, bu levele geldiğinizde önemli bir rol ayrımına girmiş olursunuz.

Ya öğrendiğiniz kamera, ses ve ışık yöntemlerini anlamaya çalıştığınız bu adamlar gibi yapmayı deneyeceksiniz, ya da okuyup, araştırdığınız kısımları bir kenara bırakıp sadece kendinize güveneceksiniz.

Ya ilgilendiğiniz filmcinin yaptığı, oluşturduğu durumları nasıl yakaladığını anlamak için onu birazcık taklit edeceksiniz, ya da yöntemsel bilginizi entelektüel düzeyde bırakıp ordan burdan kafanızda kalanlarla film çekeseksiniz. Zor olsa da...

Çünkü; yönetmen sıfatını her türlü hak ettiğinizi düşünüyorsunuz.

Çünkü; yönetmenlik çok güçlü bir ego kütlesi oluşturuyor.

Çünkü; para kazanıp, ilkelerinizin bazılarından vazgeçmeniz gerekiyor. Evde çoluk, çocuk yemek bekliyor...

Çünkü...

?

Ama hazır değilsin. Halen yeterli değilsin. Evet yönetmen isimlerini ezberlemiş, bu adamların nerde, hangi filmleri yaptıklarını öğrenmiş, hangi lenslerle çalıştıklarını kavramışsın.

Eeee.

10 senedir yönetmen yardımcılığı yapıyorsun. Bak bakalım yardımcılığını yaptığın yönetmen gerçekten bir yönetmen mi?

Biraz bak! Arkasında dönüp dolaştığın adam ne yapıyor.

Sinema diyince aklına hangi yönetmen geliyor. Filmleri hangi amaçlarla çekiyor. Para kazanmak mı derdi, ünlü olmak mı?

Anlıyor musun!

Din bilgisine sahip (fakıh) ama dini uygulamıyor.

Meditasyonların 112 çeşidini ezbere biliyor ama hiçbirine göz atmamış.

Ağzında Fellini, Tarkovski ama bu adamlar neden film yapıyorlar bilmiyor. Sanatçı nedir sorusunu kendi benliğinde hissedemiyor.

100000 kitaplık kütüphanesi var, belki hepsini okumuş ama onlar gibi bir tane kitap yazamıyor.

Her filmin ismini resminden tanıyor, ama film yaratma sürecinin içine hiç girmemiş.

Yaa...

Eğer ki; kendine ait bir sinema dilinin olmasını istiyorsan, senden önce toplumun bilinç düzeyini yükseklere taşımış adamların deneyimlerine katılmak zorundasın. Aynısını yap demiyorum, zaten yapamazsın. Ama anla, sanatçıları anla, duygudaş ol onlarla.

Yoksa yaptığın yalandır sana söyleyeyim!

Ne kendin mutlu olursun, ne de bir sinema dilin olur.

Bak şimdi:

Nuri Bilge Ceylan'ın, Kaplanoğlu'nun hiçbir filminde kendi eski yapıtlarını neden yaptıklarını anlattıklarını, kimleri tavlamaya çalıştıklarını söylediklerini duydun mu?

Adamlar yapıyor, yapmak istediklerini yapıyor. 

Ama ben Prensesin Uykusu filminde; Çağan Irmak'ın içinde kalan uktesini gördüm. 3 Milyon kişinin izlediği filmleri yapan adam bir önceki filminde kimlere film yaptığını anlatıyordu.

Bilinçaltını gördün mü!

Her zaman film yapabilecek parası olan bir adam, filmlerini neden yaptığını başka filmi içinde anlatıyor.

Neden bu mutsuzluk, tatminsizlik.

Her şey yolunda gözüküyor aslında neden!

Bunları iyi incele. Prensesin Uykusu filmindeki hayaletin gelmesi sahnesine bak.

Unutma dostum; sanat yalnızca sanat içindir.

Sen kendini ortaya koy, sen yalnızca kendin ol, ne gelmiş geçmiş en iyi filmi yapmak olsun amacın, ne Altın Palmiye kazanmak ne de gişe rekorları kırmak.

Enerjini sana ait olmayan şeylere harcama. Enerjini evrene hediye edeceğin esere harca.

