28 Ekim 2011 Cuma

Andrei Zvyagintsev- The Return (Dönüş)



AH KÜÇÜK ANDREİ

Stalker'ın (Andrei Tarkovski) Dream Squence (Rüya sahnesi) görselinde bir açılış sahnesiyle başlıyoruz.

Bir yönetmenin anısını ayakta tutmakla, bir yönetmeni kopyalamak arasındaki o ince farkı kavradınız mı!

Bir yönetmeni sinema tarihindeki en önemli noktaya koyabilirseniz (bilinçli), o zaman o yönetmeninin biçimsel açıklıklarını (günümüze uyarlanan sinema biçimi) yakalamalı ve daha ileriye adım atmaya çalışmalısınız.

Ama kimin sanatçı, kimin yönetmen olduğunu bilinçli bir şekilde deneyimlemek, çok büyük bir iştir.

130 senelik yönetmenlik arşivi var önünüzde. Hadi bakalım, çıkın yola...

Deneyin!

Stalker'ın görselinden devam edelim:

Görselinde...

Sadece görselinde demiştik.

Evet görselin içinde, görsel (görmeye meyilli) "atmosfer" dahilinde benzerlikler var iki yönetmen arasında. (Tarkovski- Zvyagintsev) Doğu (meditasyon- Artemyev) müziğinin o direkt kalbe nüfuz eden etkisi, suyun derinliği (su altı), babanın teknesinin batışını gösteren imgeler...

Andrei isimli bir yönetmen. Meslaktaşı gibi aynı coğrafyalardan bir yönetmen...

Eisenstein'ı ve Tarkovski'yi özleyen eski Sovyetler'den...

Ya.

Filmin rengi tabirini kullanırız: Filme en son aşamasında uygulanan ve film fikrinin en başında karar verilen atmosferi tanımlamak için.

Gri, açık yeşil, kırmızı, turuncu.

Film "color correction" sayesinde taslak halinde düşünülmüş bir fiziksel- psikolojik etkiye sahip olur. Filmin kendisini tanımladığı, oyunculuklarını ve karakter- tip ilişkilerini betimlediği bir yardımdır bu.

En klasik seyirci bile; gri renkli bir filmde "mutlu son" (happy ending) beklemekten vazgeçmiştir. O yüzden çok digital olmayacak şekilde filme atmosfer tanımlamak, filmi psikolojik olarak renklendirmek, en acilinden bir kurtuluştur bizim için.

Ama...

Filmin renginin, film içinde ortaya çıkacak bir kişisel hakikatle bağlantısı şüphelidir.

Filmin sadece rengiyle, en gözde olan yönetmenine benzemeye çalışılan yönetmenler de problemlidir.

Her Sovyet toprağının meyvesi yönetmen; çok büyük bir geçmişle dünyaya gelir ve ne yazık ki bu geçmişinden vazgeçmeden (bilinçli) de benden tam not almakta zorlanacaktır.

Benden söylemesi!

BABA

Baba sevgisini içine atmış iki küçük çocuk. Unutmak istedikleri babalarını, kurtulmak istedikleri babalarını, zihinlerinin en derinlerine itmişler. (Bilinçdışı- Bilinçaltı)

Çok derinlerde acılar içinde iki çocuk.

Her şeyi bir oyun olarak görmekteler. Erkekliklerini, babalarının onlara sağlayamadığı kuvvetlerini gururla savunmaktalar.

Ve...

Ansızın çıkıp gelen baba.

Büyük adamdır. Güçlü, sert, karizmatiktir kendisi...

Hiçbir şey olmamış gibi girer çocukların hayatına.

Babanın kim olduğunu, neye benzediğini, ne tür işlerle uğraştığını ne biz biliyoruz, ne de çocuklar.

Gizem de burada...

İKİLİ GRUP


Eğer bir çatışmanın etkinliğini artırıp filme yön vermesini isterseniz (istenen bu) karakterleri (çocukları) tepkileri boyutunda zıt dürtülere sokmanız gerekir.

Küçük çocuk; büyüme çabasında, babası gibi, biraz huysuz, biraz dobra, gururlu...

Büyük çocuk; büyümüş de küçülmüş; annesi gibi, bam teline basmadan ses çıkartamayan...

Sınırlar da böyle çiziliyor.

Eğer çok iyi (saf, temiz) bir karakter yaratmak isterseniz; tam tersi bir karakteri yerleştirin senaryoya, ne kötüyü kötü yapmak zorunda kalasınız, ne de çok iyiye çok iyi olabileceği eylemler bulasınız.

Yani...

Küçük çocuğun her hareketi, büyük çocuğun hareketlerini betimliyor; yine tam tersine küçük çocuğun her hareketi büyük çocuğu.

Anne ve babayı betimliyorlar, işte anlayın!

Aileyi...


Hem de ailenin bu bireylerini göstermeden...

Bu ikili grup; bir babanın iki oğlu, çatışmanın odağında babalarını öldürüyorlar. Belki bilerek, belki bilmeyerek...

