20 Haziran 2009 Cumartesi

"M.E.Y"In Seyir Defteri- The Pink Panther 2- Pembe Panter 2---

--- The Pink Panther 2- Pembe Panter 2 ---


Yönetmen: Harald Zwart

Senaryo: Scott Neustadter (Kitap), Steve Martin

Oyuncular: Steve Martin, Jean Reno, Emily Mortimer, Andy Garcia, …

Konu: Pembe Panter Elması'nın da aralarında bulunduğu efsanevi hazine çalınmıştır. Bunun üzerine cesur(!) dedektif Jacques Clouseau (Steve Martin), bu duruma el koyar.

Şef Müfettiş Dreyfus Fransız Polis Dedektifi Müfettiş Clouseau'yu, uluslararası detektif ve uzmanlardan oluşan rüya takıma atamaya mecbur bırakılmıştır. O da, bu grupla birlikte hırsızları yakalamak ve çalınan el yapımı hazineyi ele geçirmek için maceraya atılır.

Sonuç: Blake Edwars’ın yönettiği ve efsanevi oyuncu Peter Sellers’in oynadığı Pembe Panter serilerinden sonra 2006 yılının başında gösterime giren Steve Martin’li Pembe Panter belirli bir başarıyı ismin altına sığınarak yakalamıştı. Peter Sellers gibi durum komedilerinin sakar kıdemlisi olmayınca artık işler biraz daha repliklere taşındı, espriler fazlalaştı, oyuncu isimleri daha da önem taşımaya başladı. Bir de şöyle bir gerçek var ki: Dönem furyası sakar tipler ve yaptıkları; dünya çapında açılımlardır yüzyıl sonra dahi aynı durumlara gülecek hatta kahkahadan yarılacak insanlar bulmakta zorluk çekmeyeceğiz.

Steve Martin kendi tasarısını dedektif karakterin üstüne yüklerken, bir takım esprileri ve entelektüel söylemleri kendi izlenebilir çevresine seslendirdiği için film; bir miktar kapalı geliyor dile hâkim olmayanlara. Seri polisiye etkisi altında belirlenen içerik nedeniyle konusal olarak da fazla esnek olamıyoruz. Bu durumda bize eğlenceyi yakalamak için dikkati resimler üzerine vermekten başka bir şey kalmıyor.

Bu türün filmlerine eleştirisel yaklaşmak içimden gelmiyor. Rus estetiği arasında ezilmiş entelektüel arkadaşlarıma bir miktar dinlenmeleri için bir fırsat; hayat yorgunlarına da biraz tebessüm için boş iki saat veriyorum. Bu kıyağımı unutmayın!

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

"M.E.Y"In Seyir Defteri- Erkekler Ne SöYler KadıNlar Ne Anlar (He's Just Not That Into You)

---Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar - He's Just Not That Into You ---

Yönetmen: Ken Kwapis

Senaryo: Greg Behrendt (Kitap), Liz Tuccillo (Kitap)

Oyuncular: Ben Affleck, Jennifer Aniston, Drew Barrymore, Jennifer Connelly, Scarlet Johansson, Justin Long, …

Konu: Bir telefonun başına oturmuş, daha önce sizi arayacağını söylemiş erkeğin geri aramasını mı bekliyorsunuz? Ya da kız arkadaşınızın artık sizinle niye uyumadığını anlayamıyor musunuz? Ya da belki ilişkinizde ileri adım atamıyorsunuz. Belki de sadece o kişi size göre değildir...

Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar” birbiriyle bağlantısız, 20’li 30’lu yaşlarında Baltimore’lu bir grup insanı konu alıyor. Söz konusu insanlar ilişki havuzunun sığ kısmından evlilik hayatının derin ve bulanık sularına doğru ilerlerken bir yandan karşı cinsin işaretlerini okumaya, bir yandan da “istisna yoktur” kuralına istisna oluşturmaya çalışıyorlar.

Sonuç: Güçlü bir ekibe sahibiz. Son dönem oyunculukları el altında bulundurup; romantik- komedi türüne ait filmimize hangi oyuncuları seçsek daha iyi olur sorusuna verilebilecek cevaplar için bir rüya takım oluştursanız; bu ekipten birçoğunu büyük ihtimal seçmek zorunda kalırdınız.

Ekip bu kadar büyük olunca; her oyuncunun suratını seyirciye gösterme isteğiniz size hikâye aşamasında zorluk çıkaracaktır. O yüzden yönetmen de bir miktar; didaktik belgesel türünden yardım almak zorunda kalmış. Filmin jenerik akışıyla birlikte; film kurmaca evreninin belgeselimsi bir havayla sonuç bulması seyircideki neden sorusuna cevap verebilmek için itici güç olabilecek bir ortam hazırlıyor.

Justin Long ve Jennifer Connelly; drama yapısına yüklenilmiş ağır sahnelerinin altından kalkabiliyorlar ki; diğer ünlüler de bu oyunculara eşlik ediyorlar. Oyunculuk dışında başka bir şeye değinmek de film açısından gayet zor. Canınız biraz flört teknikleri öğrenmek istiyorsa; bir takım öğretici semboller ile günlük ilişki hayatınıza yön vermek istiyorsanız izleyebilirsiniz. Muhteşem bir dramaturgi ile gözyaşları; ya da bol sırıtma ile dolu bir romantik komedi beklerseniz yanılırsınız. İşimiz vakit geçirmek ve flört sözlüğümüze yeni kelimeler yüklemekten başkası değil… Bu arada "İstisnalar kaideyi bozmaz!!!"

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

"M.E.Y"In Seyir Defteri- Star Trek

--- Star Trek ---

Yönetmen: J.J. Abrams

Senaryo: Roberto Orci (Tranformers, Ada), Gene Roddenbery, Alex Kurtzman

Oyuncular: Chris Pine, Zachary Quinto, Eric Bana, Simon Pegg, …

Konu: Galaksinin kaderi iki sıkı rakibin elindedir. Bir tarafta Iowa’daki çiftlikte doğup büyümüş, serseri ruhlu, heyecan ve macera arayan genç James T. Kirk (Chris Pine); diğer tarafta ise her türlü duygusallığı reddeden mantık bazlı bir toplumda yetişmiş olan Spock (Zachary Quinto) vardır. Daha önce hiç gidilmemiş, hayal bile edilemeyen tehlikelerle dolu yolculukta mürettebatı yönetebilmek, ikisi arasında oluşacak sıradışı ama güçlü dostluğa bağlıdır.


Sonuç: J.J Abrams, Alex Kurtzman ve Roberto Orci senaristlik tabanında yeni bir dizayn ile Star Trek’e en baştan el atmışlar. Alex Kurtzman ve Roberto Orci daha önce birçok güçlü aksiyon yapılı filmin senaryo düzenini tasarlamış olmalarından dolayı birbirlerini ve seyircilerini çok iyi tanıyan bir ekip olmuşlardı; birde yanlarına eski takım arkadaşları Abrams eklenince özlediğimiz, eğlenmek istediğimiz klasik aksiyon yapılı filmimize sonunda kavuşmuş olduk.

Krizin ağır darbelerinin sinema üzerine etkileri yavaş yavaş kalkıyor diyebiliriz herhalde. Özlenen Hollywood; muhteşem efektleri ve inanılmaz dikkat destekli sanat tasarımlarıyla geri dönmeye hazırlanıyor bu aralar. Klasik yapı demişken; filmin sinema salonunca ilk bölümünün etkileyici ve ilgi çekici bir seyir gücüne sahip olduğunu söyleyebilirim. Genç ve özentisel yapı; film karakterinin gelişmiş ve sonuna ulaşmış yeteneklerinin peşinden değil; sıradan ama gelişmeye açık yeteneklerin peşinden koşar. Karakter bir kere gelişmeye görsün; özdeşleşme azalır çünkü artık karşımıza çıkan herkesi zorlanmadan dövebiliriz. Çözüm; her yenilenen güce karşı yeni bir eksik ve bu eksiği değerlendiren bir düşman olacaksa da biz her zaman ilk başta kahraman süper özelliklere sahip olmadan önceki hali özler dururuz. Ben Level 1 Rexxar’ımı özlüyorum mesala.

