17 Haziran 2010 Perşembe

Delicatessen (Şarküteri)

Şarküteri; Jeunet (Amelie) ve Caro yönetiminden sürreal bir yapı. Bir iş başvurusunda sorulan soru nedeniyle ilgimi çekmişti. Yiyecek bir şey bulamadıkları için; elaman ilanı veren ve bu ilana gelen çalışanları tamir işlerini yerine getirdikten sonra; kesip yiyen bir apartman ortamı. Kasap, komşular ve yeni gelen Dominik Pinon'un oynadığı palyoçunun kasabın kızına aşık olması. Bu durumda kızını çok seven baba bu yeni elemanı da kesecek mi? Yoksa müzik ziyafetinin tüm filme yayıldığı bu filmin sonu da klasik bir Hollywood klasiğine mi benzeyecek? Palyaçoyu kurtaran bir yeraltı örgütü de olacak mı? Soru da buydu zaten!

Beyaz Bant (Das weisse Band)

Beyaz bant; masumiyeti temsil eder. Masumiyet; günahlardan kefareti ve ardından temizliği temsil eder. Küçük çocuktaki keder; babasının (peder) kurallarına uymadığı için midir, yoksa kendinde işaretini bulduğu ahlak öğelerine saygı için mi? Cezaları isevice tanrı mı verir; yoksa kendini onun huviyetine bürünerek tanrılaştıran bir yaşayan mı? Kötü huylardan arınmak için, günahların kefarati için zalimce davranışlar gerekli midir? Günahın cezası neye göredir? Yoksa bu filmde anlatılan köy; tüm dünya kötülüklerini içinde barındıran bir minyatür müdür? Bolca soru ve cevapsız bırakılan durumlar. Önemli olan cevap aramak mı, yoksa farkı farkedip soruyu sorabilmek mi? Haneke'nin manipülasyonu olmadan bir köy hayatı izlemek, ahlaki değerlere bakış atan bir siyah- beyaz film ortamı bulmak. Deneyin!

The Chaser

Takip ediyoruz. Kore'nin futbolundaki gibi siyasi- hukuksal otoritesinin dağınıklığını seyrediyoruz. Alt birimlerin kuvvetsizliğini, büyük birimlerin çaresizliğini takip ediyoruz. Karizmatik otoritenin faili; kendinden başka bir şey düşünmeyen bir adamın; dönüşümünü, fedakarlıklarını görüyoruz. Değişik bir katil tiplemesi ve korkusuzluğu, köstebek yapının alt tabakadaki yansımasını görüyoruz. İşler ne kadar karışık ve tutarsız. Farkımız; olumlu sonuçlanmayan hikayemiz ve insanı duyguların ayyuka çıkması. Bakın isterseniz!

12 Haziran 2010 Cumartesi

Anti Christ (Deccal)- Lars von Trier

Yeniden yazıyoruz; uzun zamandır bizi kaleme saracak bir film bekliyorduk demek ki.

Prolog (Giriş): İnsan; doğası gereği belirli bir anlam bütünlüğüne sahiptir. Bilimsel açılımların şuurumuzda yaptığı genişleme neticesiyle salt enerjinin holografik eksende belirli bir dünyevi zaman aşımı sırasında atomlaşarak nesneleştiğini ve beynin bunları kendi algılama sistemi dâhilinde büründüğü yargılarla resimleştirdiğini veya sesleştirdiğini görüyoruz.

Görünen ve işitilen şey ile sen; temelde tektir. Algılama bu tekliği bozar.

Sonuç olarak; bu filmde seyrettiğiniz ve gördüğünüz bel altı resimler insan algılaması, mertebesi üzerinden değerlendirilebilecek bir açılım sağlarlar.

Önemli olan nesne veya şeyin görüneni değildir; önemli olan ona duyduğunuz arzu, sınırlanmalarınız ve içinizde bulunduğunuz sınırlı kapsüllerin algınıza etkisidir.



FİLM EKSENİ ve DÜŞÜN

Filmi parçalara ayıran ben değilim. Film kendini belirli eksenlere ayırmış:

Giriş, Yas, Acı, Umutsuzluk, Sonuç.