Babalarını cezalandırıyorlar...

Haketmiş babalarını!

Zvyagintsev

Çocukların ikili muhabbetleri, çocukların seçimi, film rengi, atmosfer tasarımı çok yerinde.

Öykünün biçimlenişi, anlatımın sadeliği güzel.

Yalnız; görsel dinamik sallantıda...

Genel planlarda yakalanmaya çalışılan manzara resimleri hızlı seçilmiş, üzerine düşünülmemiş...

Klasik bir öykü anlatma, öyküyü anlatıp gitme havası, yönetmeni istediği şeyleri yapmaktan, planlar üzerine derin düşünmekten alıkoyuyor.

Öykünün (görsel fikir- edebi fikir) ardışık sahnelerle resimlenerek anlatılmaya çalışılması kendini geliştirmeye çalışan bir yönetmen için büyük bir handikaptır:

Bakın.

Görsel düşünmeli, görsel uygulamalıyız.

Neyi anlattığımızdan ziyade, nasıl anlattığımıza odaklanmalıyız.

Daha önce anlatılan bir şeyi anlatıyorsak eğer; ne yapıp edip bunu başka bir şekilde anlatmalıyız.

Vazgeçmeyin.

İlkelerinizden vazgeçmeyin, tüm dünya size sırtını dönse de vazgeçmeyin.

Ancak o zaman; kendi dilinizi bulabilir ve Andrei Tarkovski'yi taklit etmeyi durdurabilirsiniz..

Değil mi Zvyagintsev...

Şimdilerde ne düşünüyorsun!

29.10.2011

25 Ekim 2011 Salı

Steven Soderbergh- Contagion (Salgın)

Bulaşıcı Olmayan Hastalıklar

Matt Damon, Gwyneth Paltrow, Jude Law, Kate Winstlet, Fishburne...

İsmi; Salgın (Bulaşma) olan bir filmin afişinde yukarıdaki isimleri görürseniz ne yaparsınız, ne düşünürsünüz?

Sevdiğimiz, bildiğimiz, kült olabilecek konusunu da farkedersek?

Heyacan var mı!

Tempo, siyasi gelişmeler, hareketli devlet başkanları, koşuşturan masum insanlar, sonuca giden başroller...

Eskilerden tanıdığınız, hazırlıklı olduğunuz bir film bu!

Gerçekten...

Salgın filmini izlemeden önce birazcık araştırma yapmış olsanız (yönetmeni dışlıyorum) sinematografik hafızanız size filmin geleceği ile ilgili çok önemli detaylar sunar.

Yalnız...

Bazı filmler sizin ne istediğinizi bilirler ama size istediğinizi vermezler!

Minimal Aksiyon


Film başladı ve siz güçlü bir olay örgüsünü beklemeye koyuldunuz:



Tüm dünyayı yeni gelişen bir virüs nedeniyle karantinaya almamız gerekiyordu. Doktorlar, bilim adamları, siyaset adamları (özellikle Amerikalı olanlar) bu virüsü ortadan kaldırmak ve dünyayı kurtarmak için seferber olacaklardı...

Evet; bunlar oluyordu...

Ama sizin içinizde halen bir uyuma hissi vardı. Güzel bir öyküsü olduğunu hissettiğiniz film size ilk baştan itibaren sıkıcı gelmeye başlamıştı.

Esnemeye başladınız. Tanımlayamadığınız bir eksiklik vardı bu bol ünlü oyunculu, klasik olması gereken filmde.

Birincisi filmin; olay örgüsüne katkıda bulunan karakterleri çok fazlaydı. Hiçbir karakteri tam olarak anlayamamıştınız. Kimin tam olarak ne peşinde koştuğunu ve kimden yana olmanız gerektiğini kavramayamıştınız.

İkincisi; olaylar çok sıradan gelişiyorlardı. Aslında çok anormal durumlarla karşılaştığınız bir çok film ve dizi izlemiştiniz (The Walking Dead, 28'ler) ama bu sefer bir grup şanslı karakterin peşinden gidip, dünyada vuku bulan olaylara katılmanız yönetmen tarafından engellenmişti.

Yani bir türlü bir karakteri sevemiyordunuz. Olaylar sizi filmin içine almıyordu. Film; haberlerde izlediğiniz bir felaket belgeseli gibi sizi dışarıda tutuyordu. (Özdeşleşme- Yadsıma)

Üçüncüsü; film müzikleri; vahim nokta dediğimiz (dönüm noktası) en büyük noktada değil, neredeyse en küçük öznel gelişim de bile devreye giriyordu.

Dördüncüsü; olaylara kendinizi kaptıramadığınızdan dolayı filmi "oluyor olan bir durum" olarak değilde daha sonra olabilecek bir durum gibi karşılamak zorunda kalmıştınız.

Siz; bu filmin içinde bu durumlarla yüzleşen kişiler değildiniz. Yavaş yavaş; bu durumda kalan kişiler olsanız ne olurdu düşünseline doğru kaymaya başlamıştınız.