Sen sanatını yap, ben kefilim; balık bilmezse halik bilir...

Dede ve İnsanları

Atmosfer kurulmuş, oyunculuklar her zaman ki gibi inandırıcı. Eskilerde; toplumda yer etmiş derin bir konu peşinde koşuluyor.

Toplumun, Egenin geçmişi, Türk kültürünün mesnetleri analiz ediliyor.

Dede ve insanları başrolde...

Lafım yok.

Harcanan emeğe, güzelliklere saygım sonsuz.

Ama öyle noktalar geliyor ki karşıma; hemen sıkılmaya başlıyorum.


Bir çocuk var, çırak olarak giriyor Dede'nin yanına ve Dede camlardan bir seyir aleti yapıyor torunu ve çırağına.
Çocuk torunun çöpe attığı camlı çerçeveyi alıp götürecekken, Dedeyle muhabbet etmek zorunda kalıyor.

Ve kendi ağzı (dil) ile kardeşinin falanını, filanını anlatmaya başlıyor.

Sıkılmadın mı yönetmen!

Hep aynı yerlerden vurmaya. Yaptığın sahneyi kurarken neye göre kuruyorsun. Ağlatacak, ağlayacak adamlar mı arıyorsun!

Ben sıkıldım. Hani amacına bir şey demiyeceğim ama bari daha yaratıcı görsel fikirlerle süsle de seyirci kendi anlamını kendi çıkartsın.

Film böyle sahnelerle dolu. Geçmişe dönme sahnesi. Dede'nin geçmişini anlatması.

Bu film; televizyonda izlediğiniz her hangi bir dizideki mantıkla kurulmuş. Daha da iyisi! Sinema da o güzel annem bulaşık yıkarken izlemiyor bu filmi.

Müzikler, güzel fotoğraflar...

Bakalım bu Uluslararası alanda başarılı olamama durumunu, gerçek sinemacılardan kabul görememe durumunu hangi filminde savunacaksın yönetmen. 

Ben söyleyeyim:

1- Öykü anlatmayı bilmek; etrafına adam toplayıp onlara söylediklerini dinletmek yeterli değildir; çünkü sinema kendi başına kendi ilkelerine bağlı bir dildir.

2- Bu filmi aynı senaryo hazırlık sürecine girmiş herhangi bir yönetmen tarafından da çekebilir. Filmin esas yönetmeni oyuncu koçu olması koşuluyla! (Oyuncuları Tanıdığı İçin)

3- Sinema ancak sıkıştığı yerde konuşur, esas temeli göstermeye dayalıdır. (Dramatik gelenek)

4- Sanatçının asli görevi karakterler üzerinden özdeşleşme kuracak olsa dahi seyirciyi bir yaratıcı görsel fikir sonucuna götürmektir.

5- Toplumun içine kapandığı durumu analiz etmek sanatçı için yeterli değildir; çünkü sanatçı toplumun bu durumunu (anlatacağı) kendine ait bir çözüme ulaştırmış olmalıdır.

...

Daha bir çok şeyi söylemekten de vazgeçtim.

Eskiden çok basit bir sinema olayı olduğunu bildiğim halde bu tür filmleri sıkılmadan izliyordum ama bu filmde 20.dakikadan sonra patlayacak gibi oldum.

Net ve açık söylüyorum:

Ben ve benim gibi seyircilerin; temeli toplumsal süreçler ile sağlamlaştırılmış manipulasyon video kliplerine ihtiyacımız yok.

Bu da böyle biline.

Son Söz

Söyledim söyleceğimi. Yazdıklarıma biraz kafa yoran bir adamın televizyon dizilerininin sinemaya taşınmasının gereksizliğini anlayacağını sanıyorum.

Ve güzel sinemacı insanlar;

Artık bir çok kamera o görüntüleri sağlayabiliyor.

Paranız ve ekibiniz varsa o mübadele sahnelerini çok rahat çekebilirsiniz.

Oyuncularımız da zaten verecekleri oyunları artık dizilerden kavramış bulunmaktalar.

Senaryoya biraz eğilip, tarihi ve coğrafi koşulları tanıyan bir kaç insanla fikir alışverişinde bulunmanız yeterli.