Açıklamalar ışığında dikkate değer nokta; filmin giriş kısmının insanı heyacanlandırdığını gençlik günlerine geri döndürdüğünü açıklamak olacaktır. Gelişme kısmının ortalarına ve sonuç kısmına doğru ise minimal bir yapı ve sabitleşmiş karakterler görmekteyiz. Bu durumda eksik nokta; Spock ve Kirk arasında bahsi geçen muhteşem dostluk kırıntısının tüm hikâyeyi ele geçirmeye başlaması ve giriş kısmından kaynak alan aksiyon yapının sekteye uğramasıdır.

Çok lafın kısası; ilk 45 dakika çok beğeneceğiniz sonraları giriş kısmını arayıp “idare eder” diyebileceğiniz bir klasik Hollywood filmi; belki de bol heyecanı ilk başta vererek yanlış yaptılar ha! ne dersiniz?

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

"M.E.Y"In Seyir Defteri- Devrim Arabaları

--- Devrim Arabaları ---

Yönetmen: Tolga Örnek

Senaryo: Murat Dişli, Tolga Örnek

Müzik: Demir Demirkan

Oyuncular: Taner Birsel, Halit Ergenç, Vahide Gördüm, Selçuk Yöntem, Uğur Polat, …

Konu: 1961 yılında Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, yerli üretim bir otomobil yapılmasını emreder ve görevin TCDD işletmesine verildiğini açıklar. Hemen işe girişen 23 mühendisin önünde bu otomobili yapmak için Cumhuriyet Bayramı' na kadar yalnızca 130 gün vardır.

“Devrim” adı verilecek olan bu arabayı üretmek için 23 mühendis, kariyerlerini ve aile hayatlarını riske atarak zamanla, yoklukla, politikayla, karşılarına çıkan sayısız engelle baş etmek zorunda kalırlar.

Sonuç: Devrim. Askerin isteği bir araba ve bu büyük oluşumun altına saklanan büyük kin. Sinemanın büyük harflerle dışarı saçtığı felsefesi, siyaseti, futbol takımı tercihi olur mu? acaba. Eisenstein yapmış bir yıkıma ön ayak olmuştur evet ama ne zaman sineması sinemanın özüne ulaşmış, katı matematik havuz problemlerinin çözümünün üstünde zevk verebilmiştir mesela...

“Devrim Arabaları”
filmi ismen yönlendirdiği politik düşünce tuzaklarını ilk baştan ortadan kaldırmış. Film içinde geçen radyo anonsundaki gibi yalnızca isminde “Devrim” kelimesini bırakarak; tüm diğer politik fikirleri bir minimal öykü içerisinde eriterek yok etmiş. Böylelikle bir gelişimin nasıl da itikad haline gelmiş düşünceler tarafından yanlış anlaşıldığını, bir askerin keyfinin bozulmasının Türk sanayi sektörüne damgasını, asker ile siyasinin, mühendis ile ustanın, halk ile Devrim’in güçlü birlik yapısına rağmen bir arabanın nasıl da ortalarda benzinsiz kaldığı gözler önüne seriliyor. Aydın kesim gelişimin yanında olması gerekirken; hak- hukuk yapısının tepeden inme monarşi ile yıkılmasını bahane ederek; arabaya saldırıyorlar. Devrim yıllarının tek işe yarar tarafı; yanlış yapılanlar tarafından ne yazık ki yanlış anlaşılıyor…

Film; ismi “Devrim” olacak bir yapıya uygun, ama yönetmen "Arabaları" da yanına ekleyerek siyasi bilgisi olmayan genel izleyici de yol açmış oluyor. Çalışılmış senaryo ile sivri taraflar metinden uzaklaştırılıyor. Sakince yalnızca arabamızın yapılışına yükleniyoruz. Güzelim hikaye; dikkat verilmiş renk, iyi çalışmış sanat ve iyi oyunculuklar ile izlenmeye hazır bir film haline geliyor.

Neden! Sinematografi ile hikâye örtüşmüyor? Kamera hareketleri yalnızca durumları resmediyor? Devrim sinemaları neden sanatın temeline inmiyor? Öykü; neden yalnızca öykü anlatılıyor? Bunlar da işin benlik tarafları. İyi seyirler!

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

19 Haziran 2009 Cuma

"M.E.Y"In Seyir Defteri- Knowing (Kehanet)

--- Knowing (Kehanet) ---


Yönetmen: Alex Proyas

Senaryo: Ryne Douglas Pearson (Kitap)

Oyuncular: Nicholas Cage, Chandler Canterbury, Rose Bryne, …

Konu: 1959 yılında, yeni bir ilköğretim okulunun açılış töreninde, bir grup öğrenciden geleceğin neye benzeyeceğini resmetmeleri istenir. Resimleri bir zaman kapsülüne konacak ve 50 yıl boyunca kapsülde saklanacaktır. Ama gizemli bir kız kâğıdını rastgele gibi görünen sıra sıra rakamlarla doldurur ve bunların görünmez insanlar tarafından kulağına fısıldandığını söyler.

Yarım asır sonra, yeni bir nesil öğrenci kapsülün içeriğini inceler ve kızın şifreli mesajı genç Caleb Koestler’ın (Chandler Canterbury) eline geçer. Fakat sarsıcı bir keşif yapıp mesajın geçen 50 yıl içinde yaşanan tüm büyük felaketlerin tarihini ve ölü sayısını şaşmaz bir doğrulukla tahmin ettiğini ortaya çıkaran kişi Caleb’ın astrofizik profesörü babası John Koestler (Nicolas Cage) olur.

Baba Koestler belgenin içindeki sırlara vakıf oldukça, üç büyük felaketin daha yaşanacağını ve bunlardan sonuncusunun küresel çapta bir yıkıma yol açacağını keşfeder!

Sonuç: Filmi yazmakta biraz geç kaldım açıkçası. Temel stratejimin; izlediğim ve deneyimlediğim tüm sanat eserleri hakkında görüşlerimi bildirmek olmasına rağmen bu aralar sanat dünyasına çok geriden göz attığımı kabul etmek zorundayım. Geç olsun, güç olmasın diyelim öncelikle…

Filmin; önemli isimler altına saklanan tüm reklamları; izleyicinin heyecanla filmi bekliyor olmasına neden olmadı değil. Sinema yapım aşamasında bulunuyor iseniz; yani yalnızca izleyici veya sinema yazarı değil iseniz kendi sinemanızın yapımı sırasında belirli bir yol çizmeniz gerekiyor. Birçok şaheser filmi tekrar izleyip üzerinde çalışarak kendi filmine adapte olmak mı? Yoksa gündemi takip edip tüm filmlerden ayrı bir miktar tat alarak yeni bir şahaser yakalamak mı? Bu soru beni çoğu zaman çok sıkıştırıyor. İşiniz sinema da olsa; hangi filme zaman ayırmanız gerekiyor sorusuna net cevaplar verebilmelisiniz.