Bu ayrımları yaparak filmin işaret ettiği mananın temeline inmek için; giriş kısmında(prolog) gösterilen çocuk ölümünü ve filmin sonuç kısmında(epilog) adamın tek başına hasarlı bir vucutla kalmasını önemle değerlendirmeliyiz.

Bir işaret ve dünyevi hikmet ile başlayan bir film olduğu için; bu işaretin de film karakterlerinin çocuklarının ölmesi olması sebebiyle; önemli bir açılım kabul eder, elde tutarız; yine ışık patlaması altında bir aydınlanım resmi ile çıkış sağlanması sebebiyle (film; adamın tepeye çıkmasını ve yüksek ışıkla resmedilmesi ile bitiyor); bu filmin asıl amacının bir bireysel aydınlanma süreci anlatımı olduğunu direk söyleriz.

Tarkovski üzerinden bir atıf olması sebebiyle filmin; kadın bireyi, bireysel manevi gelişim ve inziva temellerini de içinde bulundurduğunu söylemeliyiz. (Stalker, Nostalgia)

AÇILIŞ METAFORU (Prolog)




Düzenli atfedilen, rutin devam eden hayatın bir sebep ile bozulması. Aklı bilimsellikle sınırlayan erkek ve manevi süreçleri de duygusallığı üzerinden yansıtabilecek, hassas bünyeli, zeka sembolü kadın. Doğal olarak içinde bulundukları ve rutinliği simgeleyen cinsel ilişki ve çocuğun kadının gözleri önünde aşağı düşmesi.

Çocuk ölümünün; kadının gözleri önünde olması; ilişkinin içinde veya kadının psikolojik durumunda bir takım sorunlar olduğunu gösterir.

Burada kadın, erkek ve ilişkileri üzerinde tutuşturucu özellik gösteren çocuk ölümü işaretleniyor...

YAS

Film; erkek üzerinden bir aydınlanma evresini anlatıyor ise; kadının yas eylemini bilerek yaptığını seziyorsak; erkek oyuncunun “YAS” eylemini rasyonel bir şekilde içine gömdüğünü, “YAS” sürecini zihninin arka planlarına atarak karısının nevropat hareketlerini kapital işiyle bağdaştırdığını da görürüz.

Kadın ile baş başa kalınan zaman; ormana gidilerek kendisiyle yalnız kalan erkeğin! habersiz bir şekilde bir sürecin içine çekildiğini gösterir. (Adam karısına karşı ilgisiz vasıflanıyor.)

Yas; İsevi tasavvufuna göre film üzerinden yorumlanırsa; insanın kendisiyle yüzleşme sürecinin normalliğine vurgu yapar. Yas; zıtlık halinde olur ve bunu düzeltmememin verdiği yavaşlatıcı, ilerleme kaydedilemeyen süreci temsil eder. Bekleme anıdır...

Üç dilenci ile işaretlenen hayvanlardan geyik ve çirkin görünümü bu sürecin adamın içinde mekanik olarak faaliyete geçtiğini yalnız adamın henüz bundan tam olarak haberdar olmadığını simgeler...

ACI

Aydınlanma sürecinin farkının başladığı evreye işaret eder. Adam kadının sorununa neden ararken gizli bir metafor içinde de kendindeki değişimleri, gel-gitleri ve beş duyuyla fark edilemeyen bir takım şeyleri düşünmeye başladığını görmüştür.

Acı; şartlandırma temelli düşüncelerin zıtlarını hisseden bilincin çektiği, ironik manevi zorluktur.

İşaret edilen; tilki karnının oyuk olması ve ayrıca “Kaos İmparatorluğu” repliği erkeğin kendindeki zıtlıkları fark etmesini simgeler. Bu durum kadının ilgi çekmek için yaptığı hareketlerin artık itici bir duruma dönüşmesini, erkeğin kafasını karıştırmak için uygulanan adımların etkisizliğinin başlatılmasını önerir.

Kadın; kendi aydınlanma sürecinde hormonsal olarak ön görülen aşamalar nedeniyle bilinç arınışını tamamlayamamaktadır.