Haydi kolay gelsin...

 28.11.2011

18 Kasım 2011 Cuma

Bela Tarr- Torino Atı (The Turin Horse)



HİÇ

Boşluk. Sessizlik. Bir düşünce ve yine bir boşluk. Sonra hep düşünce. Ardından yine boşluk.

Bu boşluk sürdükçe sürüyor anlıyor musun!

Sadece boşluk diyorum...

Sen bu boşluğa alıştığında, bu boşluk daimi olduğunda; rüzgarla rüzgar, toz ile toz, güneş ile güneş, ağaç ile ağaç, bülbül ile bülbül oluyorsun.

Seç tüm gönlüm senin, ne istersen onu seç ve onu ol...

İster sevgilinin güzel gamzesi  istersen de bir bahçedeki gül ol.


İstersen de seçme. Evet bunlar da güzel, ne muhteşem bir dinamikmiş bu hayat de...

Ama yine de seçme.

Sonra mı?

Boşluk. Sessizlik, yine sessizlik. Ne bir düşünce ne de bir duygu görüyorum buralarda.

Saf boşluk.

Küçük evinin, her gün yediğin patatesin, bir bardak suyunun olup olmaması ne farkeder.

Etrafını fırtına sarmış, sular akmıyor, yemeğin bitiyor. Elementler duyarlığını yitirmiş.

Ne farkeder!

Saf bir boşluk.

Geldin, gidiyorsun ey dost!

Vakit tamam, süreç yokluktur.

Resimle, müzikle, edebiyat ile...

Görüntü ile bile aktarmaya gerek kalmayan bir noktadasın.

Ne diyorsun!

Ne diyebilirsin?

NİHAİ HEDEF

Zihin; varlığının intikamını almaya başlamıştı. Hedefini belirliyor, odak noktasını seçiyor, bazen sessizce bekliyor, bazen koşuşturuyor ama en sonunda amacına ulaşıyordu.

Şu geçmiş ve gelecekte var olan zihinden bahsediyorum.

Şu an içinde var olamayan. Kuyunun içine doğru düştükçe, kenarlara tutunmaya çalışan.

Şu bedenin dalgacık fonksiyonu işte.

Maddenin diyalektiği, zıtlığın sağ tarafı zihin diyorum!

İşte bu zihin; kendisine güvenen bedeni ölümsüzlük peşinde koşturup duruyordu. Para istiyor para oluyordu, kadın istiyor kadın oluyordu, iktidar istiyor ego oluyordu.

...

Zaman geçti zihnin kendisine ait bir hedefi kalmaz oldu. Çünkü kendisine güvenen bedeni konfora boğdu. Konfor yetmedi, doğaya bulaştı.

Suya, ağaca, kuşa, ateşe...

En son doğayı da kül (kul) etti zihin.

Ve nihai hedefine ulaştı.

Kendisine güvenen beden ile birlikte yok oldu.

Kendisine güvenen beden ile birlikte nihai hedefini buldu.

Yok oldu...

Zaten hiç yoktu.

Zaten kıyametine doğmuştu zihin...

Ve...

BELA TARR ve Yürüyen Alan Derinliği

Filmi izleyince temas ettiğim gönlüm zihnimin önüne geçti. Yazarken dahi zihnimi durdurdu.

Lakin gönül teknik terimlerden anlamaz. Hiçbir zaman da anlamayacak...

O yüzden biraz sustuyorum onu.

Susmak istemese de...

Hep bahsederim; sinema görsel düşünen adamın işidir. Edebi düşünen değil, görsel düşünüp görsel yazan adamın işidir.

Görsel nasıl yazılır!

İşte nerdeyse bu filmdeki gibi...

Fotografik unsurlar korunmalıdır. Baş boşlukları, bakış boşlukları, üçe bir kuralları nizami bir şekilde planlanmalıdır.

Kamera bir kalem gibi, kelimelerin bitimine kadar sabit kalmalı, kelimeden kelimeye atladığında satırını ve sütununu iyi ayarlamalıdır.

Temiz bir sayfaya, ucu açılmış bir kalemle yanaşmalıdır.


