12 Ekim 2011 Çarşamba

Lars von Trier- Melancholia


Sinematografik Kişilik

Filmi biraz deşelim.

Bakalım bir şeyler bulabilecekmiyiz!

Şimdi; özdeş sinema, özdeşleşme kategorisi dediğimiz bir olgu var aslında. Filmin size gösterdiği objeler (obje görüntüde erir) içerisinden, filmin gösterim biçimi de dahil olmak üzere bir seçim yapmaya zorlanıyorsunuz. Bir karakter eylem içerisinde bir olaya süreklenirken belirli bir kişilik- tip (per- sona- lity) ortaya koyuyor, siz o kişiliği, filme girmeden önce teslim etmiş olmanız gereken kendi kişiliğinizle yer değiştiriyorsunuz.

Yani; size ait ego (benlik) film salonuna (ayin merkezi) girdiğiniz anda, filmini izlemek istediğiniz yönetmene teslim edilerek (filme inanmak) size o film boyunca kullanmanız gereken bir film kişiliği teslim ediliyor.

3 boyutlu gözlük gibi yani.

Siz; seyirci olarak; ortalama algıyı hedefleyen filmlerin (Klasik Akım- Hollywood Sineması- Dramatik Gelenek) dışına çıkmayı denememişseniz hiç; yani evdeki dizilerden kafanızı kaldırıp, acaba film sanatı alanında neler olabilmektedir dememişseniz hiç, bu ego (hayali 1) kişiliği kendi normal hayali 2 (ego) kişiliğinize ekleyebilir (ego+ego/2) ya da bu yeni hayali ego kişiliğini tamamen benimseyebilirsiniz. (Filmden sonra superman olan adam- Film izleyip, seri katil olanlar)

Yok; ben o egoya bir bakayım ama kendi egomu da kendimde tutayım, ya da kendi egomu, kendi egosunun üstüne (aşkınlama) çıkabilmiş bir adama teslim edeyim de bu egomun beni sınırladığı karanlığıma bir aydınlık deneyim yaşatayım (2D Sinemanın Son Aşaması- Hakikat Sineması) diyenlerdenseniz, doğal olarak dışardan bazı şeyler beklemeye başlarsınız.

Şimdinin ve geçmişin önemli yönetmenleri akıllı seyirciye (gelişmiş bilinç) bazı farklı deneyimler yaşatmak için klasik filmlerin size verdiği egoyu kırmaya çalıştılar, çalışıyorlar...

Yani sizin; kendiniz dışında başka bir adama dönüşüp, gözlerinizin kırmızılaştığı, mısırı nerenizle yediğinizi bilmediğiniz durumları ve bu durumları yaratan zihninizi durdurmak istediler.

Filme annesinin yan koltuğunda başlayıp, evde babasının yanında bitiren seyircinin filmde görmeye zorlandığı yoğun eylem, hareket, fiil ve momentumun durduğu, dikkatin; karakterin içine, minimal öykünün içine aktarılmaya çalışıldığı haller ve betimleyicilerdi bunlar...

Sizden kendinizi kaybetmenizi değil; kendiniz kalıp, yönetmenin deneyimlerine tanık (gözlemci değil, tanık) olmanızı isteyen, özdeşleşme (sinematografik kişileşme) içine girmeden akıllı seyirci kalabilmenizi isteyen yönetmenlerdir bunlar...

Neden bu kadar gürültü!

Trier de öyle yapıyorda o yüzden diyorum tüm bunları.

Jean- Luc Godard, Robert Bresson, Andrei Tarkovski...

Kimisi oyuncusunu kameraya baktırır, kimisi empati (duygudaşlık) kurmamamız için oyuncularını robota döndürür. Kimisi zaman, mekan duyarlılığını bozacak şekilde planlarını zıplama kurgu (jump cut) üzerinden (kesik kesik) yapar. Kamerayı normal aksiyon kamera (kamera omuz) tutuşundan çok daha fazla sallar vs...

Eee...

Trier;

  • Melankoli filminde Justin- (Sarı Saçlı Kız)'ın babasını dansederken kameraya baktırmıştır.
  • Diegetik (Homerostan kalma- Epik Anlatı) anlatımın çok eskilerde kalan anlatıcısını geri çağırmıştır. ( Sinema Dramatik Yapısı film içerisinde anlatıcıyı gizler, ve anlatmak yerine göstermeyi kurgular.) Melankolia filminde Part 1 ve Part 2 gibi bölümler nedeniyle (Deccal (Antichrist) filminde Prolog- Epilog) Justin ve Claire kişilikleri ile özdeş kurmanızı engellemiş, anlatıcıyı bu gösterim ile uzaklardan geri çağırmıştır.
  • Yüksek planlar (çok kareli plan) (yavaş çekim!) ile seyirciyi koltuğunda sıkmış ve filme gözleme zorluğu vermiştir.
  • Kamerayı sallamış, planları kesik kesik yapmıştır.