Bu filmde esas süreç; aydınlanmadır. Evet, ama kadın ve erkek ikisi de bireysel olarak bu aydınlanma sürecinin içine girmiştir. Erkeğin çevresini, kendine ait olmadığı düşünceleri ve şartlanmış bedeni isteklerini temsil eden kadın bir taraftan da erkek üzerinden kendisi başka bir tezkiye sürecinin içine girmiştir. Kadın hormonsal dengesizlikleri yüzünden bu süreçte ilerleyemiyor; erkek ise kadının enteresan hallerini sezip sessizliğe gömülerek, kendi içine doğru bir yolculuğun içine düşüyor.

Film içinde kadının kadın soykırımı hakkında ortaya çıkardığı bilgiler, kadının şeytanımsı zan edilen alt bilincinin, yani aydınlanma sürecinde aşılması gereken vehim aracının, bir hale bürünmesindeki çaresizliği ve adamın bu durum karşısındaki halini ortalıyor.

Kadın gelişim yolunda duyguları yüzünden git-geller yaşarken artık adam tamamıyla kendini sürecin içine bırakıyor.

Bu ayrıca aydınlanma sürecindeki kadınların; erkeklere oranla ne tür başka arınmalarla uğraşması gerektiğini de ortaya koyuyor.

UMUTSUZLUK

Süreç işlerken; üç dilenci metaforun ortaya çıkması ile bir kişinin ölmesi gerektiğine dem vuruluyor. Kadın farkında olduğu hormonal dengesizlik nedeniyle hadım noktasına kadar varıyor. Adama uyguladığı eziyetler; erkeğin kendi gelişimindeki umutsuzluğu çözüp artık düşüncelerden arınmasını ve çaresizliğini gösterirken, kadın üzerinden de kadın için bu yolun tıkanmışlığı hatırlatılıyor.

Dikkat edilirse; erkek kadına patalojik derecede anlamsız gelebilecek şekilde şiddet uygulayamıyor. O kadar kötü durumlara düşürüldüğü halde...

Umutsuzluk iki taraf içinde geçerli; adam kendisine yapılan eziyetlerle kadın tarafından kıstırılıyor. Bunu film metaforu dışında; normal hayat içinde düşünebiliriz. Kadının erkek üzerindeki duygusal etkisi pratik hayatta da buna benzer durumlar ortaya koyar. -Duygu ve aklın çatışması ve inanç faktörünün galip gelmesi-

Bu durum; üç dilenciden sonuncusu kuşun; adama onca umutsuzluk içinden iç (gönül) anahtarını vermesiyle sonuçlanıyor. (İngiliz Anahtarı!)

Adam yaşadığı manevi değişimlerle; aydınlanma sürecinde kadın aracılığıyla bir tezkiyeden geçiriliyor ve sonra ölmesi gereken kişiyi öldürüyor.

Öldürülen kadın; bir insan yapısı olarak değil, kadın üzerinden vurgulanan duygulara ve atılması gereken çevresel zihin atıklarına da işaret ediyor.

Artık şartlanmalar, akıl düşünce metaforu ortadan kalkıyor. Kadın kendi hormonsal dengesizliğine hadım vurarak kendi tatminini bedensel ölüm ile, erkek ise duygusal bunalımlarını yok ederek kendi manevi tatminini yaşıyor. Lakin bu filmsel süreç; pratik hayatta uzun bir zaman dilimine işaret ediyor.

TRİER

Tarkovskiye atanan filmin temas noktası; tasavvuf felsefesi ile anlatacağım yollardan geçiyor.
Tarkovski; inanç, akıl düzleminde; benliğin arındırılması uygulamalarında bir bireysel tatminiyet gösterir. Tarkovski tüm sınırlamaların içindeki tatminiyeti fark etmiştir. Yaşamıştır.

Mutlak öze giden yolu açılmış ve nefsi tatmin olmuştur. Sineması bu tatminlik içerisinde dengeli ve ne yaptığını bilir haldedir.