Beşincisi; filmde hiçbir heyacan görünmüyordu. Sokaklar boş, evler boşaltılmış, doktorlar umutsuz, siyasetçiler bilinçsizlerdi ama nedense bu durumlar bir türlü size "gerçek" görünmüyordu.

İşte...

Bir eğlence birimi, bir vakit geçirme aracı değildi geçen bu dakikalarınız...

Bir bilinçli seyirci oluşturma ayiniydi.

Dünyanın gerçeklerine (olabilecek olan) bakmanız için küçük bir fırsattı bu film.

Siyasetçiler ilk önce yakındakilerini kurtarıyordu. Aşılar (kurtarıcı) çok kötü durumlarda bile kapital üretim amacı olarak kullanılıyordu. İnsanlık çok güçsüzdü ve bu yüzden acımasızdı.

Şimdi kuş giribi, domuz gribi, tavuk gribi olaylarına bu filmi izledikten sonra daha ters bir açıdan bakmanız mümkün.

Bu konuları biliyorsunuzdur ama ben yeniden sorayım!

Mümkün mü?

Bekleme Yapma

Bu konunun yeniden neden işlendiğini (tekrar ve tekrar), bu konuların çok fazla eskidiğini filmin fragmanını izlediğiniz zaman düşünmüştünüz...

Ya...

Klasik bir şeyler bekliyorsanız, yanılacaksınız, hayal kırıklığına uğrayacaksınız...

Sıkılıp, film de uyumanız da mümkün.

Ama klasik olay örgüsünü çok oyunculu modeli ile zayıflatan, seyircinin gerilim düzeyini azaltmak ve düşünsel katılımını sağlamak için klasik film biçimini aşkınlayan, beğenilmeme ve dışlanma pahasına ismini koruyan bu yönetmeni saygıyla anmalısınız.

Bildiğimiz bir öyküyü; bize bilmediğimiz bir şekilde anlattığı için Steven Soderbergh'e teşekkür ederiz.

Daha kat edilmesi gereken çok yol olsa da...

26.10.2011

20 Ekim 2011 Perşembe

Krzysztof Kieslowski- A Short Film About Love


Arzumun İnce Gülü

Kısaca olmak koşuluyla sizin doğum anınızla birlikte başlayan bir evreden bahsedelim.

Bilinçli bir varlık (Bilim; Bilinç ve Teorisi Hakkında İstediği Sonuçları Alabilmiş Değil) olduğunuzu; bana benzeyen bir fizik- kimya bütünlüğünde olduğunuz için varsayıyorum. Bu metafizik bakış açısı bana insanın, diğer insan dışı varlıkların ötesinde bir kavrama yetisine sahip olduğunu anlatıyor. 

Ben; zihinsel işlev yetimle; bir tavus kuşunun yapamadığı; bütünlük (tümel) içerisindeki tekil- tikel ayrıntıları seçebilir ve böylece tümel ve tikel özelliklerimin farkına vararak kendimi farklı bir zaman- mekan içerisinde tanımlayabilirim.

Ben; bir bilinçli varlığım.

Ben bilinçli bir varlık olarak kendi merkezimde olduğum (doğduğum) için ilk olarak kendimi, kendimden dışarı çıkıp tanımlayamam. Çünkü narin (bebek) yapımdan dolayı; kendimi vahşi doğa durumlarından ve bu durumların kavramlaştırılmasından uzakta tutmalıyım. (Aile)

Ailem bana kendi içinde bulundukları, kendi kullandıkları "zihin" kategorilerini bir harici program olarak yüklerler ve bende merkezinde bulunduğum "orjin- merkez" noktamı bu merkezin çeperine kaydırırım.

Önce; saf bilinç olmamdan dolayı, içinde bulunduğum bedene, sonra bana anlatılan ama benim kişisel( bilinç) katılımımın olmadığı kavramlaştırmalarla özdeşleşir, bu şekilde hayatta kalırım. Bir toplum varlığı olarak kendimi isimlendiririm ve yaşama adım atarım...

Böyle olunca; çeperinde kaldığım merkezi, yani ilk merkezimi özlemem, ona vuslat içinde bulunmam çok normaldir.

Bendeki bedeni (hayvani güç) -kendimi oluşturma gücüm- (içgüdü) içinde bulunduğum aile, komün, toplum tarafından başka hedeflere yönlendirilir ve ben artık "ben" olmaktan çıkmaktayım...

Ailemin bana verdiği hedefi (dürtü) o kadar benimserim ki; o hedefe ulaşamaz da ölürsem çok üzülürüm, bu hedefe varırsam da bu sefer sevinirim ama,bu hedefe ulaştığım anda da kendimi bir boşlukta hissetmeye başlarım.

Çünkü; bu hedef benim "kendimi gerçekleştirme" gücümün başkaları tarafından başka bir hedefe yönlendirilmesidir. Doğal olarak da bu hedef benim değildir...

Toplumun bana verdiği hedefler hiçbir zaman bitmez. Döngü içine girerim ve bu şekilde yuvarlanır, dururum.