Şu filmdeki sahne düzenlemelerine bir bakın. Planların dramatik (Griffith) ve çarpıcı (Eisenstein) kurgu dışında nasıl kurulduğuna bir göz atın.

Alan derinliğinin hareketli bir kamerada bile nasıl korunduğuna iyi bakın. (Orson Welles)

Genişten, yakına geçişlere. Bu geçişlerdeki dikkatli kuruluma. Göz zevkine bir göz atın.

Küçük bir evdeki; ses dinamiğine, tekrar ve tekrar edecek olayların her seferde küçük detaylarla örünmesine.

Görsel fikirlerin oyuncularla birlikte hareket ettiği uzun planlardaki gelişimlerini inceleyin.

Ama...

Zihnim; müzik tercihinin sıralanmasında (yanlış yerde kullanma) bir hata yakalıyor.

Zihnim; bazı planların atmosferi tanımlamaktan öteye geçemeyerek tekrara düşmesine içerliyor.

Yine zihnim; uzun tutulan (haddinden fazla) bir kaç plan sonucuna gıcık oluyor.

Ama bir ders olarak dahi; yürüyen alan derinliğini, nefes alan kamerayı, kendini aşkınlayan görsel disiplini işlemek zorundasınız.

Başka da bir lafım yok.

BİLİNÇLİ YÖNETMEN

Sanki yönetmenin insan dönüşümünün bir durağı olan "ölüm" kavramını işlemesi sırasında bile birazcık mutlu olması gerektiğini düşünüyorum.

Dönüşüm değil mi!

Bir durak değil mi sadece ölüm!

Ne olacak biterse, zaten onunla (evrenle) birlikte başlamadık mı yaşamaya.

Işıklar kapanmamalı...

Bu kadar dengesiz insan soyu için bile, yaptığı her saçmalığa rağmen bir fırsat verilmeli.

Evet...

Sanatçı da gelişmemiş, anlamamış insanla birlikte yok olmamalı.

İstemiyorum.

Karanlık, grimsi, rüzgarlı, sonuçsuz bir atmosferde bile bir aydınlık istiyorum. Azcık da olsa...

Evet insanoğlu suçludur, evet zalimdir, anlayışsızdır.

Ama istemiyorum Bela Tarr.

Küçük bir çiçeğin rengini, bir kuşun sesini, bir atın nezaketini ufak da olsa görmek istiyorum.

Suçluyum Bela Tarr ama yine de istemiyorum.

İstememem de suç mu!

19. 11. 2011

12 Kasım 2011 Cumartesi

Bizim Büyük Çaresizliğimiz


Minimalizasyon


Bakın!

Elinizde bir sanat eseri tutuyor durumda iseniz, yani bir edebi eser, resim, tıraşlanmış heykeliniz var ise; yani bir anlatı, bir anlatıcı (sanatçı) tarafından size ulaşmış ise; o tuttuğunuz sanatçı yapıtı, sanat eseri bir bebek- yeni doğmuş bir bebek- olarak ömrünü yaşamaya başlamış bulunmaktadır.

Yaratıcı benlik; eserini ortaya koymuş ve sizden (okuyucu, seyirci) kabul görme, yadsınma (red), aşağılanma, abartma gibi karşılama merasimi (tepki) beklemeye koyulmuştur.

Toplum karşılaştığı bu yeni bebekteki gelişimi anlayış ile karşılasa da karşılamasa da (hakiki bir sanat eseri- meta olarak algılanamayan) bilinç (toplu bilinç) bu eserle birlikte geri dönülemez bir noktaya girer.

Öyle bir bebek artık bir daha var olamaz. Olsa da bir karbon kopya (fotokopi) olmaktan öteye geçemez.

Ne!

İşte bu insanlığın geçmişinden beri kendini ileriye aktarmak için uğraşıp durduğu anlatı (sanat eseri) içinde bulunduğu devrin (yer ve zaman) biçimine katılır ve o biçimi aşkınlayana kadar o biçimden dışarı çıkamaz.

Bilmem farkında mısınız!

Sinema; 1826 (Niepce)- ? tarihleri arasında tüm dünya coğrafi haritası üzerinde (mekan) biçimlenen bir anlatma- yansıtma- aydınlatma aracıdır.