Bahsi geçen düşünceler; sinemada sanat ve ticari ayrımına temas ediyor. Knowing filmi iyi bir şahaseri bırakıp; kendisini izletebilecek bir film değil. Ayrıca bu film; vakitin boşa geçtiği üçüncü sınıf bir film de değil. O zaman çözümü genel aksiyon yapısını; giriş, gelişme, sonuçlu filmleri beğenen genel izleyici için izlenebilir buluyor; özel izleyici için ise Bergman, Tarkovski, Kurosawa üçlüsünün filmlerine bir daha göz atmanın daha yerli yerinde olduğuna temas ettiriyorum. Bu paradoksu benim de çözdüğüm gibi filmi izleyip güncelden uzak kalmamak yöntemiyle de halledebilirsiniz. Vakit kaybı denilebilecek bir film değil...

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

"M.E.Y"In Seyir Defteri- Devrim Arabaları

--- Devrim Arabaları ---

Yönetmen: Tolga Örnek

Senaryo: Murat Dişli, Tolga Örnek

Müzik: Demir Demirkan

Oyuncular: Taner Birsel, Halit Ergenç, Vahide Gördüm, Selçuk Yöntem, Uğur Polat, …

Konu: 1961 yılında Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, yerli üretim bir otomobil yapılmasını emreder ve görevin TCDD işletmesine verildiğini açıklar. Hemen işe girişen 23 mühendisin önünde bu otomobili yapmak için Cumhuriyet Bayramı' na kadar yalnızca 130 gün vardır.

“Devrim” adı verilecek olan bu arabayı üretmek için 23 mühendis, kariyerlerini ve aile hayatlarını riske atarak zamanla, yoklukla, politikayla, karşılarına çıkan sayısız engelle baş etmek zorunda kalırlar.

Sonuç: Devrim. Askerin isteği bir araba ve bu büyük oluşumun altına saklanan büyük kin. Sinemanın büyük harflerle dışarı saçtığı felsefesi, siyaseti, futbol takımı tercihi olur mu? acaba. Eisenstein yapmış bir yıkıma ön ayak olmuştur evet ama ne zaman sineması sinemanın özüne ulaşmış, katı matematik havuz problemlerinin çözümünün üstünde zevk verebilmiştir mesela...

“Devrim Arabaları”
filmi ismen yönlendirdiği politik düşünce tuzaklarını ilk baştan ortadan kaldırmış. Film içinde geçen radyo anonsundaki gibi yalnızca isminde “Devrim” kelimesini bırakarak; tüm diğer politik fikirleri bir minimal öykü içerisinde eriterek yok etmiş. Böylelikle bir gelişimin nasıl da itikad haline gelmiş düşünceler tarafından yanlış anlaşıldığını, bir askerin keyfinin bozulmasının Türk sanayi sektörüne damgasını, asker ile siyasinin, mühendis ile ustanın, halk ile Devrim’in güçlü birlik yapısına rağmen bir arabanın nasıl da ortalarda benzinsiz kaldığı gözler önüne seriliyor. Aydın kesim gelişimin yanında olması gerekirken; hak- hukuk yapısının tepeden inme monarşi ile yıkılmasını bahane ederek; arabaya saldırıyorlar. Devrim yıllarının tek işe yarar tarafı; yanlış yapılanlar tarafından ne yazık ki yanlış anlaşılıyor…

Film; ismi “Devrim” olacak bir yapıya uygun, ama yönetmen "Arabaları" da yanına ekleyerek siyasi bilgisi olmayan genel izleyici de yol açmış oluyor. Çalışılmış senaryo ile sivri taraflar metinden uzaklaştırılıyor. Sakince yalnızca arabamızın yapılışına yükleniyoruz. Güzelim hikaye; dikkat verilmiş renk, iyi çalışmış sanat ve iyi oyunculuklar ile izlenmeye hazır bir film haline geliyor.

Neden! Sinematografi ile hikâye örtüşmüyor? Kamera hareketleri yalnızca durumları resmediyor? Devrim sinemaları neden sanatın temeline inmiyor? Öykü; neden yalnızca öykü anlatılıyor? Bunlar da işin benlik tarafları. İyi seyirler!

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

"M.E.Y"In Seyir Defteri- Angels And Demons ( Melekler ve Şeytanlar)

--- Angels & Demons (Melekler ve Şeytanlar)---


Yönetmen: Ron Howard

Senaryo: Dan Brown (Kitap), Akiva Goldsman

Müzik: Hans Zimmer

Oyuncular: Tom Hanks, Ayelet Zurer, Ewan McGregor, …

Konu: Din uzmanı Robert Langdon (Tom Hanks), tarihteki en güçlü yeraltı organizasyonu olan İlluminati adlı antik gizli kardeşlik cemiyetinin tekrar dirildiğini öğrenir. Fakat bu durum, onların varlığından en çok nefret eden Katolik Klisesi'nin ölüm tehdidi altında olduğu gerçeğini de ortaya çıkarır.

Robert, İlluminati'nin Vatikan üzerine kurduğu planları gerçekleştirmek için harekete geçtiğini öğrendiğindeyse Roma'ya, güzel olduğu kadar gizemli olan İtalyan bilimci Vittoria Vetra (Ayelet Zurer) ile güçlere katılmak için uçar. Dur duraksız süren bir aksiyonla Robert ve Vittoria, 400 yılık antik sembollerin izini sürerler. Bu Vatikan'ın kurtuluşunun tek anahtarıdır.

Sonuç: Edebiyat ve sinema. Birbirinden aslında bağımsız iki sanat dalı. Edebiyat özdeşleşmesini sözcük ve kavramlar üzerinden kurarken; sinema tüm gücünü edebi tasvir içermeyen görüntüler aracılığıyla kurar. Sinemanın doğum sancısının gerçekleştiği sıralarda; senaryo kıtlığı ve sinemayı hızlı bir şekilde büyütme gayreti içerisinde bulunan popüler sinemacılar; tüm kayda değer edebi eserleri hiç dokunmadan ya da bir miktar anlatım dilini değiştirerek kayda almaya başladılar. O gün bugündür, sinema; edebiyat ile genç kafalarımıza yerleşen apaçık bir bağ kurmaya çabaladı. Acaba edebiyat sinemanın içine ne kadar yerleşebilirdi ve ne kadar yerleşmeliydi?

Bir senaryo imgesel ayraçlarını edebi tasvirler üzerinden kurmaya çalışmaz. Senaryo her anlamıyla bir taslak; bir tümdengelim ön hazırlığıdır. Yani aslında bir senaryo; iyi bir roman olabilecek haldeyse o artık sanat dalını değiştirmiş yazım sanatlarının içine dâhil olmuştur. Bu durumda hiç dokunmadan kameraya kaydedilmiş bir edebi eser ancak edebi sözcüklerin teknik bir cihaz ile depolanması anlamına gelir.

Hollywood işin ticari tarafını düşündüğü için; okuyamama alışkanlığının en büyük çözümü kolay okunan polisiye romanları hızlı bir şekilde kameraya kaydeder. Çünkü edebi olarak satan ve görevini tamamlamış bir eser bir miktarda sinemadan kazandıracaktır. İşte kafalarımıza yerleşmiş öyküleme ve edebi tasvirleşme bu mantık çerçevesinde sinemanın kendisini ele geçirmiş ve bizi gerçek sinemadan alıkoymuştur.

Melekler ve Şeytanlar; edebi eser olarak kolay okunabilen rahat bir kitaptır. Küçük birkaç değişiklik ile resmedilmesi de kitabı okumayanlar için kolay, soluk soluğa izlenebilecek bir film halinde sunulmasına sebep olmuştur. Güçlü oyunculuk ve iyi müzikler ile film teknik anlamda da görevini tamamlamıştır.