Böylece yaşayıp dururken...

Gündüz; bilinçli olduğumu sandığım durumlarda, ulaşılamaz olan hedeflerimi insanlardan ve kendimden saklarım; lakin, derin uykum anında, rüyalarımda bu başkalaşım geçirmiş hedef nesnelerini; zihnimde arzulamaya devam ederim.

Arzularımın karşılıklarını unutmam ama; hangi arzuya ulaşırsam o arzu artık benim için, onu arzuladığım zamandaki değerini tamamen kaybeder.

Çünkü ben bu arzu değilim ve ayrıca bu arzu bana da ait değil...

Sizin içinde geçerli bunlar...

İşte; uzaktan bir arzu nesnesi olarak sevdiğiniz kadın (Platon-ik), dişil yanınızı temsil eden o beden ve zihin konumsalı, onu elde ettiğinizde eski değerini yitirmeye başlar. (Evlilik)

Yani siz; size dayatılan bir kadınla birlikte olma toplum ezberini, hiç ulaşamayacağınız bir kadına işaretlemez iseniz o zaman o kadından sıkılmanız, uzaklaşmanız normaldir.

Eğer; hiçbir zaman ulaşamayacağınız kişi- nesnelere (Brad Pitt- Angelina) hedef biçerseniz, bir arzu nesnesiyle ölmeniz ve bu nesnenin sizin dünyadaki oyalanma aracınız olması da çok normaldir...

Çünkü; siz hiçbir çeperi olmayan, saf bilinç bir varlıksınız ve hangi çeperin hangi noktasına tutunursanız tutunun kendinizi boşlukta hissedeceksiniz...

Benden, yani bizden söylemesi...

Aşk Üzerine

Yönetmenimiz; ergen bir çocuğu (en uç nokta) olarak seçerek, karşısına da hafif meşreb bir kadın yerleştirerek önemli bir noktaya temas ediyor.

Bu çocuk ne kadar beceriksiz olursa olsun; bu kadınla para, mülk, zevk yöntemleri sayesinde birlikte olabilir. (Hedef ulaşılmaz değildir.)

Eğer çocuk fakir ve kadın evli zengin seçilseydi; çocuğun arzusunun çok daha platonik (ulaşılamaz) olması sorunu ortaya çıkacaktı. (Ulaşılabilir Hedef)

Yani; yönetmen; bu çocuğun rüyalarına giren, dürbünle tüm gece- gündüz izlediği kadını ulaşılabilir bir konuma koyarak filmine başka anlamlara ulaşabilme yöntemi veriyor...

Kadın; herkes tarafından bir beden olarak beğenilmesi nedeniyle (çocuk tarafından?), ruhsal (sevgi) yetilerini çok gerilere saklamış bir durumda, kim bilir felek neler yaptı bu kadına...

Toplumun; televizyon ile dayattığı güzellik yarışmaları gençleri, olmaları gerektiği gibi düzenlemeye devam ederken, ergen çocuğumuz orta yaşlı bir hafif meşreb kadına olan ilgisinden vazgeçmiş görünmüyor.

Çocuk kadına yakın olmak için elinden geleni yapıyor, arzusuna yakınlaşmak ve onu elde etmek, onu yenmek istiyor belki de...

Önemli bir ayrım çıkacak karşımıza; çocuk, kadınla ilk anlık cinsel deneyiminden sonra bir daha hiç konuşamayacak (film içinde) duruma geliyor çünkü bileklerini doğruyor. Bu durumda biz çocuğun bu arzusuna ulaşması nedeniyle, bu arzunun kaybolup, kaybolmadığını yani bu çocuğun kadına olan "aşk"noktasının değişip, değişmediğini bilmiyoruz.

Kadın soruyor bir öncesinde bizlere:

Öpüşmek mi, sevişmek mi, yoksa Budapeşte'ye gitmek mi istiyorsun benimle. Neden benimle ilgileniyorsun?

Ve çocuk; hiç diyor. Hiçbir şey istemiyorum. (Karşılıksız)

Kadın; yakın planda verilen klasik bir jestle, neden hiç denildiğini kavrayamıyor ve kadında olanlar (ilgi) yavaş yavaş başlıyor. (Ergen)

Doruk noktasında ise; kadın çocuğu "arzuları" yanlızca cinselliğe mi dayalı acaba mantığıyla bir kez daha yokluyor ve çocuk kadından kaçıp, bileklerini kesiyor.

Bu noktadan sonra kadının kişisel dönüşümüne odaklanıyoruz:

Kadın çocuğu arıyor, çocuğun annesinden fırça yemek pahasına evine gidiyor, çocuğu gözetliyor.

Yani çocuğun daha önce içine düştüğü durum, kadının başına geliyor. Ama durumun karışık olmasının bir sebebi var:

Çocuğun aşkının bir sevişme (ereksiyon) ile kaybolup, kaybolmadığını tam olarak bilmiyoruz ama (bileklerini kesmek ani bir karar çünkü) bu kadın artık bundan sonra bu çocuğu unutamaz. Kadın çocuğa bağlanıyor.