Dostoyevski uzun uzun cümleler kurarak; bir eski caddeyi anlatacak. Yorulacak, kafasındaki imgeye hem kendini hem de okuyucuyu bir türlü ulaştıramayacak ve edebiyat aşkınlanmak ve insanlığın gelişen zihnine adapte olmak zorunda kalacak...

Niepce- Muybridge- Lumiere- Kodak- Edison fotografi- sinematografisi imdata yetişip Dostoyevski'yi cebelleşmekten kurtaracak, fonografi sinemaya Welles gibi bir adamı yetiştirecek. Psikolojik gelişimler insan zihninin üstüne (transpersonal) çıkmayı başaramayacak ve aniden Tarkovski, Bergman, Paradjanov, Bresson gibi sanatçılar imdata koşacak.

.....

Kısaca...

İki gün sonra birileri beni ve siz film yapan adamları 2000 yılı parantezine alıp sinema biçimi içinde yazılarda anlatacak.

Bir birey olarak ayakta durun!

Uyanık olun!

Sinema; edebiyat, resim, heykel, müzik gibi bir devrin insanlığa dertlerini, dertlerinden kurtulma yollarını anlatma biçimidir.

Anlatma biçimleri; anlatmayı bilen, anlatacağı dertleri olan, anlatacağı şeyleri deneyimlemiş (tahakkük) bireylere ihtiyaç duyar.

Ve...

Her anlatma biçimi; kendine has zenginliğe, kendine has bir "dil"e sahiptir.

Bilmem anlatabildim mi?

OLAY ÖRGÜSÜNÜN YÖNETMENİ


İşin gıcık tarafı şu:

Epik anlatı (mit- destan) antik hetorojen Yunan'ın (M.Ö 1000) elinde bozguna uğrayıp Tragedya halini aldığında (anlatma biçimi!) insanlar bu traji- komik anlatım biçiminden kurtulunması gerektiğini kavramak zorunda kaldılar...

Tragedya'nın yenilmeye mahkum karakterleri yenilebilir de yenilmeyebilir de (olasılık- olay örgüsü) karakterlere dönüşüp drama ve komedyaya yelken açtılar...



Ve ünlü dramatik gelenek 17-18-19 yüzyıl (Moupassant, vb) Fransız (Avrupa) yazarları tarafından uğradıkları küçük değişimle yanı başımıza kadar kendini kaybetmeden gelmeyi başardı.

Dramatik gelenek; olay örgüsünü dayatmaktaydı.

Olay örgüsü; yaptığınız tüm hareketleri belirli bir mantık içerisinde kurmanız gerektiğini söylüyordu.

Yani; dramatik gelenekten (olay örmek) yararlanıp bir anlatma biçimi kuracak olursanız, olayları iyi örmeniz gerekiyordu.

İşte...

Olanlar bundan sonra oldu.

Çünkü olay örgüsü (dramatik yapı) kurulmuş bir eser, başka bir anlatma biçimine dönüştürülürse problemler olmaktaydı.

Yaratıcı kişi (yönetmen) bir film yapacak ve edebi bir eserden (başka anlatma biçimi) uyarlamaya gireşecekse; ilk önce o edebi eserin olay örgüsünü (minimal da olsa!) çözmeli, sıfıra (0) yani film fikrine kadar geri gelmeli ve sinemanın orjin diliyle fillm fikri- synopsis üzerinden yeniden bir yaratma aşamasına girmeliydi.

Girilmez ise ne olur!

Kötü olur...

Çünkü; örneğin bir edebi eser (roman), filme çekileceği bilinmeden yazılmış ise (ki sanatçı öyle yapmalıdır) artık bir bebek olarak doğmuştur.

O bebeği filmdeki gibi kürtaj yapamazsınız. Çocuk doğdu efendim!

Ancak çocuğu öldürmeli, en azından kitabın (edebi eser) ana temasını görsel fikirlerle yeniden yaratmalısınız. (Crea)

Uyarlama yapmayın demiyorum ama dikkat edin!