İnsan kendini tanıma evresinde bir takım meleki ilhamlar alarak bulunduğu durumu izahata yarayan sözler, dualar, sanat eserleri ortaya koyar. Nefsi Mülhime hali yalnızca insanın şartlanma, duygusal karşılıklar gibi dışarıdan etki eden durumları bitirmesiyle, yavaş yavaş hâllenir. Tarkovski seyr’i enfisü içinde gezerek; yani kendi benliğinin gerçek sahibini işaret ederek ve bunu dışarıda dediğimiz imajlarla da irfanlayarak; tatmin olmuştur. Bu tatminiyeti de sinemasında ortaya koyduğu seyri afakî durumu ile tamamlanmıştır.

Trier ise; nefsi mülhime halinin karşık girdaplarında aldığı bir ilhamla yola çıkmıştır. Tatmin olmayan bir nefs hali söz konusudur, yani his ile bir takım evrensel değerleri yakalamış olabilir ama hala kendi benliğinin sınırlaması altındadır. Kendini Bergman gibi "benim arasıra girdiğim alanda, o hep geziyor" mantığı içerisinde değerlendirip, filmiyle orda bulunduğunu bildiği Tarkovski’ye selam çakmıştır.

Trier ve elimizdeki sineması hem estetik; hem sanatçı içselliği bakımından tatminlik hali göstermez ki bu da kullanılan yavaş çekim, yüksek ışık patlamaları, açık diyafram ve kurgusal efektlerle ortaya konulmuştur. Yüksek zihinsel işlemler söz konusudur. Simgeler yerindedir; ama halen aranan kendinden dışarıda aranmaktadır…

Trier; Türk sinemasında Reha Erdem’i ve Kosmoz’u denk getirir.

Kaplanoğlu ise; Tarkovski’nin hali ile bütünleşik bir noktadadır.

İki ayrım arasındaki fark ise; 100 özelliğin 100’ü ile 50’sinin açılması kadar olan bir fark kadardır. Özellikler nasıl açılır ve süreci nasıl işler; ayan’ı sabiteye bırakılır.

Trier; Tarkovski’nin Nostalgia’sı üzerinden kadın, kadının aydınlaması, kadının erkek üzerindeki aydınlanma süreci üzerindeki etkisi ve yansımalarından sızan sıkışık ruh halini yansıtır. Stalker gibi ormana bürünerek; kişiyi doğayla, doğanın seyri ile ve kendileriyle yalnız bırakır. Bu da sinemasının tamamıyla manevi deneyim noktasına temas etmesine neden olur.

Unutmayalım ki; kişi hangi içsel mertebiyi hali yakalarsa; ki sanatçılar genellikle Nefs’i Mülhime noktasında bulunurlar, ancak onu ortaya koyabilirler. Film anının sanata uygun şartları film sanatçısının manevi gelişimi üzerinde büyük önem taşır ve mertebe atlamasına ya da, 100’den kim bilir kaç tanesine daha vakıf olmasına neden olur.

Tatmin olma noktasında; kişi esma mertebesinin tüm halini kendinde bulup hükmünden çıkarken, bunu da dışarıda algıladığı her şeyi içiyle bütünleştirerek yapabilir.

Anti Christ ve Türkçesi Deccal işaretindeki gibi; kişi dışarıdakilerin tüm özelliklerine vakıf olup bunu içindekilere yani öz bilgisine denkleştiremezse Deccal vasfı ile sıfatlanır. İronik bir Türkçe künye oluşmuştur…

Trier’in bu noktada dikkatli olması da diğer eserinde ne ortaya koyduğunu görmemiz açısından önemlidir.

Ehline olan bilgiyi de vermiş olduk.

SÖZ

Aşaması, halin yansıtımı ve hikâyesel düzenlemesi ile önemli ve bizi şaşırtan, yazmaya sürükleyen ve avamın üstüne işaret parmağını gösteren bir eser. Özel izleyici için önemli, genel izleyici için ise zor bir film süreci olacaktır…