Kısaca özdeş benliğinizi kırmaya çalışmıştır...

Yani en kısaca bu adam; sizi film evreninden, dışarıya yadsır ve filme düşünsel katılımı (tanık) sağlamaya çalışır. (Eylem katılımı değil) (Brecht Estetiği)

Trier; sinemasını iyi bir öykü üzerine kurmaya çalışmaz, doğal olarak da bu adamları bazı ön bilgilere sahip olarak, biraz araştırarak izlemelisiniz.

Bunlar teknik kısımlar...

Ama üzerine düşünürseniz, bazı yönetmenler hakkında fuzuli yorumlar yapmaktan kaçınırsınız.

Devir modern efendim!

Modern bir zihin, modern bir seyirci ister, modern bir seyirci de ne yazık ki, sinema tekniğinden anlamalıdır. (Anlatılanları teknik buluyorsak eğer)

Yoksa Hologramik Sinemaya geçmemiz çok daha uzun sürecektir.

Doğru mu!

Melankolik Bir Gezegen Çarpıyor Bana


Hiçbir yönetmeni ulaşılamaz görmemek gerekir, bazıları biraz ilerde olabilirler, ama onlarda kimileri için ulaşılmaz değildirler...

Yani; bazı yönetmenlerin filmlerini izlerken, acaba yine hangi çakallağı yaptı diye, pür dikkat izlemek, film izlemenin en zor zanaat olduğu durumlardan biridir.

Trier de öyle, filmleri de...

Zor filmler yapar, yapmaya çalışır. Metafor, alegori, imge- simge kafayı zorlar biraz açıkçası. Öyle basit bir film yapsa, yapmaya çalışsa dahi, insan gerilir ve iyice anlamaya çalışır bu yönetmeni.

Geçmişi yüzünden, geçmişimiz yüzünden!

Şimdi...

Melankolia filminde deşifre olacak ne var!

Zor zanaat film içinde; Tarot İlk Açılım kağıdının (Hermetik Gelenek) resmindeki sağda güneş, solda ay, ortada erkişi mekaniğini keşfediyorum.

Ne sağda, ne solda olacaksın. Ne güneş, ne de ay olacaksın... ( Hakiki Açılım)

Enerjinin zıt kutuplarda akmasının manası ile filmin başındaki Justin, Claire ve Çocuk üstlerinde gezegen ve yıldızlarla bize yürüyorlar. (Filmin açılış sekansı içindeki resim- Yavaş Çekim!)

Solda gelinlikli, üstünde ay ve Justin, sağda Claire üstünde Güneş ve ortada Çocuk ve üstünde Lotus (Erkişi- Erkek ve Dişi, Ne Erkek Ne Dişi, Hakikat, Aydınlanma, Buda, Yakin, Tanrının Krallığı, Melankolia, vs...)

Şimdi Justin; bir kere steelbreaker (çelikkıran teyze) ayrıca Ay'ın gelgitleri gibi, med cezir halinde, psişik güçleriyle yaşıyor, yarı ölü, yarı canlı ve hep yorgun, ayrıca annesi gibi duyarsız ve hayatı iplemiyor.

Claire; duyarlı, fazla takıyor, yaşama meraklı, pimpirik.

Yani zıt iki kardeş vurgulanmaya çalışılıyor.

Bilim adamı olan Claire'in kocası, her zamanki gibi analitik aklın yenilgisini anlatan bir tip, yani biraz mistik durumlara (film izlemek mistik bir durumdur) alışık olmamız için konulmuş.

Ve çocuk, saf, temiz, ne duyarlı, ne duyarsız, ne güneş gibi egoist ve sıcak, ne ay gibi dengesiz ve soğuk. Ne gülümser her dakika, ne de ağlar yanlızlığına...

Ve işte; film tüm dünyanın ölümünü, simyasal (dönüşümsel) olarak güneş, ay'ın ve dengeli çocuğun (erkişinin) dönüşümüne bağlayarak bitiriyor.

Hermetik gelenekten örnekliyorum...