Belki hiçbir erkek (adam- ergen) ona bu kadar saf bir gözle bakmamıştı daha önce...

Yani aşk; Kieslowski'nin dediğine göre (saf olması gereken insani aşk) erkeklerde tanımadan önce, kadınlarda ise tanıdıktan sonra sıralamasıyla vuku buluyor.

Bir detay olarak; (önemli bir detay) kadın çocuğun teleskobundan kendine baktığında, çocuğu kendi yanında, bir eş (iki zıt eşleşmesi) olarak tanımlıyor. Burada klişe noktadaki bir konuyu sinematografik olarak nasıl daha ileriye götürebileceğimiz hakkında örnek alabileceğimiz bir görsel plan (düşünce) görüyoruz.

Belki de ilk baştan beri rüya yaşananlar...

...

Kieslowski

Bu adam; enteresan.

Blue (mavi) filmi ve dekalog serisinin birkaçında o kadar güçlü "görsel düşünceler" sunuyor ki bizlere; insan gerçekten şaşırıyor.

Sadece; görerek hissedebileceğiniz, yorumlamaya kalktığınızda elinizden kaçan dalgalar (parçacık değil) bunlar. İnanılmaz gerçekten...

Ve bu adam ses kullanımını (atmosfer- diyalog dışı ses) o kadar azaltıyor ki bu nedenle görsel dinamik (yakın ve orta çekim) zenginleşiyor ve kişinin (seyircinin) görselde gösterilenle ilişkisi daha da netleşiyor.

Yönetmen olmak, sinema biçimi üzerinde düşünmek, bu noktayı tepelere taşımak ayrı bir olgudur.

İnsan olmak ve saf bilinç olduğunu deneyimleyip, deneyimlemekten de kurtulmak, yani insani bir maneviyat ile yükselmek de ayrı bir olgudur. (Sabit bilinçlilik hali)

Bir de; insana ve tüm ortak bilinç temasına sevgi ile bakmak ayrı bir olgudur. (Paylaşım içinde dünya hayatından- pratik hayattan kaçmadan, yüzleşerek yaşamak)

Orson Welles iyi bir yönetmendir, deha bir adamdır ama tek noktalıdır. Çünkü insanı olarak bir aydınlanma figürü değildir.

Griffith, Jean- Luc Godard, Stanley Kubrick bunlar da deha sayılabilirler ama tek boyutludurlar, yani yönetmenlik olgusu ile alakalıdırlar. Daha ötesinde değildirler.

Parajanov, Bresson, Bergman ve en önemlisi Tarkovski; hem yönetmenlik anlamında hem de insanı yükseliş anlamında önemlidirler.

Yönetmen olarak deha vasfıi sergilerler, ayrıca çok az insanın ulaştığı manevi değerlere temas ederler.

İsa kültürü olarak Tarkovski, hem sevgi boyutunda (yani paylaşım- karşılıksız- ilkelerine sadık olan yönetmen) hem yönetmenlik hem de insanı gelişim boyutunda sinemanın en önemli ismidir, hep bundan bahsediyorum.

Yani; bir Mevlana'nın, Şems'in, Sokrates'in sinema yaptığını ve bunu şu ana kadar ortaya koyulmamış bir sinematografik bileşim ile izlediğinizi düşünün...

Ya...

İşte Kieslowski, ilk iki bahsedilen olgudan ilkinde çok önemli bir noktadadır, lakin ikinciolguda çok iyi niyetli olmasına rağmen belirli bir dikey (transpersonal) sınırı geçememektir.

Saygıyla, sevgiyle andığım bir yönetmen ve filmi.

Siz de inceleyin...

20.10.2011

18 Ekim 2011 Salı

Of Gods and Men- Tanrılar ve İnsanlar


SANATIN MERKEZİ

Biraz eskilere gidelim bir bakalım, sanat ile din arasında nasıl bir ilişki kurabileceğiz.

Şöyle bir önerme ile başlayalım: İlk tarihi kalıntılardan analiz ettiğimiz objelere göre atalarımız hayvani içgüdülerini, bedenlerinin onları kısıtladığı, -dur, kaç, savaş düzlemi içerisindeki barınma, yeme, içme ve uyuma faaliyetlerini sağlamaktan ziyade daha farklı şeylerle ilgileniyorlarmış.

Nasıl yani!

Yani atalarımız, daha iyi barınma, yemek yeme aracı olacak tas- kab- çömlek (toprak biçimleme) araçlarını bu basit düşüncelere yönelik kullanmamışlar. Pragmatik olmayan bir şekillenme ile (ben faydacı) ilk sanat eserlerini; tanrılara sunmak, homojen toplumun ayinlerinde kullanmak ya da bu ayinlerde bedenlerini, barınaklarını ve toplumun düzenini sağlayan kolektif katılımları zenginleştirmek için kullanmışlar.

Yani şu an yemek yemek için kullandığınız çorba kasesi, eskilerin tanrılara kullanılan kan kasesi olarak tasarlanmıştı.