Mehmet Emin YILDIRIM

meyproduction@gmail.com

8 Haziran 2010 Salı

Date Night

6.7/10... Günlük hayat ritmine ayak uydurmak; ilişkilerde belirmeye başlayan rutinlerin en önemli kaynağı olarak gösteriliyor. Dışarıdan bakıldığında sorunsuz görünen karşı cins temelli ilişkilerde içerlerde bir yerlerde saklanan, söylenememiş, söylenemeden zihnin arkalarına atılmış birçok ağır vaka hadisenin saklandığını görmememiz mümkün değil. İnsan kendi iç düzlemini geliştirmeye çabaladıkça, manevi oluşumlar yakaladıkça bu sıradanlık denen duygunun yalnızca bir dış algı olduğunu kabul ediyor haliyle. Çiftlerin heyacanı kendi manevi düzlemlerini koruyabildikleri ölçüde, maddi olarak ferahladıkları ama tam anlamıyla bu düzleme kendilerini kaptırmadıkları sürece devam edebiliyor. Sıradan olan yoktur; fazlaca keyif vardır, yoksa sıradan olamayıp heyacanını kaybeden nice bedenler tanıdım. İnanmıyorsanız; sizi büyük bir arbedenin içine atıyoruz şimdi. İşte böyle bir film; Date Night...

6 Haziran 2010 Pazar

Veda

Konu itibariyle ilgimizi çeken bir eser yakalamışız. Paramız, pulumuz cebimizde yola koyulmuşuz. Yıllardır kafamıza yerleşmiş efsanevi metinleri görselleştirmişiz. Büyük kişiliğimizi göstermişiz. Objektif olmaya çalışmışız, kurmaca kurmakla uğraşmışız, belgesel yönümüzü bir kenara atmışız. Müzik ve dekorasyon ile puanlarımızı arttırmışız. Bazı planlar neden oradalar, neden halen sadece ideolojilerle ile uğraşıyoruz, neden Atatürk'ün fikirlerini anlamış bir adamın halini yanısıtmaktan uzağız ve neden hala insanlara bir şeyler öğretmeye çalışmaktayız. Sanat öğretmez, karşılaştırır. İnsanlar kendi gerçeklerinden kaçtıkları için sinemaya giderler, neden onlara yeniden kendi bildiklerini sunmaya çalışırsın. Nerede fikirler Atam, derdimiz şekil olmuş, durdurulmuşuz...

The Collector

6.7/10... Açılış sekansı ile birlikte film atmosferi kendini göstermeye başlamıştı. Gündüz çekimleri ağır ilerleyen, kasvetli ve ilgi çekiciydi. Güzel yakaladınız derken; gerilimin düşmeye başladığı sekanslarla karşılaşmaya başladık. Genelekçi konu anlatımı, Testere bazlı tuzaklarla işlevinini kapalı bir mekana devretmişti. Gerilebiliriz dedik; lakin tesadüfler artmaya başladı. Biz de olduğu gibi bıraktık filmimizi. Sıradan ve seri tabanlı konumuz; zekice hazırlanmış ama zorlama ile yerleştirilmiş planlarla ile suskun bir hale bürünmüştü. Vakit; çok nakittir efendim!

2 Haziran 2010 Çarşamba

Undisputed II: Last Man Standing

7.6/10... Ah boykam, vah boykam. Filmi geç keşfedince- üçüncüden izlemeye başlayınca- Boyka'ya inanılmaz bir özdeş kurmuştum. " God; gives me a gift." Adamımın dizden komple aldı götürdü; Amerikalı İce Man. Bu film serisi kareografisi ile önemli bir aksiyon noktasına temas ediyor. Tüm sokak dövüşleri ve uzak doğu teknikleri birleştirilerek felsefik bir kolaj oluşturulmuş filmde. Üçüncü filmin konusu ve aksiyon sahneleri çok daha iç açıcı ama serinin konusunun derinlemesine analizi ve Boyka'yı döven adamı izlemek için göz atmak gerek diyorum. "Blood&Bone" yeniden hatırlatıyorum...