Tüm film boyunca; Ne Justin, ne Claire köprüden öbür tarafa geçemiyorlar (At Sürme Sahnesi) ve bu durum filmi simyasal (kişisel) bir dönüşüme doğru yeniden sürüklüyor. Yani gerçekleşen şey, dünyanın sonu değil, o film karakterlerinin dünyalarının sonu. (Karakterler, kapalı bir kontrol hacimdeler, ilk gösterilen film karelerinin aynısı)

Bilim Adamı (Baba) ölüyor ve film sonunda Justin, Claire (zıt kutuplar) ve aşkınlanarak oluşturacakları saf bilinç, masum bilinç (Trier) çocuk oluşur... (Gezegen ile ölüm)

Dünyanın sonu (yine kişiseldir) olarak kabul edersek bu gezegen çarpışmasını, hayvanların (at) mutlak son geldiğindeki metanet, sessizlik ve olgunlukları, ama onların dışındaki insanların korkuları da imgelenmiş derinlere.

Yani bir hayvan kadar rahat değiliz, dünyanın sonu gelecek diye, sanki dünyayı biz yaratmışız gibi ağlayıp duruyoruz...

Melankolia'nın (Gezegen) çocuk (saf) olabilmesi, simgelemesi de içerik dahilidir...

İşte böyle...

Zorlama yorumlar tabi bunlar, bir film izlerken şamancılık bilgisine sahip olmanız gerekmez elbette...

Klasik Anlatı Yorumu

Trier; kendi bir önceki filminin üstüne çıkamıyor. (Antichrist) Teknik aynı, oyuncu sistemi aynı, içerik zayıflıyor ve tekrara düşme tehlikesi baş gösteriyor.

Dikkat!

Bir seyir olarak düşünürsek, yönetmene olan saygımızla, konuşmadan (yorumlamadan) işte böyle bir şey! diyerek izleyip geçebiliriz filmi.

"Trier'in ölüme bakışı basit anlamda" der gideriz sinemadan dışarı...

Kadınları ön plana çıkartarak, cinselliği biraz azaltarak, kendi dişil karakterini ararken görüyoruz yönetmeni falan işte...

Bir biçimsel yönden, bir de içerik yönünden deştik.

Hayır ola!

13.10.2011

25 Eylül 2011 Pazar

Bir Zamanlar Anadolu'da- Nuri Bilge Ceylan


Once Upon a Time

Bir zamanlar Anadolu'da.

Bir zamanlar Meksika, Çin ya da Amerika'da da olmuştuk. Dikkat edelim:

Türkiye'de değil, Anadolu'dayız...

Anadolu topraklarının biçimlendirdiği Sümerlileri, Antik Yunanı, o koca Osmanlı Sultanlarını koordinat düzleminde biçimlendirmeye çalışacağız. Pitogoras'ı, Sokrat'ı, Mevlana'yı, Yunus'u, Şems'i yakalayacağız.

Doğru...

Aradığımız ve esasen bilmemiz gereken şey, filmin ruhu! Film isminin zihnimize engelsiz ulaşan metaforu sayesinde, Stanley "Kubrick'in 2001: A Space Odyssey"  filmindeki gibi dolby surround şekilli, abartılı, şaşalı bir "A Film By Stanley Kubrick" jeneriği yapmamıza gerek kalmıyor bu sayede.

Filmin ismi sayesinde; sadece filmin isminden dolayı yani, tüm filmin ruhunu aktarmanız çok kolaylaşıyor, izleyenlere...

Fark var mı?

Yani reklam kokan, ego akan, "A film by Stanley Kubrick" girişinden, fark mı var mı bu Bir Zamanlar Anadolu'da film isminin?

Kasaba, Mayıs Sıkıntısı ya da Koza isimleri de bir zamanlar Anadolu'da geçen zamanları anlatıyor değil miydi? Yani Nuri Bilge'nin Kasaba filminde, yine bir anadolu zamanını aktarmıyor muyduk?

Neydi acaba farklı olan!

Mehmet Emin Toprak, Muzaffer Özdemir, Mehmet Emin Ceylan bir zamanlar Anadolu'nun ruhunu veren oyuncular değil miydi? Anadolu halkının polisini, savcısını vermiyorlar mıydı onlarda?

Ya da bu isimlerin temsil (represent) ettikleri karakter- tipler Anadolu'nun ruhunu veren katı insan fizikleri değil miydi?

Bir Zamanlar Anadolu filmi; figüranından, başrolüne kadar ünlü isimlerle doldurulmuş. Neden?

Hem ünlü oyuncularla çalışma, hem filmlerin isimlerinde anlaşılır ve kavranabilir olma çabaları...

Takip edin:

Koza, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak, İklimler------ Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu'da...

Görüyor musun? Boşluk var?

Mayıs Sıkıntısını hem isimle, hem içerikle çözümlemekte sıkıntı çekerken, neden Üç Maymun filminde gerçekten üç maymun var.

Neden ismi Üç Maymun konulan bir filmin içinde gerçekten Üç Maymun var?

Sen değil misin görselliği Türkiye'ye taşıyan. Minimal öyküleri insanlara sevdiren...