Sinema temeli ne yazık ki asla bu değildir. Her zaman Hollywood filmlerini izlemeyi; kendime işim için bir miktar gaz depolamayı sevmişimdir. Seviyor olmam; bu işi yapacağım anlamına gelmez. Seviyor olmam ve izliyor olmam da; bunun iyi bir sinema eseri olduğu anlamına gelmez. En iyisi mi sizde sinemanın ne olduğunu bu filmi iki kere izlemek yerine birazcık araştırıverin.

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

"M.E.Y"In Seyir Defteri- MüZede Bir Gece 2

--- Night at the Museum 2: Battle of the Smithsonian ( Müzede Bir gece 2) ---


Yönetmen: Shawn Levy

Oyuncular: Ben Stiller, Amy Adams, Steve Coogan, …

Konu: Washington, DC. Smithsonian Enstütüsü’nde yine bir gece vaktidir. Rehberler evlerine dönmüş, ışıklar kapanmış, okul çağındaki çocuklar çoktan yataklarına gitmişlerdir…

Ama eski gece bekçisi Larry Daley (Ben Stiller) ’in içini bir şey kemirmektedir ve sonunda kendini akıl almaz bir maceranın içinde bulur. Bu sefer tarih gerçekten canlanmaktadır.

Sonuç: Eğlenceli. Güçlü teknik efektleri ile her yaşa hitap eder bir şekilde tasarlanmış. İzleyip zaman geçirebilirsiniz; tüm aile bu filme gidebilirsiniz. Yalnız ben her zaman filmlerin kendi dillerinde yayımlanmasından yanayım; ne kadar iyi dublaj yapılıyor olsa da filmin yapım dilinin tüm film seyrinde önemli bir faktör olduğunu göz önünde bulundurmalıyız.

Alın çocuğunuzu, kardeşinizi bir miktar tarih olayları ve önemli kişiler aracılığıyla keyifli iki sat geçirin. Sinema yine zor olsun ve izlerken yine sıkılmayalım.

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

Cannes'da öDüLler Sahiplerini Buldu.



Cannes Film Festivali'nde ödüller sahiplerini buldu. Altın Palmiye olarak bilinen Palme d'Or ödülü, Michael Haneke imzalı Avusturya yapımı Das Weisse Band'in oldu.

Gecede ödül alan diğer filmler ise şöyle;

Büyük Jüri Ödülü: Jacques Audiard'in yönetmenliğini üslendiği Fransız yapımı Un Prophete (Bir peygamber) isimli filme verildi.

Yaşam boyu Onur Ödülü:
Fransız yönetmen Alain Resnais

Jüri Ödülü: Andrea Arnold'un yönettiği İngiliz yapımı Fish Tank ve Park Chan Wook yönetimindeki Kore yapımı Bak-Jwi filmlerinin oldu.

En İyi Yönetmen Ödülü: Kinatay isimli Filipin yapımı filmdeki yönetimi ile Brillante Mendoza'ya verildi.

En İyi Erkek Oyuncu: Amerikan yapımı Inglourious Basterds isimli filmdeki rolü ile Christoph Waltz'in oldu.

En İyi Kadın Oyuncu: Antichrist isimli Danimarka yapımlı filmdeki rolü ile Charlotte Gainsbourg'a verildi.

En İyi Senaryo Ödülü: Mei Feng'in yazdığı Çin yapımı Chun Feng Zui De Ye Wan'ın oldu.

Altın Kamera Ödülü: Avustralya yapımı Samon ve Delilah isimli film ile Warwick Thornton'a verildi.

"M.E.Y"In Seyir Defteri- Milk

--- Milk---

Yönetmen: Gus Van Sant

Oyuncular: Sean Penn, Josh Brolin, Emile Hirsch, …

Konu: 1977’de, Harvey Milk San Francisco Şehir Meclisi’ne seçilerek Amerika’da eşcinselliğini saklamadan bir devlet kadrosunda üst düzey yöneticiliğe seçilen ilk kişi oldu.

Zaferi, sadece eşcinsel hakları adına önemli değildi. Politik alanda koalisyonlar peşindeydi. Yaşlı vatandaşlardan sendikalı işçilere kadar herkes için, Harvey Milk bir uğurda savaşmanın anlamını değiştiren, 1978’de ölümüne kadar da tüm Amerikalıların kahramanı haline gelen biri oldu.

Ödüller: En İyi Erkek Oyuncu (Sean Penn), En Özgün Senaryo

Sonuç: Eşçinsellik. Film psikoseksüel insan hayatı yerine; seçilmiş bir kararın sonucunda gelişmiş ve gelişecek olan olayları anlatmakla iyi etmiş. Yani aslında bu filmde eşcinsel bir insanın ötekileştirilmesini değil de; insan temelli bir varlığın kendi seçimleri doğrultusundaki hayatını izliyorsunuz. Bu da tarafsız bir otobiyografinin oluşumuna sebep oluyor.

Konunun içeriğiyle girmemizin nedeni; içerikleri ile öne çıkan ve ayaklarını güçlü oyunculuklara bağlayan iki son dönem filminden alıntılar yapmak. The Wrestler (Şampiyon) ve Milk. Sinematografik olarak değerlendirme yaptığımızda Şampiyon filminin teknik olarak içeriğe uydurulma çabasını saf bir şekilde görebiliyoruz. Milk filmi ise ne yazık ki; yalnızca mizanseni kaydetmekle yetinmiş. Sean Penn bu durumda acaba; yönetmeni destekli bir ödül mü almıştır? Yoksa Mickey Rourke yönetmeni (Aranofsky) tarafından estetik bir oluşumun içerisine sokulmamış olsa kaptırdığı ödülü almış olabilir miydi? Oscar adaylarına birkaç tüyo işte!

Sean Penn; oyunculuk platformunda özdeş ne kadar kurulursa kurulsun, kişinin yalnızca filme kaydedilen bir rolü oynadığını biliyor ki, eşcinsel denince akla gelen abartılardan kurtulmuş temiz bir oyunculuk sergilemiş.

Siz bilirsiniz; güzel bir otobiyografi ve önemli isimler. Kurun kurabildiğiniz özdeşliği ve bir göz atın derim.

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

"M.E.Y"In Seyir Defteri- The Uninvited (Davetsiz)

--- The Uninvited (Davetsiz) ---

Yönetmen: Guard Brothers (Charles, Thomas Guard)

Oyuncular: Emily Browning, Elizabeth Banks, …

Konu: Anna (Emily Browning), annesinin trajik ölümünden sonra hastanede kaldıktan sonra evine dönmüştür. Acıları tam azalırken babasının annesinin hemşiresi Rachel (Elizabeth Banks) ile nişanlandığını öğrenince tekrar çoğalır.

Anna, o gece annesinin hayaleti tarafından ziyaret edilir ve Rachel'in yapmak istedikleri için annesi onu uyarır. Bunun üzerine Anna ve kız kardeşi babalarını aslında nişanlısının göründüğü gibi olmadığına inandırmaya çalışırlar. Bu durum artık üvey anne ve üvey kızlar arasında ölümcül bir savaşa dönmüştür.

Halka ve Şüphe 'nin yapımcılarının son filmi olan The Uninvited, Kim Jee-Woon 'un 2003 yapımı Kore korku filminden uyarlanmıştır.

Sonuç: Ring filminin üstüne o kadar çok gitmiştim ki; ev arkadaşlarımla birlikte filmin üstünde çok derin araştırmalar yapmaya başlamıştık. Filmi başa sarıp tekrar tekrar neden yedi gün? Adamı kim öldürdü? Kaset kopya olunca ölüm olmuyor mu? gibi sorulara cevaplar bulmaya çalışıyorduk. Sonuçta Ringu adında elektronik ortamda yayılan insanlara sanrılar yaşatan bir virüse dek ulaşmıştım.