Bir sanat eseri ile yemek yemektesin...

Anlıyor musun!

İnsan; pratik bir amaç için değil, çok daha ulvi (homojen toplumda özne fikri yoktur) manevi bir birliktelik için kullanıyordu sanat (şu an zanaat) eserlerini...

Avatar filminden bir hatırlayın; Navi'ler büyük duaları için sıradan hayatlarından nasıl sıyrılıp, güzelleşmişlerdi.

Ya da kolektif bilincin akışı için giyindiğiniz bayramlıklarınızı düşünün, camilerde, sinagoglarda, kiliselerde giyilen, süslenen kişileri düşünün.

Rahipler; kiliselerde giydikleri elbiselerle takılırlar halen, Araplar'da Kabe'den kalan sanat eşyalarını pratik hayatlarını sokmuşlardır...

Ya da şöyle bakın, Mimar Sinan'a, Andrei Rublev'e, Kilise, Cami tasarlayan ustalara...

Amaç barınacak bir yer edinmek değildi; amaç bir kutsal güce, kutsal olarak anlatılmış bir destana, bir mite benzemek, onu mimetik (temsili) olarak kopyalamaya çalışmaktı.

Sanat; gündelik bir kişisel tatminle uğraşmıyordu o zamanlar...

Nasıl oldu da uzaklaştık o diyarlardan.

Nasıl oldu da süslenmek, estetik bir güzellik yakalamak, şanına yakışmak, Yar-ına yanaşmak niyetli olacak sanat eserlerimiz, şimdilerde birer para kazanma amacına dönüştü.

Nasıl oldu da; pratik hiçbir kazanç, gelir, takas elde etmek istemeyen o güzel fiiller (sanat eserleri) şimdilerde seyirci, para, üstünlük, siyasi ideoloji propagandası haline dönüştü.

Ne oldu bize insanlık!

Ne oldu o sanat eserlerine!

Kültür ve DİN

Bir yöntem; sizden önceki bir kişi tarafından denenmiş ve sonuçları size aktarılmıştır. Siz sonuçları kendi deneyim süzgecinizden geçirmeden kendinizde bulacak olursanız enteresan durumlarla karşılaşırsınız.

Bilim, Sanat ve Felsefe kelimeleri her an çıkabilir karşınıza...

Einstein, Maxwell, Termodinamik Yasaları, David Bohm, Neuman, Culbertson size bir şeyler anlatırlar, siz bunları kavramaya çalışırsınız ve ortalama algının biraz üstündeyseniz tahminen başarılı olursunuz.

Andrei Tarkovski, Beethoven, Michelangelo, Rublev, Çaykovski size bir şeyler sunar, ama siz bunları kavramaya çalışırsanız, başarılı olamazsınız.

Nasıl yani!

Bilim adamı size bir förmül- denklem, işlem sunar siz bunun ana mantığını anlayıp bunu başka bir çözümleme- hesaplama işlemi için kullanabilirsiniz. (Bilim Parçalar, Tüme Varır)

Sanat adamı size bir sanat eseri sunar, siz bunun ana mantığını anlayıp başka bir bütünleme ile sanat eseri için kullanamazsınız. (Sanat Tümden Gelir)

Neden...

Çünkü sanat eseri, her yazımızda da hafiften sağlamasını yaptığımız üzere, bir katılım, bir estetik amaçsızlık, bir zihinsizlik (kalp, yürek, gönül) istemek zorundadır.

Çünkü; bilim adamı bir çiceği alıp (öncesinde oluşmuş bir sanat eseri) onu kullanacak ve zihin (ikileme) tezgahına sokacaktır.

Lakin; sanat adamı, bir amaçsızlık, bir gönül açılımı (sevgi) nedeniyle çiceğin bilim adamı tarafından bölünen parçalarını yapıştırmak yerine (kolaj), kendinden önceki çiceği mimetik bir kopyalama (aşkınlama) iradesiyle yeniden tasarlayacaktır.

Yaptığı işin sorumluluğunu almak istemeyen, lakin bir sanat eseri hakkında konuşmak, yargılama yapmak ve zihinsel bir kategori olarak insanlığı zihinsel boyutta ilerletmek için çalışanlarda felsefecilerdir. (Filosofya değil- Zihin'e düşen felsefe)

Sanat; dinin çocuğudur...

Bu nedenle sanatçı, deneyimleme, aşkınlama ve kendine bulma tabirleri ile çalışmalı ve nihayetinde sanatı ile kendi dinini (orijin) merkezini, keşfe açılmalıdır.

O zaman sanatçı; birey olma yolunda, özgürleşme istemiyle yola çıkmalı, ideolojilerinden arınmış (en son olarak da ideale ulaşma arzusundan da arınmış) olarak saf merkezine dönmelidir.

Dön be kardeş!

Seni bekliyoruz...

Tanrı ve İnsanları


Kendilerini, Hıristiyan (farketmez halk) toplumuna (içinde bulundukları köy- kasaba) adamış rahiplerimiz filmin kahramanları.