Zaten Cannes'da aileden biri oldum, biraz da halka inmeliyim tavrı mı bu?

Yoksa; o güzelim yönetmenim, seyirci piyasalarında, seyirci bilet kuyruklarında kayıp mı oluyor?

Hem gişe; hem sinema, hem ticari film, hem sanat filmi birlikte yapılabilir mi?

Olabilir mi?

Yoksa geçmişte kalan arzuların, Üç Maymun'da koşmaya başlayan popülarizm ile afişlenmesi bu?

Aklıma Luis Buniel'den bir parça geldi:

Arzunun O Belirsiz Nesnesi. Gerçekten de belirsiz di mi!

Bilmem, hatırladınız mı?

A Film By Nuri Bilge Ceylan

Bütünlük içerisinde düşünürsek; Nuri Bilge Ceylan'ın ve sinemasının son noktası bu. Elden kayan şeylerden bahsedeceğiz ama aşina kulaklara Nuri Bilge sinemasındaki birkaç değişimden bahsetmem gerekiyor:

Koza; bir kısa film. Nuri Bilge'nin bize ulaşan ilk kısası. Bu filmde önemli bir nokta var. Bilerek ya da bilmeyerek yapılmış lakin, kendini arayan bir yönetmenin kamerasının ele geldiği, yani sabit plan dışında kullanıldığı yerler var.

Kameranın bir özne olarak mizansen içinde belirdiği yerler bunlar...

Şu: Kamera sabit bir noktaya odaklanıp, oyuncunun kameraya doğru gelmesi sağlanırsa; çok gizliden de olsa fotografik bir biçim tekniğinin peşinde koşmuş olduğumuzu anlarız. Bu yöntemle; kameraya fiziksel çekim yapmasından başka bir pozitif deneyim yükleyemezsiniz. Çünkü kamera zamanı ve içinde bulunduğu koordinat düzlemini bütünüyle, tiyatroda olduğu gibi oyuncuların (nesne) sırtına yüklemeye zorlanmıştır.

Ayrıntı gibi gözükebilir, lakin sinema teorisi ve pratiği ile ilgilenler bu eksikliği hızlı bir şekilde kavrayacaklardır...

Ama Bir Zamanlar Anadolu'da kamera ayağa kalkıyor. Kamera hareketlerini görünce şok oldum diyebilirim, çünkü yıllardır bir Nuri Bilge Ceylan filminde kameranın bir ruh olarak, bir betimleme olarak, hareket ettiğini görmemiştik. (Zoom-In hariç) 

Fotografi ve sinematografi arasındaki o ince çizgi, artık aşılmış gözüküyor. O olduğu yerden kalkmayan ağır makina, o Muybridge'in atları çektiği ilk kinemotografa benzeyen, Edison aleti, yönetmenin isteğiyle, bir rol alarak (karakterleşerek) filmde kendini belirtmek için ayağa kalkıyor.

Sinematografi yani... Zamanı yeniden biçimlendirme tekniği...

Canlanıyor. Bu büyük bir artı ve muazzam bir başarı yönetmen için...


Başka?

Eskiden; boş bakışlar ve görsel düşünceler ile süslenen, sessiz boşluklara (Uzak ve İklimler daha çok) bu filmde Yılmaz Erdoğan'ın doğal aksiyomları, karakterleri edebi olmaya zorlayan fazlaca diyaloglar yerleşiyor. Benim açımdan sorun olmasa da seyirciyi salonda tutmaya sevketmiyor değil bu seçimler...

Ve en önemli, ancak yükseklerde sallanan bir bilincin biçimleyeceği ZAMAN geliyor aklıma...

Sinemanın kendi ruhu. En önemli özelliği, bir yönetmeni deha sınırına yaklaştıran özellik geliyor aklıma...

Uzak filminde, (Muzaffer Özdemir'in fan kullandığı, uyuyor gibi, bir rüya sahnesi ) yüksek (yavaş) çekimde bir plan vardı. Zaman tavrını algılayan beyinlerin yönetmeni edebiyata kaçmak ile suçladığı, yavaş çekimi ve algılayışı yüzünden Nuri Bilge Ceylan'a çok kızıyor olduğum bir sahneydi bu...

Rüya zamanı ve gerçek zamandan bahsediyorum. Kavramca ikisini, bir başka ikilikmiş gibi, birbirinden ayıran sinebiyattan bahsediyorum.

Tam sadece görsellik olsun diye konulan köydeki güzel kızın çay getirme sahnesinden bahsedecekken, yönetmeni; toprak altında ölmekte olan, yani filmin göstermediği bir adamı, gizlice film sahnesinin içine sokarken yakalıyoruz. Lakin bu ne yüksek çekime, ne de abartılı bir atmosfere sokularak yapılmış. Yani o adam orda değil diyemezsiniz, orda da diyemezsiniz. Çünkü güzelim kız o sırada herkese verdiği gibi -aslında ölüyor- olan adama da çay veriyor. Yani rüya olacak, gerçek olamayacak bir zaman; kadın oyuncu tarafından bizlere gerçekleniyor.