Olay örgüsü kurulmuş bir edebi eseri filme çekmek (yeniden yaratmadan); plan, sahne ve sekans kalıplarını hiçbir zeka kırıntısı olmadan sırayla yerleştirmek anlamına gelir.

Yani kum kalıba döküm yapmak gibi.

Kalıplamada en azından girdiği kalıbın şeklini alan bir eriyik var!

Al ordan, dök buraya...

Peki eriyik nerede efendim!

Film fikri, görsel düşünülen film fikri nerede...

Aman çok düşünmeden, kafamızı yormadan kayda girelim yeter.

Çaresizlik

Filmi aldınız, ismine baktınız, konusunu da duymuştunuz.

Bir kız ve iki erkek (bu kıza aşık olan!) var.

Öyle; ya birbirlerini ya kızı bıracaklar. Lakin yeni sinemacıların öykünme (benzetme) yöntemlerini de biliyorsanız, bu iki adamın bu kızı bırakıp hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edeceklerini de biliyorsunuz!

Bir Zamanlar Anadolu'da filmini, ya da Bal filmini izlediniz mi!

Onlar da minimal olay örgüleri ile ilgilenen filmler. Onlar da nihai dramatik son (mutlu- mutsuz) kullanmayan filmler.

Gri filmler yani bunlarda.

Bu filmlerin planlarının bir sonrasını ne kadar bilmeye çalışırsanız kendilerini o kadar saklıyorlar. Ancak filmin akışı (film zamanı) içinde kendilerini ortaya koyuyorlar. Yaratıyorlar kendilerini. Yeniden yaratılıyorlar...

Bizim Büyük Çaresizliğimiz filminde; olay örgüsünün öykünmesinden dolayı ilk dakikadan itibaren geleceği görebiliyorsunuz. (Müneccimliğe Gerek Yok)

İstemeseniz de, zekasız, zihinsiz takılmaya çalışsanız da filmin Ankarası gibi hissedilen bir boşluk var. Planlarla gelişen konu değil de, konuyu devam ettirmek için eklenen planlar var.

Görün...

Çaresiziz.

Sempati duyarak, empati kurmaya çalışıyorum...

Bu film bir aynen aktarma (değişmeden), kalıp değiştirip anlatma dışında bir şey değil.

Bir yaratı, bir deneyim süreci içermiyor.

Mesala; Ender (İlker Aksum) bir vecd halinde şiir yazmaktan, kendini zihin dışına atmaktan bahsediyor bir sahnede. Ama filmin yönetmeni bu hal içinde konuşan karakteri anlamış mıdır acaba?

Şiir yazarken kendini kaybetmekten bahseden bir karaktere sahip filmin yönetmeni film yaparken bunu bir vecd, ibadet şeklinde mi yapıyor.

Eğer yapsa bu kadar ham bir film olur muydu karşımızda!

Şiir de sinema gibi bir anlatma biçimi değil mi!

Nerede bu filmdeki şiirsellik diyorlar!

Yaa...

Bir uyarlamanın en kötü yanı, deneyim süzgecinden geçmeyen diyalog, hal, karakter gibi edebi kayıtların kameraya kaydedilmesi.

Eğer İlker Aksum'un kullandığı diyalogları araştırsanız büyük ihtimal kitaptan aynen alınmış sözler olduğunu görürsünüz. (Kitabı okumadım)

En saf niyetimle; beklentilerimin krize girdiğini söyleyebilirim.

Son olarak; bir film çekiminde 24-25-30 tane fotoğraf onu yansıtan araca göre gözünüzün önünden geçirilir.

24 tane sıralanmış foto. Dikkat etmemiz gerekmez mi, bu resimlerin (algıca) fotografik değerlerine, biçimsel kuruluşuna.

Konuyu anlatmak (olay örgüsünü kopyalamak) mı önemli yoksa güçlü görsel fikirler yaratmak mı!

Bir tane görsel fikir, hah işte bu diyebileceğimiz bir hissedilir imge var mı filmde!

Oyuncu konuşmadan, bizi salak yerine koymadan anlayamaz mıyız, karakterlerin derinliklerini...

Galiba olmayacak.

Bu da bizim büyük çaresizliğimiz...

Mi?

13.11.2011