Halka belki ilk olması, düzgün bir uyarlama olması ya da kız arkadaşlarımla birlikte çoklu bir ortamda olmam nedeniyle beni çok etkilemişti. Bu milattan sonra artık etkilenmez olmuştum bu tarz filmlerden. Bunun sinemasal iki nedeni olabilir.

Hollywood sırtını anlık sert çıkışlara çok önceleri beri dayadığından artık vücudumuz bu tip korku öğelerine prim tanımıyor. Yani aniden çıkıp bağıran adamlar bizi korkutmuyor.

Tren Geliyor’dan sonra izleyici artık yavaş yavaş sinemanın korku öğelerine alıştı; artık izleyici korkutulamaz. (Shining dehası yeniden olabilir mi?)

Bu iki neden içinde de görüldüğü gibi Halka tarzı filmler ve dahası korku öğeleri artık bünyelerimizde yüksek bir alışkanlık boyutuna ulaşmış bulunmaktadır.

Söze devam ederken Davetsiz filmimizin yönetmen ve senaristleri bir takım şeylerin (yukardaki iki neden) artık etkili olamayacaklarını kavrayarak farklı bir bütünleşmiş yapı kurmuşlar, görebiliyoruz. Bu yapı filmin başından sonuna kadar konusunun izlenebilir olmasına ve sonuç kısmında farklı bir son ile alışkanlık bozucu bir hal alınmasına imkân sağlamış bulunuyor.

Artık korkmuyoruz; gerilsek de ancak klimanın soğuk vuran tarafımıza etkisi yüzünden hareketleniyoruz. Biraz konu ve azcık ucundan ters köşe için izlenebilir bir film. Deneyin; zihin arşivinizde bulunsun. Lazım olur!


Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

"M.E.Y"In Seyir Defteri- Oxford Murders (Oxford Cinayetleri)

--- Oxford Murders (Oxford Cinayetleri) ---



Yönetmen: Alex de la Iglesia

Oyuncular: Ellijah Wood, John Hurt, …

Konu: Oxford Üniversitesi'nin efsanevi profesörlerinden Arthur Seldom (John Hurt) ve heyecanlı ama müthiş zeki öğrencisi Martin, matematiksel sembolleri çözmeye çalışıyorlardır. Fakat ikisi de kendilerini seri cinayetlerin ortasında bulurlar.

Matematiğin sırlarını ve felsefenin gizemlerini içeren oldukça başarılı bir eserden uyarlanmış.

Sonuç: Seri cinayetleri yapılış tarzıyla değil de yapılış nedeniyle değerlendirip; bir seri katliamı derin ve iyi niyetli! insanların elllerine bıraktığınızı düşünün. Dünyaya yardım etmek yerine sevdiğin kişiye yardım için kendince nereye kadar gidebilirsin, neler yapabilirsin.

Kemik kırılmasını görmek yerine; kemik kıranları bulmak; içindeki zekiyim tebessümünü parlatmak, entelektüel büyük adamlarında hatalar yapabileceklerini görmek ve bir miktar da olsa eğlenmek istiyorsan izle. Estetik laf etmiyor; böyle mistik konuşursam izlenir tabi diyorum. Kısa bir süre sonra sinemalarda...

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

"M.E.Y"In Seyir Defteri- The Horsemen (MahşErin DöRt AtlıSı)

--- The Horsemen (Mahşerin Dört Atlısı) ---

Yönetmen: Jonas Akerlund

Senarist: Dave Callaham (Doom)

Oyuncular: Dennis Quaid, Ziyi Zhang, Lou Taylor Pucci, Liam James

Konu: Aidan Breslin (Dennis Quaid), eşinin ölümünden sonra oğulları Alex (Lou Taylor Pucci) ve Sean (Liam James)’dan giderek uzaklaşmış, katı bir polis dedektifidir.

Kendisini İncil’de geçen Mahşerin Dört Atlısı’nı temel alan sapık seri cinayetleri araştırırken bulur: Aldatma ustası ve fethetmek için her şeyi yapmaya hazır, beklenmedik bir lider olan Beyaz Atlı; masumiyeti alev alev bir öfkeyi gizleyen, insanları birbirine düşürme amacına sahip keskin zekâlı bir savaşçı olan Kızıl Atlı; dengesiz ama daima bir adım ileride, insanları yönlendiren ve karanlık bir tiran olan Kara Atlı ve ölümü bir cerrah titizliğiyle yaymaya kararlı, karşı konulmaz güce sahip Solgun Atlı.

Breslin davada açığa çıkan her yeni bilgiyle boğuşurken, yavaş yavaş kendisi ve dört şüpheli arasındaki sarsıcı bağlantıyı keşfeder.

Sonuç: Konuyu okuyunca da anlaşıldığı gibi seri cinayetlerin kutsal metinlere bağlı simgelendiği bir şüphe filmiyle karşı karşıyayız. Din temelli öğelerin tüm insanlığa korku ve gerilim yaydığı hepimizce aşikâr. Bunun temel nedeni genellikle bizim toplumumuzda insanların kültürel olarak bir dine kulaktan duyma bilgilerle bağlı olmalarıdır. Bu film bize uzak bir kutsal metinden alıyor olsa da hikâyesini Türk toplumu din öğeli filmlere ilgi duymuş ve bazı zamanlar bu ilgilerini sapıklık haline getirip paranoyalaşmışdır.

Seven filmi Hollywood’da gün yüzüne çıktığından beri seri cinayetli filmlerinin izlenebilirliği ve beğenilirliği hep bu filmin gölgesinde kalmaya başladı. Bizim memleketimizde bir cinayetten fazlası işlenemeden en yakın akrabasına kaçan katillerin çok çabuk yakalanıyor olmasıyla bağdaşabilen seri katillik sıfatının olmamasına rağmen Seven filmi bizim içinde oyunculuk, konunun yeniliği ve etkileyici sonuyla iyi bir film olmayı hak etmişti. Sonrası ise malum: Kültürümüz bu tür filmlere alışmıştı…

Kendi türüne oranla daha farklı bir yerden yaklaşarak ailevi durumları da seri cinayetlerin yanına katmaya çalışan Horsemen filmi, etkileyici ve dolu içeriğiyle, seçilmiş replikleri ve biraz da olsa bulmaca yapısıyla bu tür filmleri sevenler için bir kaynak olabilir. Film çok fazla reklamsız sinemalardan çekti gitti sanırım. Bir yerlerden bulunup izlenebilir. Lütfen sonunu çok çabuk çözdüm demeyin; artık çözümlenemeyecek ve anlaşılamayacak sonlar neredeyse en genel izleyici için bile kalmadı…

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

"M.E.Y"In Seyir Defteri- Crank: High Voltage (TetikçI 2: YüKsek Gerilim)

--- Crank: High Voltage (Tetikçi 2: Yüksek Gerilim) ---

Yönetmen: Mark Neveldine, Brian Taylor

Oyuncular: Jason Statham, Amy Smart, David Carradine, …

Konu: Kendini tutsak tutanlardan tehlikeli bir şekilde kaçan Chev (Jason Statham), tekrar bir kovalamacanın içindedir. Bu kez karizmatik Meksika çete lideri El Huron’dan, ve Çin Suç Örgütü’nün başı olan 100 yaşındaki Poon Dong’dan kaçmaktadır ve kalbini çalanlardan intikamını alma peşindedir. Hayatta kalmak için her şeyin yapılabildiği Los Angeles şehrinde tekrar heyecan dolu bir macera başlar.