Eğer Yılmaz Erdoğan gelip uyandırma tarzı bir hareket ile katil'i bize hatırlatmasa sinemanın biçimine atılacak çok güçlü bir imza olacakmış bu sahne, ama yine sekteye uğramak zorunda kalıyoruz.

Yani anlaşılması için söyleyeyim; Mümtaz Taylan'ın (ARAP) konuşuyorken, gözünden yaş geldiği sahneye benzer bir noktadan bahsediyorum. Arap konuşuyorken, ağzının kımıldamadığı ama konuşmasının devam ettiği, gözlerinden yaş gelen sahneden...

İşte bu nokta; biçimsel olarak günümüz sinemacılarının kapıştığı derin bir noktadır. Birbirlerine seyirci üzerinden olmasa da, filmleri üzerinden mesaj gönderirler...

Semih Kaplanoğlu'nun Üçlemelerinde, Aranofski'nin Fountain ve Black Swan'ında, Manchevski'nin Before The Rain'inde olduğu gibi zamanı ikilik olarak değil de teklik olarak anlatmaktan bahsediyorum.

Dip Not: Tarkovski ve Kurban yazımda tüm teoriyi anlattım...

Yani kısaca Nuri Bilge; Zaman denklemlerine adım atarak, ilk defa da olsa güçlü bir olay örgüsüyle mesajlarını derine yerleştirirken ayrıca kamerasını da kaldırıp sinematografiye yeniden adım atıyor.

Zaten sinematografiyi içerlerseniz, zaman da kendini gizliden gizliye size sunmaya başlayacaktır...

Bresson mu? Tarkovski mi? Nuri Bilge Ceylan kime daha çok benziyor ?

İkisi de değil. İkisine de değil. Nasıl Cannes'daki gibi Nostalgia'yı (Tarkovski filmi) Para ile (L'argent) (Robert Bresson'un Filmi) kıyaslayamazsam yönetmenleri de birbiriyle kıyaslayamam.

Yapamayacağımdan değil; çünkü Nostalgia, Stalker ve Offret tüm sinema tarihinde hiçbir filmle kıyaslanamaz.

Dramatik yani özdeşleşen sinema, ya da özdeşleşmeyen (Brecht), yadsıyan sinema tarihinde bu üçü gibi bir yapıt daha gelemedi...

Merak etmeyin sözlerim daha bitmedi.

Bresson'un bir "Bir Taşra Papazının Güncesi" de bu alanın içine girebilir.

Bergman'ın Winter Light'ı da...

Alana girebilir diyorum. Bir enerji alanından bahsediyorum.

Yani sanatçıdan bahsediyorum. Yatay psikolojiden değil, dikey psikolojiden. Transpersonal olan yapıdan bahsediyorum. Bir aşkın bakıştan, bir üst düzey benlikten söz ediyorum...

Her zaman kızarsınız bana ama.

Sanatçı; Şan, şen kelimesinden türer. Biz eskilerde Yesevi ekolü, yani esas türkçenin konuşulduğu zamanlarda bir kavram söylerdik bunun için:

Sanatçı- Yaratmak- Yar- aşmak- Yar- a "Yakışmak".

Yar'a yanaşmaktan bahsediyorum.

Zanaat ve sanat kelimesi ayrıldı sonralarda ama yine de halen sanat kelimesi yar-a yaraşmaktan gelir. Arapça da şanat, türkçede yaratmak kullanıyoruz en kabasından...

Yar kimdir peki? Yar nedir? Yakışılması gereken kimdir, nedir?

Derin konular...

Ne diyordu Tarkovski: " Ruhunun mükemmelliğini arzulamayan hiçbir insan değerli değildir"

Düşünülesi bir yanı var tabi bu lafın. Ama en azından şu ana kadar üst-benliği en
geniş anlamda zorlayan bir adamın ağzından çıkıyor bu laf!

Tarkovski: Picasso için şöyle diyor, bilmem duydunuz mu?

"Entelektüel Analizci"

Benim için Çağan Irmak, Şahan Gökbakar, Cem Yılmaz, Fenerbahçeli Rıdvan analizcidir.

Entelektüel analizci de Nuri Bilge Ceylan olabilir mesala...

Bir analizcinin illa yönetmen olmasına gerek yok değil mi?

Picasso'da çok önemli bir noktadadır sanat camiasında ama. Neden Tarkovski böyle dedi bu adam için?