1 Haziran 2010 Salı

İp Man 2

7.8/10... Wing Tsun hastalığı sardı hepimizi. Japonların; Çinlilerle olan kanlı münasebetinden sonra artık kungfu'nun diğer modüllerini de görme şansı buluyoruz. İlk filmde tek bir fiske dahi denk gelmeyen üstadımızı bu sefer zor bir rakip bekliyor. Temel olarak düşünürsek iyi bir Wing Tsun ustasının yeterli kondisyon şartlarında bu kadar zorlanması söz konusu değil; ama filmimize biraz Rocky havası katmamız da gerekiyor di mi. Küçük Bruce; büyüyerek film içine yerleşecek mi, ya da hangi patsa bloklar gözümüze sokulacak diğer filmde göreceğiz. İlki kadar enfes değilse de yine gerekli bir aksiyon filmi...

A Single Man

Özdeş kurması zor bir film. Filmin aktardığı duygular ve hikaye tabanı benimsemediğiniz bir durum aktarıyorsa; önyargısız izlemek en baştan itibaren çok zor oluyor. Sanat; insanın kendisine karşı dürüst olabilmesi ile ortaya çıkıyorsa, bu eserin de estetik açı kazanımı dışında önemli bir yer ifade edemeyeceğini söylemek isterim. Konusunu okuyuyacak olanlar ne demek istediğimi anlayacaklar. Benden bu kadar, izledim de yazmadım demeyeyim...

30 Mayıs 2010 Pazar

Undisputed III: Redemption

8.7/10...Boyka'nın kırılan bacağı, onuru, yenilmezliği. "Ben dünyanın en komplike dövüşçüsüyüm" der kendisi. Ong Bak ve Ip Man serilerinin dövüş sahnelerinden daha az planla çekilen; yani daha gerçekçi olarak aksiyonu gördüğünüz, bu film serisi ilk başından beri "en iyi dövüş filmi" takma adıyla etraflarda dolanıyor. Bu akrobasi ve aksiyonu, hatta beklenmedik şekilde iyi bir film konusunu çok yerde bulamazsınız. Seriyi baştan sona izlemeyi; bu tür film mudavimlerine önemle salık veriyorum. Bir de Blood&Bone var, bakmalıyız...

Almost Famous

7.8/10... Eskiler içinden; müzik tutkunlarına enerji verebilecek bir filmdir kendisi. Ünlü olmak ve getirdikleri ile uğraşmakla yükümlü küçük adamın hikayesidir kendisi. Benim gibi sinema yazmak yerine; röpartaj peşinde koşarak, kişisel fikirleri ile derli toplu bir yazıyla ertafa çıkmaktı derdi. Annesinin aşırı kontrolcü yapısına sekte vurmaktı hikayesi. Müzik ve sinema birleşkesi, ünlü olmak ya da kendin olmak gayesi, izlenesi, gaz alınası bir örnektir kendisi...

Magnolia

7/10... Öyle yaprak yaprak iç içe girmiş, dolaylı olarak birbirine bağlı konuların, farklı açılardan anlatılması ana konumuz. Bir büyük, bir de küçük denek ve birbirlerine benzer karakterler. Gençler bilse; yaşlılar yapabilse di mi? Çok fazla konunun işlenmesi özdeşleşme kurmamızı engellese de; film sonunda güzel bir matruşka açılımıyla açık uçlu olarak sonuçlanamıyoruz. Karışık, özel izleyicileri kendine çeken, fazlaca entelektüel bir film. Oyuncu kadrosu ve oyunculuklar da gayet iyi sanki!

Solomon Kane

7.5/10... Öyle özlediğimiz bohem ortamları, eski çağları karşımıza çıkaran bir eser. Fiziksel kuvvete dayalı insan gücünün, kişisel tecrübenin, bireysel tanrı inancının ve günahlarımızın kefaretin anlatıldığı mistik bir eser. Çok başarılı olmasa da; film atmosferini doğru sunduğu ve güzel bir konu ortaya koyduğu için izleyebileceğimiz bir eser. Orta halli, sevecen, kendi çapında bir eser. Bir sinema eseri işte...

Everything Is Illuminated

7.5/10... Paradoks'tan Övünç arkadaşımın alter egosunun beslendiği filmlerden birisine benziyor sanki. Dışarıdan hiç komik gözükmeyen gayret ciddi bir yapı kuruyor, eserlerinizde komediye önem veriyorsunuz. Bu filmde; Coen kardeşlerin zekice esprilerini, enteresan bir film konusunu ve bir aile dramını göreceksiniz. Bir hayal ürünü içindeymiş gibi epik olaylarla karşılacak, müziklerle filmden kopacaksınız. Olsun; bence izlenmeli, gerçekten şirin bir film...