Sonuç: Ev tipi Süpermen. Yüksek gerilim altında; hızlı, küfürlü, kendi kurgusunda tutarlı, günlük izlenme deyimiyle tutarsız bir kahraman izliyoruz. Bazı dönemlerde bu tür filmleri izlemeyi seviyorum. Bizlere yüklediği “Sizler de yapabilirsiniz!” enerjisiyle her birimiz ayrı ayrı hayallerimiz için gaz topluyor, şikâyetleri kenara bırakıp sağa sola dalabilme gücü hissediyoruz. Hollywood işte bu tipleme ve tekrar kurma mekanizmasıyla absürd bir adamın absürd hikâyesini bize absürd bir anlatım tutarlılığıyla izletiyor.

Jason Statham için yazıldığı belli olan film; ilkindeki gibi ailecek izlenmeyi ve 18 yaş altı sınırını önümüze koyarak kişisel tür meraklılarını sinemaya davet ediyor. Absürd aksiyonları ve çevrimdışı seks öğelerini takmadan izleyebilecekler için ideal bir film. Kolay gelsin…

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

"M.E.Y"In Seyir Defteri- TerminatöR: Kurtuluş



Yönetmen: McG

Görüntü Yönetmeni: Shane Hurlbut

Müzik: Danny Elfman

Oyuncular: Christian Bale, Anton Yelchin, Bryce Dallas Howard, Moon Bloodgood, …

Konu: Kıyamet Günü yaşandıktan sonra, 2018 yılındayız. Beklenildiği gibi makineler kontrolü ele geçirmiş ve geriye kalan bir grup insan Skynet'e ve ordularına karşı bir direniş başlatmıştır.

Direnişi örgütleyen John Connor'ın bu savaşı kazanabileceğine olan inancı Marcus Wright isminde bir yabancının ortaya çıkmasıyla sarsılır. En son bir hapishane hücresinde olduğunu hatırlayan Marcus'un gelecekten mi yoksa geçmişten mi geldiği sorusuyla kafaları karıştırmaktadır.

İkili, Skynet'in insanoğlunu tamamen ortadan kaldırabilecek son saldırısını engellemek amacıyla, Skynet'in operasyonlarının yapıldığı üsse doğru yola çıkıyorlar.

Sonuç: Terminatör serisi hikâyesel anlamda çok güçlü bir fantastik bilimkurgu temele sahiptir. Eski serilerinin beyinlerde oluşturduğu açılımları genişletmek için yeni bir film ile karşı karşı karşıyayız. Film temeliniz sağlam kurulunca işin neresinden tutarsanız tutun, nereye ne monte ederseniz edin tutarlı bir tümdengelim oluşturması olağan bir sonuçtur. İşte Matrix, Lotr gibi Terminatör’de yeni bir gözdeyle ve yeni açılımlarla karşımızda.

Arnold’un Terminatör 1 filmindeki haliyle karşımıza çıkması, T- 600 lerin çöpe atılması ve yeni T–800 lerin işleniyor olması size sezgisel bir nostalji yaşatacaktır. Hikâyeyi bilen veya bilmeyen için bu yaz izlenebilecek nadir Hollywood aksiyonlardan bir tanesi. Hem müziğini hem de robotlarını özlemişiz, biraz da Arnold'u...

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

"M.E.Y"In Seyir Defteri- Blindness (KöRlüK)

--- Blindness (Körlük) ---

Yönetmen: Fernando Meirelles (City Of God (Tanrıkent)

Oyuncular: Julianne Moore, Mark Ruffola, Dany Glover, …

Konu: Adı bilinmeyen bir şehirde, ne olduğu anlaşılamayan bulaşıcı bir körlük salgını başlar.

"Beyaz körlük" olarak tabir edilen bu durumdan etkilenmeyen tek kişi bir göz doktorunun karısıdır. Yavaş yavaş herkesi etkisi altına almaya başlayan bu salgının yayılışını ve yaşanan kargaşa ortamını canlı canlı gören doktorun karısı (Julianne Moore), kendisini ve ailesini bu zor durumdan kurtarmaya çalışır.

Sonuç: Anlatım tekniğini; anlatılan şeye göre düzenlemek film katmanlarının öğrenilmesi gereken ilk merdiven taşlarından biridir. Sinema öğrencileri veya yeni film çekerler; tiyatrodan kalma görüntü kaydetme tembelliklerini bir kenara bırakıp biraz bu işi öğrendim demeye başladıkları zamanlarda genellikle film türü, atmosferi ve oyunculuk üzerinde etkili olan teknik öğeleri (montaj, kamera hareketi, vb. ) anlatılan şeylerle bağlamaya, özdeşleştirmeye çalışırlar. Mesela Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun filminden bir örnek verelim: “Genç çocuk evden ilk çıktığında film başlarken yani trene bineceği vakit kameraya doğru geniş bir planda hareket etmektedir. Bu sinematografik bir anlatı dilidir ve iyi bir yönetmen tarafından planlanmış bir olay anlatma yöntemidir. Bu dil ve bu örnek çözümlenirken şöyle bir genel anlatım düşünebiliriz: Bu kameraya doğru yürüyüş bize daha sonraki planlarda çocuğun evden uzaklaştığını ve kameranın çocukla birlikte kalarak çocuğu anlatacağını söyler. Düşünen için film olayı çocukla birlikte yürüyecektir. Fakat ikinci bir sahnede çocuk evden çıkarken (annenin aldattığı sahne) tren istasyonuna ilk sahnedeki gibi bir kameraya yaklaşma ile değil de sabit planda evin çatısından çocuğun uzaklaşmasını yani aynı ilk yolun alımı gösterilmiştir. Kamera evde kalmış çocukla hareket etmemiştir. İşte burada düşünen için bu çocukla devam etmeyen sabit plandaki kamera bir sonraki sahneye bu eve bir geri dönüş ve yakalanma hissi taşıyacaktır.

Anlatılan basit sinematografik anlatım klasik düzen için vazgeçilmezdir. Yönetmenlik ve sinemadan anlama bu teknikle insanı içine alır. Blindness filminin tüm açılımı da bu örnekle özetlenebilir. İyi bir senaryo ve ismen “Beyaz Körlük”; sinematografik olarak sabit kamera hareketleri ve beyaz montaj teknikleri, duygusal olarak da oyunculuk ile desteklenmiştir. Bu seçilen anlatım çoğu zaman gözü yormakta istenilen etkiyi verememektedir. Öz olarak da daha iyi kural bozan bir anlatım yapılması gereken bir film klasik anlatının dinamitlenmeye çalışılması ile irite eder bir hal almıştır.

Göz atılması özel izleyici için gerekli genel izleyici için çok da mühim olmayan bir film ile yeniden görüşmek üzere…

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

AltıN Koza Film Festivali SonuçLarı

16. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nin kapanışı dün gece yapıldı, Ulusal Yarışma En İyi Film Ödülü, yönetmenliğini Pelin Esmer’in yaptığı 11′e 10 Kala ve yönetmenliğini Aslı Özge’nin yaptığı Köprüdekiler filmleri arasında paylaştırıldı. Yılmaz Güney Özel Ödülü ve SİYAD Jürisi En İyi Film Ödülleri’ni ise Orhan Eskiköy ile Özgür Doğan’ın yönettiği İki Dil Bir Bavul kazandı. En İyi Yönetmen Ödülü’nü Uzak İhtimal filmiyle Mahmut Fazıl Coşkun’un kazandığı yarışma ödüllerinin genel beklentiye uygun olduğu konuşuluyor.