Uzun zaman önce bir yazıda film yönetmenlerini Aydın olarak niteyelen bir adam görmüştüm.

Aydın?

Aydın= Aydınlanan, Ay ışığını yüzüne alan insan. Şanına yakışanı yapan, "yar" ına yakışan.

Aydın= Sanatçı= Yaratıcı doğru mudur!

Karanlık olanı görüp, karanlık olanı analiz edip, karanlık olanın üstüne çıkabilen adam. Karanlığın üstüne nasıl çıkılır?

Işığı açarak. Aydınlanarak. Sanatçı ve yaratıcı olarak...

Sizce Bir Zamanlar Anadolu'da bir aydınlanma var mı? Aydın gibi yol gösteren bir göz var mı?

Küçücük bir umut parçası, bir ışık, var mı o koca insanlarda?

Sanatçı toplumunu biçimlendirir derken ne demekteyiz.

Ne kadar da küçük olsa, ne kadar derin de olsa, bir sanatçı umut ışığını, analizini yaptığı toplumun aydınlanma figürünü, yöntemini, disiplinini, biçimlemek zorundadır. Derinlere saklayabilir. Ama zorundadır...

Sanat üst-benliğe, aşkın benliğe, hakikate, bütünlüklü bir yaklaşım şeklidir...

Analiz edip bırakamazsınız. Felsefe'nin resmini çizip sanatçı ünvanını üstünüze alamazsınız...

Bir Zamanlar Anadolu'da, o koca Anadolu'da bir umut ışığı karakter, bir ağaç, bir futbol topu, bir ışık yok mudur acaba?

Anadolu diyorum, Sokrat diyorum!

İyi bak yönetmen, yok mudur?

Eğer yoksa Anadolu ruhundan, o kadavradan, otopsi yapılan Anadolu insanından bahsedecek bir film yapmaya gerek yoktur!

Aslında "o umut yoksa" film yapmaya da gerek yoktur...

25.09.2011

26 Ağustos 2011 Cuma

MEHMET EMİN YILDIRIM "Klasik Özgeçmiş"


MEHMET EMİN YILDIRIM

Kişisel Bilgilerim:
Doğum Yerim : Erzurum
Doğum Tarihim : 17. 09. 1983

Kariyer Hedefim:

Sinema sanatı üzerine yaptığım araştırmalar ve deneyimlediğim kişisel tecrübeler neticesinde; insan varlığının konumlandırılması sırasında karşımıza çıkan soruların metaforik cevaplarının sinema sanat dalı ile izleyenlere anlatılabileceği- hissettirebileceği şeklinde özetlenebilecek, temeli düşünsel disiplinlerle sağlamlaştırılmış, günlük hayatta da uygulanabilen aktif düşüncelere sahip oldum. Bu teorik bilgiyi Tarkovski, Paradjanov gibi Doğu kanadı sinemacılardan ve Welles, Kubrick, Wachowski kardeşler gibi Batı kanadı sinemacılarından ilham alarak; yeni bir sinema akımının felsefi boyutu halinde toparlayıp akademik literatüre aktarmış bulunmaktayım. Bundan sonraki amacım; bu uygulanabilir teorik bilgiyi, sinema filmlerim üzerinde pratiğe dönüştürerek, Türk Sinemasına ivme kazandırmak olacaktır.

Eğitimim:
  • 2007- 2008: Plato Film Meslek Yüksek Okulu- Temel Sinema Eğitimi
  • 2002- 2006: Süleyman Demirel Üniversitesi- Müh. Mim Fakültesi, Makine Mühendisliği Bölümü
  • 1999- 2002: Gazi Anadolu Lisesi- Sayısal Bölüm
  • 1995- 1999: Anadolu İmam Hatip Lisesi

Kültür ve Sanat Etkinlikleri:
  • 1996 : “Cümleten” Tiyatro Oyunu (Oyuncu, Senarist, Yönetmen)
  • 2002 : “İçimdeki Deli” Tiyatro, 2003 : “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” Tiyatro Oyunu (Oyuncu)
  • 2003- 2006: “A.B.İ.M” Süleyman Demirel Üniversitesi (3dsmax Koordinatörü)
      • : “Nane Limon” Dergisi (Kurucu, Sinema Editörü)
      • : “Kabarcık” Müzik Grubu (Solist, Vokalist)
Yabancı Dil:

  • İngilizce: Okuma – Çok İyi, Yazma – İyi, Anlama – İyi
  • Arapça: Okuma – İyi, Yazma – Basit Seviye, Anlama- Basit Seviye
  • Türkçe: Ana Dil

İş Tecrübelerim:


            Uzun Metraj Film Çalışmalarım:

  • 2010 – Adam “88''” Uzun Metraj Film (Yönetmen, Senarist)
  • 2011- Donkişot “99” Uzun Metraj Film (Yönetmen, Senarist)


TV Filmi, Klip, Televizyon Programı Çalışmalarım:
 
  • 2008 “Bay Platonik” Televizyon Projesi 3 Bölüm (Yönetmen)
  • 2008 “Hayko Cepkin” Melekler Klip Çalışması (Yardımcı Yönetmen)
  • 2008 “Taklit Dükkânı” Televizyon Programı Demosu “Plato Film” (Görüntü Yönetmeni)
  • 2008 Kurbanlık” Uzun Metraj Film (Görüntü Yönetmeni 1.Asistanı)
  • 2008 Sert Ünsüzler Televizyon Projesi (Görüntü Yönetmeni)
  • 2008 “Anne”, “Buluşma” Televizyon Film Projeleri (Senarist)
  • 2009 “Kaçkar TV” İstanbul Temsilciliği- Tanıtım Filmi, Reklâm, Stüdyo Programı (Yönetmen)
  • 2009 “Oyuncaklar Dünyası” Çocuk Programı Demosu- (Proje Danışmanı- Senarist)
  • 2010 “Ediz- Paris’eKlip Çalışması (Yardımcı Yönetmen)

Kısa Film Çalışmalarım:

  • 2004 “Değişik” Kısa Film (Yönetmen, Senarist)
  • 2006 Dost Kazığı” Ödüllü Film (Yönetmen, Senarist)
  • 2007 “Ben, Sen, O Ödüllü Film (Yönetmen, Senarist)
  • 2007 “Tesadüf” Film (Yönetmen, Senarist)
  • 2008 “Metroist” Kısa Film (Görüntü Yönetmeni)
  • 2008 “Çocuk Oyunu” Kısa Film (Yönetmen)
  • 2011 “ Memur” Kısa Film (Yönetmen, Senarist)

         Reklâm Metin Yazarlığı Çalışmalarım:

  • 2010 (Şubat - Nisan) Koşan Düşler Reklâm ve Organizasyon Ajansı- (Reklâm Metin Yazarı, Metin Yazarı, Görsel Yönetmen)
    • Gümüldür Rocktival” Tanıtım Filmi Yönetmenliği
    • Özlem TV” Program Konsepti Metin Yazarlığı
    • Görsel Yönetim Konsepti” Metin Hazırlanması
  • 2010 (Nisan- Mayıs 15) Noya Fikir Reklâm Ajansı (Reklâm Metin Yazarı, Metin Yazarı, Görsel Yönetmen)
    • Karnak Travel” Reklâm, Advertorial Yazarlığı
    • Noya Ajans”, Step Medya Haftalık Tanıtım Metin Yazarlığı
    • Kara Ulaşım Müdürlüğü” Advertorial Metin Yazarlığı
    • TRT- Arapça Kanalı” Step Medya Tanıtım Metin Yazarlığı
    • Zaman Yolcuları” Programı Metin Yazarlığı
    • Disual” Altın Örümcek 2009 Tanıtım Yazısı
    • Vodafone, Avea, Turkcell, Unilever, Ulaştırma Bakanlığı” Reklam Filmleri Analizleri

Eğitmenlik, Sinema Yazarlığı, Yazarlık ve Akademik Çalışmalarım:



  • 2011- 2012 (DEVAM EDİYOR) “Özel Açı Okulları 6-7-9 ve 10+ Sınıfları (Film Atölyesi Eğitmeni)

  • 2011- 2012 (DEVAM EDİYOR) Mehmet Emin Yıldırım ile Film Yapım ve Yönetmenlik Atölyesi (Koordinatör- Eğitmen)

  • 2011- 2012 (DEVAM EDİYOR) Mehmet Emin Yıldırım ile “Sinema ve Tarkovski” Seminerleri (Koordinatör- Eğitmen)

  • 2011- 2012 (DEVAM EDİYOR) Mehmet Emin Yıldırım ile Senaryo Atölyesi (Koordinatör- Eğitmen)

  • 2010- 2011 “Marksist Bilimler Akademisi” Görüntü Birimi Teknik Öğeleri Dersi (Eğitmen)
  • 2007- 2008 “Plato Film Okulu” Ayla Algan Kamera Önü Oyunculuğu Atölyesi (Eğitmen- Yönetmen)
  • 2008 “Plato Film Okulu” Metin Gönen ve Kısa Film Atölyesi “Kamera, Ses, Işık “ Dersi (Eğitmen)
  • 2008- 2009 “Sinematografi ve Tasavvuf” İlişkisi Makaleleri “Tasavvuftografi” (Finalist Makale Yazarı)
  • 2007- 2010 “M.E. Y’in Seyir Defteri” (Devam Ediyor) (Reklâm Filmi, Sinema Filmi Eleştirmenliği)