Before The Devil Knows You Are Dead

8/10... Büyük abinin geçmişini saklayarak büyük bir kinle beslendiği, aile içi sapıklıkların ve entrikaların kol gezdiği, film süresi ortalarına kadar biraz yoran ve sıkan ama finale yakın bölümlerde insanı "acaba ben olsam ne yapardım" sorusuna götüren karışık bir film bu. Büyük çocuğun tecrübesizlikten dolayı eksik büyüdüğü gerçeğini unutmamak lazım. Ne kadar anlatsam işe yaramayacak; bu kompleks filmi izlemelisiniz. Bu arada küçük kardeşler; hep paçayı kurtarıyorlar...

9

7.7/10... Yaratılış mitlerine alt metiniyle dokunduran, güçlü grafiklere ve iyi bir film fikrine sahip, enteresan bir ani-film. Digital ortamlar kullanıldığında yaratıcılık ve inandırıcılık yetilerimiz ayyuka çıkıyor. Gizli gizli vizyondan silinen bu şirin, eğlenceli, biraz da üstüne konuşulabilecek animasyonu izlemeye davet ediyorum. İzlenebilir...

28 Mayıs 2010 Cuma

Kick- Ass

7.7/10... Kahramanlar içimizde. Kalbimiz kırık, fiziksel olarak zayıfız, su bidonunu bile yerden kaldıramıyoruz. Resim yaparım, göbek atarım diyorsan hatta hatta sadece bunları yapabiliyorsan ne mutlu sana. Biraz duyarlı hale gelirsen; ya da doğuştan duyarlı! bir kişiliğe sahipsen sen de süper kahraman olabilirsin. Artık uçmana, kaçmana gerek yok. Git ve ağaçtan bir kediyi indir, annene çamaşırları asmasına yardım et. Doğu "neden ben", batı "ben ne yapabilir" soruları ile uğraşadursun; batı yine her zamanki gibi yukarıdan konu çalıyor. Önemli olan duyarlı olabilmek, egona biraz dur diyip kendin için olmayan bir şey için fedakarlıkta bulunabilmek. Unutma sonunu düşünen Ass- Kick olur. İşte böyle çalıntı konuyu işleyen güzel bir filmdir bu...

Dev D

7.5/10... Bollywood; Trainspotting ile birleşivermiş. Film boyunca aşık olduğunu düşündüğü bir kadının peşinden koşan Dev, hatasını telafi edemeyeceğini nlayarak kendini tamamen karanlığa bırakır. Karanlık içerisinde dolanan başka bir hayat kadını ile yolu keşisir ve enteresan olaylar karşımıza çıkar. Görsel olarak Danny Boyle'den yardım alan Bollywood; kendi özünü yitirip Hollywood kopyası olmaya devam ederse Fakirizm hastalığının kompleksli dışa vurumlarına daha fazla direnemeyecek. Kültürünü koruyamazsan, sinema da kendin yitirir ve köklerini kaybeder. Nerede bir 3 İdiots nerede bu! Neredesin Bollywood...

27 Mayıs 2010 Perşembe

No Country For Old Men

7.8/10... Coenlerin pratik zekalarını zirveye tırmandırdıkları, ters köşe mantığıyla alt metini gizliden gizliye tabana yaydıkları, sinemasal ögelerin yer bulmakta zorlandığı bir kesit. Bu adamlar hikaye üzerinde çok çalışıyorlar. Senaryonun her öğesi belirli bir matematiksel sürece hizmet ediyor ve film zamanı boyunca zihnimizi dinç tutuyor. Önce ses, sonra görüntü. Kaza sahnesindeki gibi; önce ters plan, sonra ses- gürültü ve olay. Edebiyat sona erdiğinde; yetilerin el verdiği oranda bir film ismi ve bu ismin alt metinde kendini göstermesi. Coen'ler zeki adamlar, lakin zeka tek başına yeterli midir? Sormalı, düşünmeliyiz!