M.E.Y"In Seyir Defteri- Splinter (KıYmıK)

--- Splinter (Kıymık) ---

Yönetmen: Toby Wilkins

Oyuncular: Shea Whigham, Paulo Costanzo, Jill Wagner, …

Ödüller: Screamfest 2008 - Festival Trophy Ödülleri 'nde En İyi Görsel Efekt, En İyi Makyaj, En İyi Müzik, En İyi Kurgu, En İyi Yönetmen, En İyi Film seçilen Kıymık; Empire Magazine , The New York Times gibi önemli yerlerden iyi eleştiriler aldı.

Konu: Yıldönümlerini kutlamak için romantik bir hafta sonu geçirmek isteyen genç çift Polly ve Seth, ormana kamp yapmaya gider. Ama polisten kaçan bir tutuklu olan Dennis ve uyuşturucu bağımlısı kız arkadaşı Lacey tarafından rehin alınırlar.

Dennis'in amacı sadece onlardan yararlanıp polisten uzaklaşmak iken, gece yarısı bir otobanda insan kanıyla hayatta kalan bir ''şey''le karşı karşıya kalırlar. İnsanın içine girip yavaş yavaş hayat bitiren bu canlıdan kurtulmak için artık birlikte hareket etmek zorundadırlar.

Sonuç: Düşük bütçeli B tipi bir film. Hollywood düşük bütçeli filmlerini genellikle A tipi filmlere kaynak, oyuncu, senarist ve yönetmen yakalamak için sürdüre gelir. B tipi filmler paf takım gibidir; bir kere kendinizi bu tarafta gösterirseniz önünüz açılabilir; lakin yüz filme yakın filmi B tipi çekip yalnızca bu alanda kültleşme olanağınızda yok değildir.

Splinter filmi düşük bütçeli, tanıdık olmayan kamera önü ve teknik kadroyla çekilmiş bir B tipi filmdir. Hepimizin gözüne aşina, sinemada gösterildikten bir ay sonra televizyonlara alınan sıradan filmlere oranla daha gerçekçi, daha az kült ve ince düşünülmüş diyaloglara sahip bir film. Çok fazla abartmadan filmin izlenebilecek bir gerilim filmi olduğunu söyleyebilirim. Siz de çok fazla gerilim beklemeyin ama hikayesel düzenlemesine bir göz atın derim…

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

"M.E.Y"In Seyir Defteri- The Haunting In Connecticut (Lanetli Ev)

---The Haunting in Connecticut (Lanetli Ev) ---

Yönetmen: Peter Cornwell

Oyuncular: Virginia Madsen, Kyle Gallner, Elias Koteas, Amanda Crew, …

Konu: İddiaya göre gerçek bir hikayeden yola çıkılan filmde, Amerika'nın Connecticut eyaletinde bir ailenin başına gelen paranormal olaylar anlatılır.

Campbell ailesi, kanser olan oğullarının tedavi gördüğü kliniğinin yakınlarında bir eve taşınırlar. Fakat Viktorya tarzı bu güzel evde, açıklanamayan doğaüstü güçlerin saldırısına uğrarlar.

Sonuç: Yüksek dozajda gerilimler yakalamamız zor gözüküyor artık. Lakin Splinter filminde olduğu gibi enterasan öyküler ve anlatımlar konusal bazda etkileyici olmaya çalışıyor ve az da olsa bizi etkilemeyi başarıyorlar. Bir çok lanet ve peri içeren ev ile karşılaşmıştık; bu sefer ki fark gerçek bir hikayeden yola çıkılması ve diğer lanetli evlere oranla daha tutarlı alt metinlere sahip olunması denilebilir.

Bu tarz; alemler arası Hristiyanizm içeren filmler dini öğelerini bilim ile birleştirmekte zorluk çekerken; bu yeni Lanetli Ev filmi geçişlerin algılayıcısı bir kanser hastası kullanarak alt metini doldurup işini aniden çıkıveren zombilere ve alt gerilimi sağlayan tüm senaryosal konuya sırt bağlıyor.

Yaz aylarında The Last House on The Left gelene kadar izlenebilecek; ya da çok boş vakit varsa göz atılabilecek; ya da yazın sinemaya mı gidilir en iyisi dvdsini izleyelim denilebilecek kadar orta halli bir film. Puan mı dersiniz 6.7…

Mehmet Emin Yıldırım

meyproduction@gmail.com

21 Ekim 2008 Salı

“BİR PORTAKALI YEMEK, SIKIP SUYUNU İÇMEK NE KADAR DA ZORMUŞ"

İlginç bir konuyla karşınızdayım. İnsan, hepimizin bildiği gibi belirli fiziksel ve düşünsel süreçlerde hayatına devam eder. Doğar, görür, tanır, hisseder, bildiğini sanar, bilir,ölür... Bunu, fiziksellikle başlayan düşünselliği takip eden süreçler sonucunda fizikselliğin sonunun gelmesi olarak kısaca özetleyebiliriz.Temel anlamda düşünürsek, algılarımızın dışında ve içinde olan her şey bu gelişim süreçlerini yaşar.Yazının bu girişinin bizi ilgilendiren tarafı ise, insanın fizikselliğini takip eden düşünsel gelişiminlerinin nasıl ve hangi şekillerde gerçekleştiği.Yazımızı biraz daha açalım...
1-“Düşünmek”, 2-“Düşündüğünü Öğrenmek”, 3-“Öğrendiklerini Yaşamak” ve 4-“Yaşadıklarını Paylaşmak” söz öbekleri bizim pratik “olgu”larımız olsun...”Gençler bilse,yaşlılar yapabilse” ve bunun gibi birçok argüman baz alınarak, kimsenin yazıdan uzaklaşmaması için, düşünsel gelişim sürecimizi bu dört olgu üzerinden değerlendireceğiz ve konumuzun derinleşmesinini sağlayacağız.Şöyle ki;

İnsan, “DÜŞÜNÜR” ; ne olduğunu,nasıl olduğunu, nerde olduğunu...Hayatı için birtakım izlenimler edinir.

İnsan “DÜŞÜNDÜĞÜNÜ ÖĞRENİR”.Neyi peki? Biraz önce bahsettiğimiz ve belki de yıllardır kafasında yer eden şeyin temelinin ne olduğunu,neye yaradığını.Peki kimden? Ya da nereden? Daha önce düşünmüş ve yaşamasa da en azından öğrenmişlerden...

İnsan “Öğrendiğini Yaşar”,nasıl?Düşündüğünü daha önceleri düşünüp kendisine öğretenden öğrendiği şekilde ...Genelde fiziksel gelişim süreci burada başlar. Sorulara verilen cevaplar, kendi kişisel sürecimizin cinsini belirler.Bu durum “Tecrübe” kelimesi ile adlandırılabilir.Öğrenilen
şeylerin istenerek ya da istenilmeyerek, düşünsel bazdan çıkıp pratik olarak uygulanması başlar...

İnsan “Yaşadığını Paylaşır” .Nedir paylaşılan?.Düşündüklerini öğrendiği, öğrendiklerini yaşadığı, kendi hayatına uyguladığı şeyler.İşte bu da “Tecrübe Konuşuyor” kelimesinin eş anlamlısı..

Şimdi, yukarıda yazılanları hepimiz kavrayabiliyoruz..Peki temelinde bu kelimelerle adlandırdığımız yapıyı bir de “Astroloji” yani Astrobilimden dinleyelim ve perdelerimizi yavaş yavaş kaldıralım...Çok önceleri bilinen şeylerin günlük hayatımıza nasıl da farklı anlamlarda pratikleştiğini görelim.

1-“İkizler” “DÜŞÜNÜR” Neden? Çünkü hava burcudur.Hava burçları iletişim burçlarıdır.Çünkü “ikizler” “Merkür” iletişim gezegeninden herhangi bir şey hakkındaki ilk fikirleri alır ve düşünmeye başlar.