Ödül ve Başarılar
  • Dawn Breakers International Film Festival Official Selection (Adam Uzun Metraj Film)
  • Gaziosmanpaşa Kısa Film Festivali- İkincilik Ödülü (Memur Kısa Film)
  • Eskişehir Film Festivali “Sinema Kültürüne Katkı Projesi” (Finalist Makale 2009)
  • Süleyman Demirel Üniversitesi Tiyatro Kulübü- Dost Kazığı Filmi (En İyi Film ve En İyi Yönetmen Ödülü 2006)
  • Süleyman Demirel Üniversitesi Tiyatro Kulübü- Ben, Sen, O Filmi (En İyi Erkek Oyuncu Ödülü 2007)
  • Eskişehir “Kadına Karşı Şiddet” Derneği- Çocuk Oyunu Filmi (Kısa Film Yarışması 3.lük Ödülü 2008)
Katıldığım Eğitim ve Seminerler:
  1. 01/1995 D.S.İ- Karate, Kung Fu, Futbol, Basketbol, Masa Tenisi Eğitimi
  • 01/2003 Isparta Belediye Tiyatrosu Oyunculuk Eğitimi
  • 01/2003 Süleyman Demirel Üniversitesi Cad/Cam Merkezi 3DSMAX Orta Seviye Eğitimi
  • 02/2003 Süleyman Demirel Üniversitesi- Cad/Cam Autocad Başlangıç Seviyesi Eğitimi
  • 01/2003 Dünya Dil Merkezi- Advanced İngilizce- Kpds Eğitimi
  • 06/2004 Tülay Yıldırım, Metin Bobaroğlu, Ahmed Hulusi Tasavvuf Felsefesi ve Edebiyatı Eğitimi
  • 03/2004 Süleyman Demirel Üniversitesi- Fortran Programlama Dersi Başlangıç Seviyesi Eğitimi
  • 08/2006 Lider Dil Merkezi- İleri Seviye İngilizce Eğitimi
  • 06/2007 Süleyman Demirel Üniversitesi- Yüzme, Atlama Sporu Eğitimi
  • 02/2007 Süleyman Demirel Üniversitesi- Solidworks, Ansys Başlangıç Seviyesi Eğitimi
  • 09/2007 Plato Film Okulu- Temel Sinema ve Kamera Önü Oyunculuğu Eğitimi

    15 Nisan 2011 Cuma

    Memur Kısa Filmim- "Short Film Corner"da

    Yönetmenliğini yaptığım "Memur" kısa filmi ilk gösterimini (World Primiere) 64. Cannes Film Festivalinin "Short Film Corner" bölümünde yapıyor. Film, ayrıca film yapımcıları ve kısa film koleksiyoncuları için festival tarafından satışa çıkarılacak.

    10 Mart 2011 Perşembe

    Memur- Yeni Kısa Filmim

    Yeni kısa filmim...

    Yavuz Parlayan; yaşamının son demlerinde, kırk yıldır aynı meşgalelerle vakit geçiren bir devlet memuru. Resmi evrakların imla kontrolü ve kurallara uygun bir şekilde istenilen yere ulaştırılması ile ilgileniyor. Evli. Sınava tabi tutulmadan, çalışan eksikliği sayesinde girdiği işinden artanıyla ve tabii devletinin memuruna yetmişli yılların sonuna doğru tanıdığı yüksek maaş opsiyonunun getirisiyle; orta hallice bir ev satın alıyor. Bu bilinçli saadet nedeniyle karısının dört sene okuyup emek verdiği mesleğini yapmasına izin vermiyor, biraz da evin reisi edasıyla...


    Klasikleşen hayatında iki haftada bir gerçekleşen komşu gezmeleri önemli yer arz ediyor. Yine sıradan bir gün ahbaplığı ile övündüğü Şube Müdürünü yeni üniversite mezunu oğluyla birlikte evindeki ziyafete davet ediyor. Müdürüyle hoşbeş sohbet edecek, emekliliğinin uzatılması ile ilgili sorularını iletecek ve o geceyi de güzel bir şekilde geçirecek normalde...


    Ama beklenmedik bir durum oluyor. Akşam yemeğinde yeni nesilin memurlara olan yaklaşımından Yavuz Bey de nasibini alıyor. Yavuz Bey'in yazım kuralları, noktalama işaretlerinin kullanımı gibi ezberinden yaptığı kırk yıllık tecrübe eleştiriliyor.


    Acaba Yavuz Bey; karşılaştığı bu hoş olmayan durumda da her zamanki metanetini koruyabilecek midir?