Kahramanlar; çünkü kendilerine Tanrıları adına ideolojiler yüklemiş, karşıt din gruplarının arasında yaşıyorlar ve kendilerini bunlardan korumak zorundalar.

Doktor; tüm halka (müslüman) yardım etmek ile uğraşıyor karşılıksız. Diğerleri de kilisenin toplumu şekilendirdiği şekilde, halkın da kiliseyi biçimlendirmesi mantığıyla yüzleşiyor ve yaşıyorlar...

Baş rahip; çalışkan, ideoloji olarak da olsa tüm dinler hakkında, en önemlisi içinde bulunduğu toplumun çoğunluk dini hakkında bilgi toplamaya çalışıyor.

Bu rahipler, kimseye yük olmadan, insanlara yardım ederek, kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılayarak, hem İsa öğretisinin aydınlanma anını bekliyorlar (Sevgi yöntemi beklemek ile ilişkilidir)  hem de diyalektik bir şekilde karşılıklı gelişim için insanlığa (topluma) yol açıyorlar...

Ayinlerini de sırasıyla takip edip kişisel görevlerini aksatmıyorlar...

Bir doruk noktası, dramatik geleneğin en en önemli detayıdır. Bir film ya bu doruk noktasında bir karakteri anlatır, ya bu doruk noktasına ulaşacak bir kolektif bütünlüğü...

Öyle de oluyor; rahipler kötü- (ideolojisi ile iyi) adamlar tarafından tehdit ediliyorlar ve hiçbir şeyden korkmadan, İsa'nın çarmığa gerilmesindeki gibi ikilemde kalıyorlar. Kiliseyi mi ve onun taşıdığı değerleri mi, yoksa benliklerini mi koruyacaklar!

Film bu izlek üzerine, bir yandan rahiplerin kişisel çatışmalarını bir yandan da müslüman- hıristiyan kültür farklarının boşluğunu anlatmaya çalışıyor...

İdeolojik Filmler


Eisenstein gibi Devrim peşinde koşan filmler yapmak, yani siyasi göstergeyi saklamadan direkt gözler önüne sürmek artık 1920'ler kadar kolay değil.

Artık; sanat eseri hakkında yapılan bir yığın konuşma ve yazı sayesinde, direkt olarak bir siyasi propaganda yapmak zor filmlerde...

Yani yönetmen; siyaset bile yapmak istese artık etrafından sakınmak için bunu belirli bir konunun içine gizliyor. Çok gizliyor ki, hatta kendisi bile artık farkına varmıyor ideolojisinin. (İçgüdü- Dürtü- Arzu Dönüşümü)

Bunu filmlerde farkedin!

Cannes film festivali; elinden geldiğince siyaset içeriğini azaltmak ile uğraşır ama...

Bunu iyi farkedin diyorum!

Bir siyasetçinin, tanınmış bir kişinin kişisel gerilimini, kendi içsel dinamiğini anlatmak, yapılanın saf niyetli bir sanat eseri olmasını engellemez.

Ama büyük konuşmanın (bilmediğin şey hakkında konuşmak) toplumsal hakikatle (toplumun hakikati olmaz!) olan bağı, görenler için enteresan bir ayrıntıdır.

Toplum üzerinde yapılmaya çalışılan ideolojik değişimlerin filmde saklandığı metaforlar, filmin sanat eserinden çok, gizli propoganda olmasının önünü açar. (Hitchcock)

Birey olmaya giden; sanatçı, toplumun kendi üzerindeki etkisini anlamıştır ve toplumun başka bir ideolojiyle şu an içinde bulunduğu problemlerden kurtulamayacağını kavramıştır. Kesin olarak, kendi deneyimleri ile sağlamasını yapmıştır bu ifadenin...

Mevlana'nın, Yunus'un, Sokrates'in, Hermes'in, Tarkovski'nin yaptığı kendi düşünsel, gönülsel açılımlarını anlatmaktır. Siz onları nasıl anlar, nasıl onlardan bir siyaset zemini bulursunuz o sizin probleminizdir.

Lakin; bu adamlar, resuller, nebiler, hakiki sanatçılar, toplum üzerinden kurulacak hiçbir amaç için zemin hazırlamazlar...

Nokta budur; bakın ve görün, ne kadar saklarsanız saklayın; kişisel hakikat yönünde değil de toplumsal alanlarda yönlendirme yaparsanız, sanat eseri değil, kişisel arzu tatminiyle, siyaset (Politika- Polis Etika) yapmış olursunuz.

Of Gods Of Men; insanlığın, siyasi din resitalinden daha önemli bir ayrıntı olduğunu düşündüren ama kendisi de yukarıda bahsettiğimiz bubi tuzaklarına basarak sanat eseri olmaktan uzaklaşan bir sinema filmidir.

Cannes'da ödül alsa da, almasa da bu hakikat (toplumsal!) değişmez...

18.10.2011

17 Ekim 2011 Pazartesi

Woody Allen- Midnight in Paris (Paris'te Bir Gece)


Hazırlıksız Seyir


Bir filmi izlemek için ne türden bir bilgiye ihtiyacımız vardır?