“Yengeç” idrak eder.Algılamaya ve anlamaya başlar.Neyi?İlk düşünülen fikiri.

“Aslan” hobi yapar.Artık fikir yavaş yavaş kafalarda şekillenmiş(idrak) ve pratik hayata geçirilmeye başlanmıştır..

2-“Başak” “DÜŞÜNDÜĞÜNÜ ÖĞRENİR”.Neden? Çünkü toprak burcudur.Toprak burçları, fikirleri daha derinleştiren burçlardır.İkizlerden alınıp şekillenen fikiri yeniden Merkür gezegenine başvurarak hobi olmaktan çıkarrp bir bilene başvurulması gerektiğini, kendince yorumlanması ve hayata geçirilmesi gerektiğini hissettirir.

“Terazi” uygulamaya devam eder.Fikirin orijinalini düşüncede ve pratikde dengede tutar.Küçük küçük paylaşımlara başlar.

“Akrep” uygulamayı genişletir ve kendince deneylere başlar.

3-“Yay” ÖĞRENDİKLERİNİ YAŞAR”.Nasıl? Paylaşılmaya açık ama tam şekillenmemiş olarak.Neden?Çünkü ateş burcudur.Fikirler olgunlaşmakta, ateş içinde fokur fokur kaynamaktadır.Ama bu ateşin seviyesinin kişiden etrafa yayılarak hafifletilmesi lazımdır.Yani suda ferahlatılması...

“Oğlak” yaşamaktadır.Fiziksellik boyutunda maddesel olarak fikir uygulanmakta,toprak serinliğinde ateş takriben dövülmektedir.

“Kova” aldığı yarı ateşli bombayı kendi dehasında yoğurarak maddiyatta sunma gayretindedir

4-“Balık” YAŞADIKLARINI PAYLAŞIR”. Neden?Çünkü su burcudur ve yarı ateş topumuz artık son olarak dövülmüştür.Paylaşım tam olarak gerçekleşmektedir..

“Koç “süreci tamamlamış, kendince uygulamaya ve kendinde ki bu gücü keşfetmeye çalışmaktadır..

“Boğa” artık yeni fikir veya fikirlerin gelişmesi gerektiğini, eski fikirin üstünde sabit olarak uygulanan pratik süreçler sebebiyle hissettirmektedir.Klişeleşme başlamıştır.

İşte en başta bahsettiğimiz dört “olgu” ve “Astorolojik” bakış açısı.Böylelikle oniki burcun insanların düşünsel sürecindeki astrolojik etkisinin anlamlandırdığı olgunlaşma evrelerini görmüş olduk...İlk anlatımımızdan farklı olarak, farklı bir bakış açısı yakaladık.
“İkizler”, “Başak”, “Yay”, “Balık” bu dört burç,evrelerin ve gelişimin başını çeker.Neden?Çünkü “Sabit”,”Değişken”, “Öncü” burçlar katagorisinde değişimin işaretçileridirler.Yani kısaca “Değişken” burçlardır.Öncüler kendinden önceki yapıyı en iyi ortaya çıkaranlar, sabitler ise ilk oluşum fikrinden en uzun sürede yeni fikre geçenlerdir.Sabit burçlar, fikri gerektiği müddet savunanlardır,genel görüş haline getirenlerdir.
Koç, Yengeç, Terazi, Oğlak öncüler...
Boğa, Aslan, Akrep, Kova sabitler...
İkizler, Başak, Yay, Balık değişkenler...

Demek ki düşünsel ve fiziksel yaşam ve öğrenim süreçleri “Astroloji”de bu şekilde temellendiriliyor.Temelinde bizim kafamızda yer eden her şey bu süreçlerden geçerek, tüm algımızın aldığı veya almadığı varlıklara yayılıyor.Bu ikinci bakış açımız.

Şimdi bir de en farklı gözden, “Tasavvuf”tan, çıkalım yola.Kişilerin korkup kaçtığı ve duyduğunda aman aman dediği terimler, nasılda yanlış biliniyor ve bakalım nasıl sonuçları var...En basit şekilde yukardaki dört “Olgu” nasıl adlandırılıyor.

1-“Şeriat” DÜŞÜNÜR.Fikrin temelidir, en alt alem, boyuttur. İkizler temellidir.Kelime anlamı olarak "kurallar birliği" anlamındadır, yani bizim ilk çıkış noktamızdır.
2-“Tarikat” “DÜŞÜNDÜĞÜNÜ ÖĞRENİR”.Uygulamanın pratik kilişelerinin temelidir.”Başak”burcu ile başlayan alemi algılayan yapının, bir mürşide tabi olma ve bir takım pratik uygulamalardan geçme zamanıdır.
3-“Hakikat” “ÖĞRENDİĞİNİ YAŞAR”."Yay" güdümlüdür.Olayları tüm bütünlüğü ile genelinde görür.Fikrin ayrıntı kısımları mana kazanır.Fikrin yaşanıp, tam manası ile olgunlaşmaya ulaşmasıdır.
4-“Marifet” “YAŞADIKLARINI PAYLAŞIR”."Balık" temellidir.Hakikat'a ulaşılmışın pratiğe dökülmesi ,ikizlerden fikirin alınıp başak yoluna girenlere yol göstermedir.Mürşid olma.Üstad olmadır.

En tepeden beri 4 “olgu” kabulümüzü başka ifadelerle yeniden gözler önüne serdik.Basit ama anlaşılmaz olana, anlaşılmasından "derin mevzular" diye kaçtığımız konulara, biraz daha farklı açılardan baktık.Hepimizin bildiğini daha da anlaşılır yaptık.

Fikirlerin somutlaşması için, başlığımızla adını koyduğumuz “BİR PORTAKALI YEMEK,PORTAKALI SIKIP SUYUNU İÇMEK NE KADARDA ZORMUŞ” pratiğine bir göz atalım o zaman.

1-“Portakal” bir meyvedir.DÜŞÜNDÜM.Söyleyen “İKİZLER”.Alem ŞERİAT
2-“Portakal” bir meyvedir ve ayrıca yenilebilir ve suyu sıkılarak içilebilir.DÜŞÜNDÜĞÜMÜ ÖĞRENDİM.Söyleyen BAŞAK.Alem TARİKAT
3-“Portakal”ın öz suyu içilebilen ve yenilebilen bir meyve olduğunu keşfettim, ben artık bunun suyunu sıkıyım ki elimdeki portakalı değerlendiriyim”.ÖĞRENDİĞİMİ YAŞADIM”.Söyleyen YAY.Alem HAKİKAT.
4-"Portakal" yararlı bir meyvedir bunu test ettim, bu meyvenin ağacını buldum ve sizede kendi ellerimle sıktım.Bir tadın isterseniz.”YAŞADIĞIMI PAYLAŞTIM”Söyleyen BALIK.Alem MARİFET.

İşte yeniden bir “paranormal” araştırma düzenledik.Klasik olanı analizledik, farklı isim aynı manada, düşünen "İkizler" e sentezledik.
Sonuçta, sistemin özünün farklı algılarda hep farklı isimlerle anıldığını, sonuçta manalarının bir ve birbirlerinden yalnızca isimleri ile ayrıldıklarını gördük.Hayatımızdaki en küçük ve sıradan olan herhangi bir şeyin günlük hayatımıza nasıl uygulandığını geçirdiği süreçlerden yola çıkarak tespit ettik.Bu yapıyı istenilen herhangi bir şey için rahatlıkla yeniden kurabiliriz.Bu uzun yazıya sabrettiğiniz için teşekkürler.Bir dahaki sefere görüşmek üzere.Bundan sonra "PORTAKAL SUYU" içerken daha dikkatli olursunuz inşallah:)...SAYGILAR