Film izlerken beynimizin hangi lobunu daha aktif kullanırız?

Film izleme aktivitesi; zihinsel bir ön hazırlık, yani entelektüel bir geçmiş ile bağlantılı mıdır?

Sizce!

Mesela; Bazin'den duyduğuma göre; eskilerde -ismi lazım değil- Fransız sömürgecileri, sömürdükleri coğrafi bölgede ikamet eden toplumun (yerli) genel algısına etki etmek ve bu sayede kendi sömürme faaliyetlerini meşru kılmak için bir film (sunum) hazırlıyorlar.

Filmi izleyen, (siyah ırk) vatandaşlar; izledikleri filmde önemsiz bir tavuğun hareketini tüm filmin genel içeriğine oranla daha önemli görüyorlar.

Yani; koca filmde bir tavuk ve onun plan içindeki hareketi (çok kısa bir süre) tüm film içindeki entelektüel geçmişe yeğlenebiliyor kimileri tarafından.

Hem de Fransız film yapımcıları, hazırladıkları sunumu yavaşlatılmış olarak izlediklerinde ancak keşfediyorlar bu hareketli tavuğu. Adamların filmi hazırlarken hiç görmedikleri bir unsur, bu koca tavuk...

Yani...

Dolayımsız bir yöntemle direkt gönüle (yürek- kalp) ulaşmak zor gibi...

Zihin de kavramlaşmadan, bir elma ağacını, bir çilek ağacından ayırmadan yani (tümel- tikel), gördüğün görüntüden saflaşarak yönetmenin görmeni istediği algıya ulaşabilmen biraz zor gözüküyor.

Dramatik gelenek, bir anlamda manipüle eden kurgulu anlatım bile belirli bir zihinsel harekete ihtiyaç duyuyor diyebiliriz. Size filme katılmak için bir alan bırakmayan Hollywood yönetmenleri dahi, istediklerini (ortalama algıya hitap eden basit amaçlarını) size aktaramıyorlar...

Saflık, masumiyet, sanatta ulaşılan dolayımsız tavır, sanatın en karmaşık olguyu basitleştirmesi ve küçücük bir parçaya sıkı sıkı yerleştirilen o koca bütünlük hissi...

Boş mu bunlar! Sorması ayıp!

Nasıl yakalayacağım Michelangelodaki saflığı, Beethoven'daki akışı, Tarkovski'deki derinliği...

Onlar gibi mi olmam gerekiyor, dehalık sınırına mı taşmam gerekiyor; bir dehayı anlamam için.

Yoksa...

HollyWOODY Allen

Hemingway, Picasso, Man Ray, Bunuel, Dali, Fitzgerald's.

Pariste bir gece yarısı çıktım yola, aynı anda 10 tane deha ile karşılaştım. Şimdi ben hangisinden ne anlayabilirim diye soruyorum size.

İsimlerini dahi bilmediğim kişiler var karşımda ve yönetmen bunları bilmememin ayıp olduğunu söylercesine, her dehaya ayrı bir olay örgüsü elementi eklemiş...

Nasıl takip edebilirim ben bunları...

Hayır hepsini biliyorum da ne oluyor, günümüzdekileri, 19 ve 20. yüzyıllardakileri, aydınlanma hareketindekileri...

Angelopulos'u takip etmek için bir coğrafya atlasına, Woody amcayı takip etmek için de Sanat Tarihi kitabına ihtiyacımız var gibi gözüküyor.

Tanımayan, bilmeyen seyirciye ne kalacak bu filmden geri:

Her devrin kendine has bir güzelliğinin olduğu, her devrin aşklarının aynı kurulduğu, romantik Paris akşamlarının varlığı...

Kusura bakma Woody amca, sırf tebessüm etmek için filme gitmeyeli çok zamanlar oluyor...

Paramı geri alıp, koşmaya başlayayım en iyisi ben...

Paris ve Gece


Her memlekette bir olay örgüsü kurabilirsiniz. Her toprağın kendine ait bir bütünlüğü, onu ortaya koyan bir dokusu vardır.

Barcelona, İstanbul, Paris, Roma...

Her tatil mekanında bir film çekmek, bir insanın ulaşabileceği en güzel emeklilik hayallerinden birisidir heralde.

Woody Amca mutlu musun?

Çok ünlü, çok soru, çok bilgi, çok klasik- modern- post modern ilişkiler.

Fransız kalmak deyimi; şu yukarıda bahsettiğim tavuk peşinde koşan yerli amcalar için kullanılmış olabilir.

Lakin ben halen, entelektüel bilgiye, üstün körü belleğe, yani zihne değil, direk kalbe ulaşmaktan bahsetmek isterim.

Sanat eserinin saflığı hakkında düşünmek bile abestir. Sanat eserinin zihinsiz bir boşluğa teması sağlanabilir mi, yoksa zaten sanat o teması yapan esere mi denilir!

Haydi düşünmeyelim!

18.10.2011